Geçtiğimiz hafta hükûmet çevresi “yeni sivil anayasa” söylemini tedavüle soktu.
Belli ki bu “sivil anayasa” kavramı önümüzdeki dönemde kullanılmaya devam edecek.
Sivil ne demek?
Hemen en baştan söyleyelim: anayasalar sivil olmaz.
Çünkü “sivil” sözcüğü tarihsel olarak devlet dışındaki alanı anlatır.
Sözcük bize Fransızcadan, onlara da Latinceden geçmiştir. Latincede “civis” sözcüğü kentli veya yurttaş anlamı taşır. Bugün İngilizcede, “surlarla çevrili yer” anlamında gelişen “city”, yani “şehir” de aynı kökten gelir.
Biz de bu sözcüğü “sivil” diye dilimize uyarlamışız. Hatta öyle ki antik kentler için kullandığımız “site devleti” (aslında cite) ifadesi de hep aynı yerden geliyor.
Sivil sözcüğünün Türkçe karşılığı “medeni” veya dil devriminden sonra “uygar” şeklindedir.
Bu sözcüklerin öyküsü de aynı damardan besleniyor. Medeni, Arapça “kent” anlamındaki sözcükten türüyor. Suudi Arabistan’daki Medine kentinin adı da aynı anlamda...
Öz Türkçe hareketi, ilk kentleri kuran Uygurlardan hareketle “uygar” sözcüğünü önermiş ve bir ölçüde bu sözcük de tutmuş durumda.
Yani “medeni”, “uygar” veya “sivil” bir bakıma aynı anlama gelen sözcükler.
“Medeni Anayasa Hukuku” olur mu?
Konu hukuk olduğunda “yurttaş hakları” anlamındaki “civil rights” kavramı, birinci kuşak liberal hakları ifade eder.
Öte yandan, Kıta Avrupası geleneğinde “sivil hukuk” yani “medeni hukuk” dendiğinde özel hukuk ilişkileri anlaşılır. Medeni hukuk, devletten ayrı olarak gerçek ve tüzel kişilerin kendi aralarındaki ilişkileri ve uyuşmazlıkları düzenleyen hukuk dalıdır.
Medeni hukukun düzenlediği alan ile anayasa hukukunun alanı farklıdır.
Anayasalar “resmî” yani devletin olan, devlete ait, özel alanın karşısında yer alan kamusal alanla ilgilidir ve esasen kamu gücünü (devlet iktidarını) düzenler.
Kuşkusuz anayasalar yurttaşların haklarını da güvence altına alır. Ancak bunu özel alanı düzenlemek için değil, devlet iktidarını sınırlandırmak için yapar. Dolayısıyla anayasa hukuku, doğası gereği kamu hukukunun alanındadır.
“Medeni anayasa hukuku” diye bir hukuk dalı yoktur. Bu bakımdan eğer çağdaşlığa gönderme yapılmıyorsa, teknik anlamda “sivil anayasa” ya da “medeni anayasa” şeklinde bir kavram da yoktur.
Nitekim İngilizcede veya Almancada da, ayrıksı bağlamlar dışında, “civil constitution” ya da “bürgerliche Verfassung” gibi yerleşik kavramlarla karşılaşılmaz.
“Askerî olmayan” anlamıyla “sivil anayasa”
Sivil sözcüğünün Türkçede bir de “askerî olmayan” şeklinde bir anlamı var. En azından Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde sivil “askerî olmayan” ve “asker sınıfından olmayan (kimse)” diye açıklanmıştır.
Türkiye’de “sivil anayasa” kavramını kullananlar belli ki bu anlama gönderme yapmaktadır.
Bununla kastettikleri şey, “askerlerin hazırlamadığı anayasa” olsa gerek.
Bu da geldiğimiz aşamada suya tirit bir söylem.
Çünkü bir anayasanın kimin tarafından hazırladığı dikkate değer bir faktör olsa da anayasalar, kendilerini hazırlayanlardan bağımsız bir değer, anlam ve uygulama biçimi kazanır.
Örneğin Almanların 1949 Anayasası (Temel Kanun) işgal güçleri tarafından hazırlanmış ve halkoyuna dayanmadan yürürlüğe girmiş olsa da onlardan bağımsız ve oldukça etkili bir içerik kazanmıştır. Bunda yurttaşlık bilinci, uygulamacıların anayasa kültürü ve anayasa mahkemesinin yorumları gibi faktörler etkili olmuştur.
Öte yandan bir an için anayasayı askerlerin hazırladığı koşullarda metnin, askerleri kayıran ve darbenin ürünü bir içerik taşıdığı kabul edilse bile bu kabulün hiçbir güncelliği yoktur.
1982 Anayasa'sı “askerî” bir anayasa mı?
1982 Anayasası’nda 19 defa değişiklik yapıldı. Bu değişikliklerde toplam yaklaşık 181 anayasal hüküm değişikliği işlemi yapılmıştır. Aynı maddenin farklı yıllarda tekrar değiştirilmesi bu sayıya dahildir. Tekrar edenler çıkarıldığında yaklaşık 122 farklı anayasa maddesine/hükmüne dokunulmuştur.
Bu değişikliklerden sonra metnin (çok sevilen söylemle) “askerî vesayet”lik bir yanı kalmadı.
Zira “askerî vesayet” getirdiği söylenen hükümler şöyleydi:
- 12 Eylül darbesini haklı çıkaran açıklamalar (Anayasa’nın Başlangıç kısmı),
- Kenan Evren ve beraberindekilerin (Millî Güvenlik Konseyi) yargılanamaması ve 1980-1983 arasındaki dönemdeki karar ve tasarruflardan dolayı cezai, mali veya hukuki sorumsuzluk (geçici md. 15),
- TSK’nın Devlet Denetleme Kurulu teftişlerinden azade olması (md. 108/2),
Millî Güvenlik Kurulunun (MGK) çoğunluğunun askerlerden oluşması ve Kurulun alacağı kararların hükûmete dikte edilmesi (md. 118/3),
- Sıkıyönetim rejimine kapı aralayan istisna hükmü (md. 122),
- Yüksek Askerî Şuranın kararlarının kategorik olarak yargı denetimi dışında tutulması (md. 125/2),
- Asker üyeleri bulunan Devlet Güvenlik Mahkemeleri (md. 143),
- Askerlerin belirleyici olduğu askerî yargı ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (md. 145, 156, 157),
- Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) elinde bulunan Devlet mallarının Sayıştay denetimindeki kısıtlamalar (md. 160/son).
Bu hükümler tasfiye edildi. Hatta TSK’nın kendi İç Hizmet Kanunu’nda (md. 35) yer alan “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır.” hükmü de sadece dış tehditlere karşı anlam taşıyacak şekilde revize edildi.
Dolayısıyla metni “darbe anayasası” kılan hükümler ayıklanmış oldu.
Buna karşılık, 1982 Anayasası’nı özellikle yürütme erkini güçlendirdiği için eleştirilen ve darbecilerin otoriter eğilimlerinin uzantısı sayılan kimi hükümleri ise şunlardı:
- Adalet Bakanı ve müsteşarının Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (sırasıyla) başkanı ve doğal üyesi olmaları.
- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararlarına karşı yargı denetiminin olmaması,
- YÖK’ün üniversite özerkliğine karşı otokratik niteliği,
- TRT ve Anadolu Ajansının özerkliğinin ve tarafsızlığının yeterince temin edilmemesi
- Kanun hükmünde kararnameler rejimine fazlasıyla kapı aralaması ve OHÂL döneminde bunların yargı denetimi dışında bırakılması,
- Yerel yönetimler üzerindeki güçlü idari vesayet rejimi,
Bu hükümler kaya gibi yerinde duruyor.
Darbe anayasasından güya yakınan ve yana yakıla sivil anayasa söylemine başvuranlar bu yetkileri sonuna kadar kullanıyor.
Bu otokratik hükümlere dokunmayı akıllarından bile geçirmiyorlar.
Fakat tüm bunlara rağmen bir “gölge boksu” sürüp gidiyor.
Bu bakımdan ya bize masal anlatılıyor ya da zaten neye hizmet ettiği belirsiz olan “sivil anayasa” söylemi fena hâlde istismar ediliyor.


