“Sosyal demokrat” ya da öyle sanılan veya geçinen partilerin tarihi çuvallamalarından olmalı bu:
Geniş bir kesimi kapsamak istiyorsun, ama bunu, doğrudan seçmeni kavramak yerine, “seçilecek” kişileri “yerel rağbet”e dair varsayımlara göre seçerek yapıyorsun.
CHP’nin sancısı da böyle bir şey. 20 kadar belediye başkanı AKP’ye geçmiş. Ondan daha fazlası da “içeride.” O “20 kadar” da zaten “içeride olmamak için” hop iktidar otobüsünde.
Bunu öncelikle elbette AKP iktidarının çeyrek asra yaklaşan şu sürede “tertemiz” belediye başkanlarıyla yürümüş, yürütmüş gibi tek yönlü “temizlik-tehdit operasyonu”yla yaşıyor CHP. Kendisini iktidardan edebilecek rakibini çevreden merkeze gelerek, sakatlamak, hatta yok etmek isteyen bir “demokrat iktidar” var!
Ancak gülüm, hatanın epeycesi de sende. Böceklerle filan uğraşıp yerel güç odaklarına şirin görünmenin peşinde olacağına, bak pırıl pırıl gençler, sendikacılar var mesela. Bakarsın, “sosyal” mi ve de “demokrat” mı diye!
İskandinav ülkelerinde öyle böyle hayatiyetini sürdüren sosyal demokrat partiler dışında, Avrupa sosyal demokrat partileri sadece faşizmin kurbanı olmadı; aynı zamanda onun yolunu açan hataların da aktörü oldular. Savaşlara oy vermekten geniş cepheler oluşturmayı ihmale, kökenlerindeki “sol doku”ya ihanete kadar.
Burada da kısmen öyle tecelli etti. CHP’nin “Ecevit’in ve partinin en sol hali”yle yüzde 40’ı geçen oyları ve bunların sonra, elbette 12 Eylül’ün şiddetiyle de, nasıl eridiği çoktan unutulmuş. O kadar oya rağmen “tek başına iktidar” olamayınca, “sağ”dan yaptığı transferlerin partiyi bir anda nasıl kirlettiği de. Bir sağ parti zaten o tür transferleri kir havuzuna katar ama solda olduğunu iddia eden kirlenir.
“Sosyal demokrat parti”ysen, gözünü çevireceğin yer AKP’ye oy vermiş (ve hâlâ veren) işçiler, köylüler, emekliler, gençler, kadınlar, dar gelirliler olmalı, değil mi? AKP onlarla geldi, gidecekse “böcekler”le değil, onlarla gidecek.
Ama aynı zamanda, seçeceğin “temiz, kararlı, mücadeleci adaylar”la da. Mücadelenin dürüstlüğü ve samimiyetiyle.
Yıllardır onca baskıya rağmen, “içerideki” Demirtaş’lar veya dışarıdaki yol arkadaşları iktidara teslim olmamışsa, beğen beğenme, bir inanç ve adanmışlık meselesidir.
Bu ülkede çile çekenler sadece CHP’liler olmadı, şimdi de değil. Bak bu ülkenin acılarına ve o acıyı çekmeyeni, hissetmeyeni, direnmeyeni, aklı fikri “güç ilişkileri”nde ve kendi küçük iktidarı ile menfaatleri etrafında dolananı ayıkla.
“Muhalefet olmak” çok zor değil; “muhalif” olmak ise bambaşka bir şey. Onun içinde her türlü menfaat, kudret, kibir, servet, tezgah, katakulli, zorbalık, dayatma ilişkisine karşı bir duruş, bu ülkenin tüm acılarına dair bir hissediş olmalı.
Yoksa kimi “adam” ile “kadın”ın seçildikleri partiyi ve onları o partiden seçen insanları, nerede neler dikip nasıl ektiğiyle baş başa kalıyorsun.
New York’ta belediye başkanı seçilen Mamdani’ye, Seattle’da seçilen Katie Wilson’a, İrlanda Cumhurbaşkanı seçilen Catherine Connolly’ye, faşizan, Trump ve Netanyahu kankası (yeni seçilmiş) Milei’ye karşı şu anda Arjantin’in en popüler siyasetçisi haline gelen “solcu, devrimci” Myriam Bregman’a, İtalya’da Meloni’nin alternatifi haline gelen, eski atlet, Cenova Belediye Başkanı Silvia Salis örneklerine bir bakın mesela.
Bu örneklerde, Mamdani dışındakiler hep kadın değil mi? (Onun aldığı oylarda da kadın ağırlığı var.) Çünkü “Dünyanın Tozunu Atalım!”da da vurguladığım gibi, Çerçi, Kara ve benzeri dışında tabii, kadınlar “sol”a daha yakın, daha yatkın. Dünyanın hemen her yerinde, Batı ya da Doğu, böyle! Çünkü onların duyarlılık ve acı kapsama alanı, otoriterliğe itirazları erkeklerinkinden daha sahici, daha kalıcı, daha samimi olabiliyor.
Öyle kotalarla filan değil; o acılara ve bazen için için olan, bazen cesaretle ortaya çıkan o isyana kulak ve kalp, bir de aklınızı verirseniz tabii!
Bir de “boyun eğmeye eğdirmeye, menfaat ve güç ilişkilerine alışan” değil, “çalışan sınıflar”ı, ister sizden yana ister şimdilik karşıda duruyor olsun, kapı kapı kapsamak isteyerek tabii!


