Dilin eşiği: Şiir
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Dilin eşiği: Şiir

Şiir düşünceden kaçmaz, düşünceyi yoğunlaştırır; bu yüzden felsefenin zihin aşındırıcı etkisini de bünyesinde taşır. Burada sık yapılan bir yanlış vardır: Şiirin “akıl dışı” olduğu sanılır. Oysa Cacciari’nin de ima ettiği gibi şiir, yoğunlaşmış bir düşünce biçimidir…

Dilin eşiği: Şiir

Şiir, anlamın bittiği yerde değil, dilin henüz sahiplenilmediği yerde başlar.

İtalyan filozof Massimo Cacciari bir söyleşisinde şöyle diyor: “Gerçekten de ‘poesia’nın, o büyük şiirin, kültürümüzün tamamına az ya da çok gizil biçimde eşlik eden Platon’un “şairlere karşı” tavrına karşı bir direnç okulu olduğunu düşünüyorum. Batı şiiri, Avrupa şiiri her zaman büyük Platoncu eleştirinin bir karşı ezgisi olmuştur; öyle bir eleştiri ki, daha sonra sürekli olarak geri döner ve hatta bizim gündelik sağduyumuzda bile yer eder. Nitekim kaç kez ‘bu bir şiir’ dendiğini duyarız – bununla, anlamsız bir şeyden, belirli hiçbir anlama gelmeyen, kesin bir anlamı işaret etmeyen bir ifadeden söz edildiği kastedilir... Şiir hep bu küçümseyici platonik tavra karşı kendini gerekçelendirmek zorunda kaldı. Bu kendiliğinden olan bir şey değildi; kesinlikle bir duygu oyunu ve anlamlı belirli bir ifade değil, tam tersine, var olan en entelektüel ve en dolaylı şeydir. Tam da bu yüzden şiirimiz bir Anti-Platon’dur. Bunu anlamak esastır.

Dilin kendine özgü bir gücü vardır; biz dili bir mülkümüz gibi kullanmıyoruz, biz dilin içindeyiz; konuşan varlıklar olmamızın nedeni dilin içinde olmamızdır. Şiir, dilin bu kökensel boyutunu – bize ait olmayan, şeyleri belirlemek ya da tanımlamak için kullandığımız bir araç olmayan, tersine bizim ait olduğumuz, ama kendisi bize ait olmayan kökensel bir güç olarak – açar… Söylemsel dilde, felsefede bu ortaya çıkamaz. Felsefi-bilimsel dil tam olarak tanımlamak ve belirlemek için vardır ve orada “semainein”de (anlamda) tükenir. Şiirde ise durum böyle değildir (MC).”

Cacciari şiiri Platon’a karşı bir direnç olarak konumlandırırken, aslında Platon’un şiire atfettiği niteliğin üstüne geçmeye, onu aşmaya çalışan ve bunu bir zorunluluk olarak gören çağımız batı şiirinin konumunu da belirlemiş oluyor.   

Cacciari, Batı düşüncesinde Platon’la başlayan klasik bir tavra gönderme yapıyor. Platon, şiire hep kuşkuyla bakar. Çünkü ona göre şiir net değildir, kesin anlam üretmez, hakikati tanımlamaz. Ne var ki şiir zaten bu niteliklere sahip olduğu için gündelik dilden farklı bir dildir. Bugün bile “bu da şiir işte” dediğimizde aslında “anlamsız, muğlak, boş” demeye yakınız. Cacciari diyor ki, İşte bu küçümseyici tavır tesadüf değil, Platoncu mirasın devamıdır. Ancak şiir, tam da bu eleştiriye karşı ayakta duran bir ifade biçimidir. Kısacası şiir, kendini sürekli savunmak zorunda kalan bir alandır.

Bu tartışmadan anlaşılan odur ki şiir bir duygu boşalması değildir. Şiir, duygunun dolaysız ifadesi değildir. Yani şiir, içinden geldiği gibi yazmak, duygusal bir patlama, saf hissetme hali değildir. Tersine, son derece entelektüel, üzerinde düşünülmüş bir şeydir. Eliot’un “exact emotion” (kesin / isabetli duygu) dediği şey de budur: Şiirde duygu vardır ama bu duygu dil içinde biçimlenmiş, süzülmüş, yoğunlaşmıştır.

Şiirin özgünlüğü nereden gelir(?) sorusuna yanıt da buluyoruz Cacciari’nin söylediklerinde. Şiir, dilin en kökensel boyutunu açar. Günlük hayatta dili genelde şöyle kullanırız:  bir şeyi tanımlamak, bilgi vermek, açıklamak, belirlemek. Felsefe ve bilim dili de böyledir. Buna Yunanca bir terimle “semainein” (işaret etmek, anlam belirtmek) diyor. Ama şiir şunu gösterir: dil sadece anlam iletmek için var değildir. Dili kullanmayız, dilin içindeyiz. Cacciari çok güçlü bir iddia ortaya koyuyor: Biz dili bir araç gibi kullanmıyoruz. Dil bize ait bir mülk değil. Tam tersine, biz dilin içindeyiz. Dil bizim kontrolümüzde olan bir şey değil, bizden önce var olan, kendi gücü, kendi potansiyeli olan bir alandır. Şiirin dili özgündür; çünkü dilin bu kontrol edilemeyen, kökensel, henüz tanımlara indirgenmemiş halinden konuşur. 

Şiirde mesele gerçekten de dili bir şey söylemek için kullanmak değildir. Bu, düzyazının ve söylemin alanı. Şiirde olan şey daha çok şudur: Dil, kendisi üzerine kapanır ama kapanırken yükselir. Bu yüzden burada “üst dil” kavramını yardıma çağırmak gerekecek. Şiir, dili temsil eden bir dil-ötesi (metalanguage) değildir; ama dilin kendi sınırlarını açtığı bir eşiktir. Yani, araç değil, işlev değil, mesaj değil. Şiir dili kullanmaz, dili kurar. 

Şiir düşünceden kaçmaz, düşünceyi yoğunlaştırır; bu yüzden felsefenin zihin aşındırıcı etkisini de bünyesinde taşır. Burada sık yapılan bir yanlış vardır: Şiirin “akıl dışı” olduğu sanılır. Oysa Cacciari’nin de ima ettiği gibi şiir, duygusal değil, sezgisel ama bulanık da değil, tersine yoğunlaşmış bir düşünce biçimidir. Ama bu düşünce kavram üretmez, tanım koymaz, hüküm vermez. Şiir düşünür, ama kavramla değil, dilin kendi hareketiyle.

Kısaca toparlarsak: Şiir, anlam üretme makinesi değildir. Şiir, duygunun ham ifadesi değildir. Şiir, felsefe ya da bilim gibi tanımlamaz. Şiir, dilin asıl kaynağını, yani anlamdan önce gelen, belirlemeden önce var olan dil gücünü açığa çıkarır. Şiirin özgünlüğü, yeni bir şey söylemesinde değil; dilin kendisini yeniden mümkün kılmasındadır. 

İlgili İçerikler