Bütçe
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bütçe

AKP’nin yaptığı “çok temel yanlış” yıllık kişi başına 15 bin dolar/yıl civarında (hesap edilen) milli gelir ile “büyüdük” demesi ancak büyüyen ülkeye ait sayılar, asıl gerekli olan vatandaşın “geçerli para” ile büyüme-satın alma gücüdür

Bütçe
Plan Bütçe Komisyonu

Bu hafta bütçe görüşmeleri başladı.

Bütçe, içinde bulunduğumuz ekonomik ve sosyal durumu aksettiren bir “sayılar” topluluğu sadece…

Nereden bakarsanız, epeyce yıkık durumumuzu aksettiriyor. Hatta görebilenlere bu durumun devam edeceğini de söylüyor.

Ben bu noktaya nasıl gelindiğini biraz daha tarihî perspektif içinde, epeyce gerilere giderek değerlendirmek istiyorum. Çok uzarsa, haftaya devam ederiz...

Sadece sayılara bakarak, bir şeyler söylemek ekonomistlerin işi. Benim gibi, hayatı genel de “bilimsel değerlendirmeler”, uygulamalarda ise “endüstride, ve tarımda üretim, imalat ” ile geçmiş birisi için “sebepler” önemli. Bunları değerlendireceğim. 

Eskiden TBMM’nin, yani milletin, ülkeyi kanun yaparak ve yöneticileri (Bakanlar Kurulu, hükümet) atayarak ve sonunda atanmış olan bu siyasilerin partilerinin “yönetim felsefelerine” ve ülkemiz, görenek, kural ve kanunlarına uygun olarak yaptıkları, bir nevi politik uygulamanın (Policy Implementation) kuruşlandırılmış hali olan bütçeyi görüşür, oylar, kabul veya reddeder. Böylece en baştan itibaren, millet kimin, neyi, nasıl, kaça yapacağını bilirdi…

İnsanlık tarihi incelendiğinde, “üretim” fonksiyonun tarımsal üretim ile başladığı görülür. 

Yaklaşık 12 bin yıl öncesinden başlayarak, insanlar yabani bitkileri, ‘evcilleştirme’ adı da verilen bir süreçle, değiştirecek şekilde yetiştirmeye başladılar. Bitkileri yetiştirirken çevrelerini de değiştirdiler. Görünüşte, “tarımsal üretim” olarak bildiğimiz bu faaliyetler, aynı zamanda şehirleşmeye yönelik sosyo-kültürel birer dönüşümdü.

Bitkilerin daha bol yetişmesi için alet kullanılmaya başlaması ile de “alet, vasıta üretimi” başlamış oldu.

Bu gelişmeler sonunda, şehirleşme ile birlikte “yönetim” diye bir fenomen kendiliğinden yaratılmış oldu. Bu da insanlığa “kişisel mülkiyet” olgusuna getirdi.

Mülkiyet, sonunda (tabii olarak) “yönetene” ait olmaya başladı, (muhtemelen) klanın en kuvvetlisi öncü, yani yöneten oldu.

Buradan hareketle, tarihsel gelişim içinde reis, ağa, baş rahip, başkan, kağan, hakan, han, emir, padişah, dük, baron, kont, kral, imparator, prens gibi çeşitli adlar aldılar. En baştan itibaren ise bütün bu “yönetici kişiliklerde” en başta gelen diğerlerinden farklılık, “tanrısal güç” yani özet bir ifade ile “dini siyasete alet etmek’” olmuştur.

Mısır ve Mezopotamya gibi eski uygarlıklarda toprak öncelikle monarşiye veya tanrılara aitti ve bireyler sınırlı haklara sahipti. Monarşi Yunanca “tek şef” anlamına gelen “monos archos” kelimelerinden türemiştir. Tek adamlarda tarihten gelen bir “tanrı temsilciliği” de görülür... Bu kişinin daha da anlaşılmaz güçlere, meziyetlere sahip olduğunu, kısaca “en farklı” olduğunu göstermek, vurgulamak için kullanıldı. 

Bu fenomen; Hristiyanlık Batı medeniyetlerinde yayılmaya başladıktan yedi asır sonra Katolik (Grekçe “kath holou”dan -genel: evrensel- türemiştir. Katholikos kelimesi, evrensel demek.) Hristiyanlık bir devlet gibi organize oldu ve “papalık” kurularak şahikasına erişti. O devirden itibaren, cennetin anahtarı satışından, ordu kurmaya, sağa sola asker yollamaya kadar (Haçlı Seferleri) kadar faaliyetlerde bulunuldu.

Bu “tuhaf” durum; 1517 yılında, bir Alman papaz olan Martin Luther'in Wittenberg Kilisesi kapısına 95 maddelik “protesto” manifestosu “çakmasına” kadar sürdü. (Bu olay, tarif olarak tüm tarihçiler tarafından onaylanmış değildir.)  Böylece Avrupa'da Protestan reformu başladı. Manifestoda din adamlarının günah bağışlaması ve maddi menfaat karşılığında Endüljans (Aklanma) satmalarına karşı çıkıldı.

Reform hareketleri önce Almanya'da, sonrasında ise Fransa, İngiltere ve Kuzey Avrupa ülkelerinde etkili oldu ve Avrupa'yı ve dünyayı yeniden şekillendirdi.                                                                     Din baskısı (karşılıksız inanç) kalkınca, bilim dev adımlar ile (Rönesans) ilerlemeye başladı. Bu değişim kolay olmadı tabii… Avrupa uzun süre “din savaşları” ile İnsanlarını kaybetti.  “Endüstrileşme” ise, 16. asırda başlayıp, 1830'lara kadar devam eden süreyi kapsamaktadır. Bu süreçte genel olarak üretim, el ve beden emeğinden makine gücüne doğru bir evrim geçirmiştir. Nitelik ve nicelik yönünden artış gösteren makineler, buhar gücüyle işlev kazanmışlardır.

Thomas Newcomen 1765'te buhar makinesini bulan kişidir. James Watt ise onu sanayide kullanılacak biçime çevirmiştir. 

Bu olayların sonunda, din devleti ortadan kalktı, hatta din ve devlet işleri kesin çizgiler ile ayrılmış oldu.

Böylece “modern parlamenter hükûmet” kavramı Büyük Britanya'da 1707 ile 1800 arasında, İsveç'te ise 1721 ile 1772 arasında ortaya çıktı.                                               

20’nci yüzyılın başlarında, I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası dönemde, büyük imparatorluklar, harpler ve çeşitli halk hareketleri sonunda bugün uygulanmakta olan şekli veya çok benzeri ile parlamenter demokrasiye geçtiler.

Bizim imparatorluğumuz da başta bir miktar “modaya uyup” bir “Meclisi Mebusan” kurdu ise de bu meclis “sistemin” ruhuna uygun değildi.  

Sonunda, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir dâhi sayesinde, aynı dönemlerde, ülkemizde de parlamenter demokrasi kuruldu ve iyi kötü 21’inci yüzyıla kadar getirdik.

Bu dönemde bazen açıkça, bazen dış güçlerin de kışkırtması ve desteği ile dini geçim kapısı yapmış olan kişi ve guruplar tarafından bazı münferit olaylar dışında hiçbir “halk hareketi” olmadı. Çoğu imparatorlukta olduğu gibi iç harp yaşanmadı.  

Dinci yönetimler bugün hâlâ, daha az gelişmiş toplumlarda veya siyasette hâlâ din kullanan yönetimlerde “silah zoru” ile devam etmekte…

1920’den bu yana, bizde modern bilimin ve dünyanın kabul ettiği ve uyguladığı bu “temel yönetim şekli” için “sistemi yeniden değerlendirme” gibi bir tartışma konusu bile olmadı.

2002’ye kadar, milletimizin çoğunluğu, sadece Cumhuriyet ve parlamenter demokrasinin yarattığı siyasi partileri ve bunların temel siyasi görüşleri, daha sonra da bu siyaseti fiili olarak uygulayacak kişilerin davranışları, kararları, değerlendirdi.

Bir asırlık tarihimizde, ender olarak bu çerçevenin dışına çıkan siyasilerin sebep olduğu olaylar yüzünden tatsızlıklar yaşadık.

Nüfusumuzun yaklaşık yüzde 25’i kadar olan “daha az tahsilli  azınlık”; din gibi, etnisite gibi şahsi ya da bölgesel konularda hala değerlendirme yapar. Bu insanlar seçimlerde “kime ve neden?” oy verdiklerini rasyonel olarak pek izah edemezler.

Bu oran, her zaman ve şartta tüm millete şamil edilemez.      

Son yaklaşık 25 yıl, millet AKP’yi iktidara taşıdı. AKP’de zaman içinde kuruluş felsefesine uygun olarak ülkeyi “Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi”ne taşıdı. 2017’ de millet “tarihsel gelişmeye uymayan ve sebebi olmayan” bir yanlış (bence) yapıp, AKP ’nin allayıp pullayıp sunduğu, tarihin derinliklerinden gelen “tek adam yönetimi” gibi bir arkaik sisteme “olur” dedi.

İşte bu dönemin yaklaşık 25 yıl sonra getirdiği bütçe, bilinçli bir göz ile incelendiği vakit, kendimize ne kadar büyük problemler yarattığımız görülüyor.

Konu ile ilgili bilgili muhalif kimseler çeşitli usuller ile bütçenin gösterdiği “değerlerimizin” nereden nereye geldiğini hesaplıyor. İktidar ve yanlıları ise zaten yaklaşık 25 yıldır, sadece “yarın!!” diyor

(TL değerini hesaplarken 2005 yılında TL’den altı sıfır atıldığı göz önüne alınıp; AKP’nin Türk ekonomisinde daha tam etkili olmadığı 2005 Aralık ayını hesaba alırsak) 2005 yılının aralık ayında 1.000,00 YTL olan parasal değer 2024 yılının aralık ayında 21.887,89 TL olmuş... Yani AKP’nin iktidara gelişi ile 20 yıl önce 1000 TL’ye aldığımız “şeyleri” bugün 22 bin TL’ye alıyoruz!

2005’ te 1 TL ye 63 Avro Sent (0,626752 EUR) alırken, bugün 1 Avroya 48 TL alabilir olmuşuz.

AKP’nin yaptığı “çok temel yanlış” yıllık kişi başına 15 bin dolar/yıl civarında (hesap edilen) milli gelir ile “büyüdük” demesi ancak büyüyen ülkeye ait sayılar, asıl gerekli olan vatandaşın “geçerli para” ile büyüme-satın alma gücüdür.

Bugün milletin nerede ise yarısı “fukaralık seviyesinde” yaşıyor. Bu seviye kişi başına ayda 88 bin TL, yılda 1 milyon TL seviyesinde. Net ifade ile yaklaşık 26 bin dolar seviyesinde. Gelir (çok iyimser hesaplar ile) 15 bin dolar. Oysa sahici gelir yani, askarî ücret 22 bin x 12 ay, 264 bin TL yani 6 bin 600 dolar. Yani AKP’nin “kadın evde çocuk baksın! teorisine göre” ülkenin yarısı değil tümü ortalamada FUKARALIK SEVİYESİNDE yaşıyor!

15 binden 6 bin 600 çıkınca 8 bin 400 dolar kalıyor?

Peki? kim yürütüyor bu paraları o zaman? Kimler, nasıl ve niye böyle yaşamıyor?

Haftaya...

İlgili İçerikler