Türkiye’de iklim değişikliği hâlâ çoğu zaman çevrecilerin, akademisyenlerin ya da teknik uzmanların konusu gibi görülüyor. Oysa bugün karşı karşıya bulunduğumuz gerçeklik çok daha farklıdır. İklim değişikliği artık yalnız çevresel bir mesele değil; ekonomi, enerji, tarım, göç, kritik altyapılar ve doğrudan güvenlik meselesidir.
Dünya, yalnız güç dengelerinin değiştiği geçici bir “geçiş dönemi”nden değil, küresel düzenin temel parametrelerini dönüştüren yapısal bir kırılma döneminden geçiyor. Bu yeni dönemde güvenlik kavramı da köklü biçimde değişiyor. Önceki bir yazımda ele almış olduğum gibi, artık güvenlik yalnız tank, füze veya savaş uçaklarıyla tanımlanmıyor. Enerji arz güvenliği, su kaynaklarının sürdürülebilirliği, gıda zincirlerinin korunması, limanların işlerliği, veri merkezlerinin dayanıklılığı ve toplumların krizlere karşı direnç kapasitesi de güvenliğin ayrılmaz parçaları haline geliyor.
İklim değişikliği ise bütün bu alanları aynı anda etkileyen sistemik bir baskı unsuru oluşturuyor.
Bugün kuraklık, aşırı sıcaklar, orman yangınları ve seller yalnız çevresel sorunlar yaratmıyor. Aynı zamanda ekonomik maliyetleri artırıyor, devlet kapasitesini zorluyor, toplumsal kırılganlıkları büyütüyor ve istikrarsızlık risklerini derinleştiriyor. Özellikle Afrika, Orta Doğu ve Akdeniz havzasında iklim baskısıyla düzensiz göç hareketleri arasındaki ilişki artık çok daha görünür hale gelmiş durumda.
Bu nedenle NATO dahil olmak üzere birçok uluslararası kuruluş, iklim değişikliğini bir “tehdit çarpanı” olarak tanımlıyor. Çünkü iklim değişikliği mevcut sorunları katlayarak büyütüyor; enerji ve gıda güvenliği üzerinde baskı oluşturuyor; kırılgan bölgelerde çatışma risklerini besliyor. NATO’nun 2022 yılında kabul ettiği Stratejik Konspet başta olmak üzere son yıllardaki temel siyasa belgelerinde iklim değişikliği konusuna giderek daha fazla yer verilmesinin nedeni de budur. Güvenlik artık yalnız askeri kapasite meselesi değildir; toplumların dayanıklılığıyla da doğrudan ilgilidir.
Bu bağlamda stratejik bir önem kazanan dayanıklılık yalnız afet yönetimi anlamına gelmiyor. Elektrik şebekelerinin, limanların, ulaştırma ağlarının, enerji altyapılarının, veri merkezlerinin ve hatta toplumsal düzenin krizler karşısında ayakta kalabilme kapasitesini ifade ediyor. Günümüzde savaşlar kadar iklim kaynaklı şoklar da bu sistemleri zorlayabiliyor.
Türkiye’de ise iklim değişikliği konusu hâlâ çoğu zaman tali bir başlık gibi ele alınıyor. Oysa Türkiye’nin enerji bağımlılığı, tarımsal hassasiyetleri, su kaynakları üzerindeki baskılar ve geniş jeopolitik çevresi dikkate alındığında iklim değişikliği doğrudan stratejik bir mesele özelliği taşıyor.
Benzer bir yaklaşım bugün ABD’de de gözleniyor. Donald Trump’ın yeniden işbaşında bulunduğu mevcut ABD yönetimi, iklim değişikliği konusunda daha mesafeli bir çizgi izliyor. Enerji üretimi, fosil yakıtlar ve sanayi rekabetçiliği öncelikleri, çevre politikalarının önüne geçmiş görünüyor. Ancak Washington’daki bu yaklaşım, Avrupa’daki dönüşümü değiştirmiyor.
Avrupa Birliği ise iklim değişikliği ve çevre politikalarını ekonomik düzenin merkezine yerleştirmeye devam ediyor. Avrupa Yeşil Mutabakatı, sınırda karbon düzenlemeleri, sürdürülebilir üretim standartları ve çevre normları artık yalnız çevre başlığı değil; ticaretin ve rekabetin yeni kuralları haline geliyor.
Bu gerçek Türkiye açısından özel önem taşıyor. Çünkü Türkiye’nin dış ticaretinin büyük bölümü Avrupa Birliği ile gerçekleşiyor. Dolayısıyla AB’nin iklim ve çevre mevzuatına uyum artık yalnız çevreci bir tercih değil; ekonomik zorunluluktur. Avrupa pazarlarına erişim, ihracat kapasitesi, yatırım çekebilme ve rekabet gücü doğrudan bu dönüşümle bağlantılı hale geliyor.
Başka bir ifadeyle mesele yalnız karbon salımını azaltmak değildir. Mesele, yeni küresel düzende ekonomik ve stratejik olarak oyunun dışında kalmamaktır.
Üstelik iklim değişikliğinin etkileri geleceğe ait soyut senaryolar olmaktan da çıkmış durumda. Akdeniz havzası küresel ısınmadan en fazla etkilenen bölgeler arasında gösteriliyor. Türkiye son yıllarda daha sık orman yangınları, kuraklık, ani seller ve su kaynakları üzerindeki baskılarla karşı karşıya kalıyor. Tarımsal üretimden enerji tüketimine kadar geniş bir alanda etkileri hissedilen bu gelişmelerin ekonomik maliyeti de giderek artıyor.
Bu çerçevede Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 toplantısı da yalnız diplomatik ve organizasyonel açıdan değerlendirilmemelidir. COP31, Antalya’da 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında düzenlenecek. Liderler Zirvesi’nin ise 11–12 Kasım 2026’da gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Böyle bir küresel toplantıya ev sahipliği yapmak kuşkusuz önemli bir uluslararası görünürlük sağlayacaktır. Ancak asıl önemli olan, COP31’in Türkiye’de iklim değişikliği konusunda toplumsal farkındalığı artıracak daha geniş bir dönüşüm sürecine vesile olabilmesidir.
Antalya’daki zirvenin yalnızca yeni vaatlerin dile getirildiği diplomatik bir platform değil, alınan kararların sahada karşılık bulduğu sonuç odaklı bir uygulama zemini olması hedefleniyor. Türkiye’nin hazırlıkları Uluslararası Enerji Ajansı ile yakın iş birliği içinde yürütmesi de enerji dönüşümünden döngüsel ekonomiye kadar uzanan başlıklarda daha somut ve uygulamaya dönük bir yaklaşım benimsendiğine işaret ediyor.
Birleşmiş Milletler’in iklim gündeminde; küresel sıcaklık artışının 1,5 derece hedefiyle uyumlu şekilde sınırlandırılması, emisyon azaltımının hızlandırılması, iklim finansmanının güçlendirilmesi, gelişmekte olan ülkelerin desteklenmesi, enerji dönüşümünün hızlandırılması ve iklim değişikliğine uyum kapasitesinin artırılması temel öncelikler arasında yer alıyor.
Türkiye’nin COP31 için ortaya koyduğu yaklaşım ise bu küresel çerçeveyi ‘diyalog, uzlaşı ve aksiyon’ ilkeleri temelinde somut uygulamalarla desteklemeyi hedefliyor. Bu kapsamda temiz enerji dönüşümü, sıfır atık ve metan emisyonlarının azaltılması, iklime dirençli şehirler, iklim eyleminde uygulama mekanizmalarının güçlendirilmesi ve enerji alanında yeşil sanayileşme Türkiye’nin öne çıkardığı başlıca öncelikler arasında bulunuyor.
COP31’in omurgasını oluşturan “diyalog, uzlaşı ve aksiyon” ilkeleri de aslında günümüzün parçalanmış uluslararası ortamında ayrıca önem taşıyor. Çünkü iklim değişikliği artık hiçbir ülkenin tek başına yönetebileceği bir sorun olmaktan çıkmış durumda. Tabiatıyla meseleye ulusal düzeyde de yaklaşılması önem ve öncelik taşıyor.
Türkiye’nin COP31 çerçevesinde öne çıkardığı enerji başlıklı öncelikler de dikkat çekiyor. Bunların başında temiz enerji dönüşümü geliyor. Dünyada hâlâ yüz milyonlarca insanın elektriğe erişim sorunu yaşadığı düşünüldüğünde, enerji dönüşümünün yalnız çevresel değil aynı zamanda sosyal adalet boyutu taşıdığı gerçeği önem kazanıyor.
Bir diğer öncelik sıfır atık ve metan emisyonlarının azaltılması. Gıda israfının önlenmesi, döngüsel ekonominin güçlendirilmesi ve atık kaynaklı emisyonların azaltılması artık yalnız çevre politikalarının değil, sürdürülebilir ekonomik düzenin de temel unsurları arasında yer alıyor.
Türkiye’nin üçüncü önceliği ise iklime dirençli şehirler. Özellikle deprem bölgesinde yeniden inşa edilen yerleşim alanlarında enerji verimliliği, dayanıklı altyapı ve sürdürülebilir şehircilik anlayışının öne çıkarılması önemli bir uygulama deneyimi oluşturabilir.
Bunlara ilave olarak iklim eyleminde uygulama mekanizmalarının güçlendirilmesi ve enerji alanında yeşil sanayileşme yaklaşımı da Türkiye’nin öne çıkardığı diğer başlıklar arasında yer alıyor. Özellikle ağır sanayinin küresel emisyonlardaki yüksek payı dikkate alındığında, yeşil dönüşüm artık yalnız çevresel değil, ekonomik rekabet açısından da stratejik önem taşıyor.
Sonuç olarak COP31, Türkiye açısından yalnız bir konferans değil; iklim değişikliğiyle mücadele konusunda kamudan özel sektöre, yerel yönetimlerden bireylere kadar uzanan daha geniş bir sorumluluk ve farkındalık seferberliğine dönüşebilirse ve tüm toplumu kucaklayacak bir anlayış egemen kılınırsa gerçek anlamını kazanacaktır. Türkiye bakımından öncelik olarak sıralanan iddialı hedefler konferans vesilesiyle kullanılacak bir halkla ilişkiler egzersizinin ötesine geçebilmelidir. Çünkü yeni dönemde iklim değişikliği artık yalnız doğayı değil, devletlerin gelecekteki güç kapasitesini, ekonomik rekabet gücünü ve stratejik dayanıklılığını da belirleyen temel unsurlardan biri haline geliyor.


