Marco Amca
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Marco Amca

Çocukluğumdan beri define hikayelerine bayılırım. ‘Define Adası’yla başlayıp ‘Monte Cristo Kontu’yla devam eden serüvenler zinciri. Belki de deryalara, denizlere onun için attım kendimi. Sinemaya da yansıdı tabii, İndiana Jones, Tomb Raider, daha niceleri. Ve tabii ki Corto Maltese öyküleri de... Eylül 2025’in Dolunay hikâyesi o maceralara selam göndermek için yazıldı. Bundan iki yıl önce Cihangir’e doğru yürürken Altıpatlar Sokağı’nın orada, önümden koşar adım geçen gencin hikâyesi…

Marco Amca

Altıpatlar Sokağı’yla, Çubukcu Çıkmazı’nın kesiştiği noktadaki pembe evden çıktığımda hayatıma neler olacağıyla ilgili bir fikrim yoktu. Çıkmam ve yürümem gerekiyordu o kadar. Önce Ağakülhanı Sokağı’na, sonra da Turnacıbaşı Caddesi’ne saptım. İstiklal Caddesi’ni hızlıca geçip karşıdaki Balo Sokağı’na attım kendimi ve koşmaya başladım. Neden kaçıyordum, kimden kaçıyordum, hatta kaçmalı mıydım, onu bile bilmiyordum. İstemediğim şeyler yaşanmıştı ama benim bir günahım yoktu. Sadece kendimi korumaya çalışmıştım. Hızımı artırdım ve kendimi Tarlabaşı Bulvarı’nda buldum. Ters yöne sapmışım. İçimdeki sesi dinleyerek yola çıkmış, sonrasında kulaklarımı ve kalbimi tüm seslere kapattığım için yanlış yöne doğru ilerlemiştim.

Şimdi size bir önceki gece ve ondan önceki gün neler yaşadığımı anlatacak değilim. İster merak edin, ister etmeyin... Bir insanın hayatı dümdüz de olabilir, karmakarışık da. Dümdüz giderken birden karışabilir ya da tam tersi. Benim hayatımda da böyle bir şey oldu, ama yaşadığım bunca şeyin arasındaki o son 24 saatin sizi ilgilendirmediğini düşünüyorum. Okumayı burada bırakabilirsiniz isterseniz, ama bırakmadan önce bilin ki şu anda bu satırları kuzey kutup dairesinin 12 derece daha kuzeyinde bir yerden yazıyorum. Evet evet, o gün, o pembe apartmandan çıktım ve sonunda buraya geldim. Gelişim biraz uzun sürdü, epey maceralı oldu ama işte buradayım. Longyearbyen’de Vinterhagen Restaurant’da, her köşenin adeta tropikal bir orman gibi yemyeşil olduğu camdan bir binanın içinde, fok balığı bifteği ve buz gibi beyaz şarap eşliğinde yazıyorum bu satırları. Az önce bir ren geyiği tam karşımda durup bana baktı. İçinde bulunduğum bina camdan, sanki karların üzerinde yemek yiyoruz. Asiaq ellerini yıkamaya gitti.

Yola çıktığımda, üzerimde bizim memleketli, Almancı Remzi Abi’nin verdiği 100 Avro’dan başka para ve eşyam yoktu, tabii ki pasaportum falan da. Sahte pasaportumu saymazsan hâlâ yok, ama pasaporttan daha geçerli bir belgem de var, hini hacette kullanabileceğim gemi adamı kimliği. Marco Amca ölmeden iyice tembihlemişti. Karşıyaka’da verdiği adresteki sandığın içinden meşin kaplı bir defter alıp, Atina’da söylediği adrese gidecektim. İtiraz ettiydim tabii: Ben basit biriyim Marco Amca, yol bilmem, iz bilmem, bırak yabancı dili, Türkçeyi anca konuşuyorum. Biliyorsun okumadım, hayat gailesi, liseyi anca bitirdim. Bütün görgüm, Cemil Dayı’nın tamirhanesindeki çıraklıkla, Gaziantep Fırkateyni’nin makina dairesinde yaptığım askerlik, bir de senin verdiğin kitaplar. Öyle karmakarışık bir iş veriyorsun ki bana, yerine getiremem mahcup olurum. Hem ne diye ben ölünce deyip duruyorsun ki maşallah sapasağlamsın.”

Bu konuşmadan üç ay sonra tak diye öldü. Öldürdüler mi acaba diye şüphelenmedim değil. İzmir’den akrabaları geldi. Feriköy’deki Latin Katolik Mezarlığı’na defnettik. Yakınları epey bir sorguya çektiler beni Bir bavul ya da çanta olacaktı nerede biliyor musun diye?” Ama Marco Amca sıkı sıkıya tembihlemişti. Oğlum, Mikail demişti - adım Mikail değildi ama o günden sonra öyle oldu - tanrı seni seçti. Uzun bir yol katedeceksin, Odysseus gibi maceralar yaşayacaksın, sonunda uzak, soğuk bir diyarda bir deniz kızıyla karşılaşacaksın. O senin kardeşindir. Benim yaşamadığım hayatı size vermemi söyledi yukardaki, ya da ben öyle karar verdim, her neyse. Tek yapman gereken, işaret gelince yola çıkman, defteri İzmir’den alıp Atina’ya gideceksin. Kaderin sana yol gösterecek. Sana defteri soran olursa hiçbir şey söyleme.”

Marco Amca’yı çocukluğumdan beri tanırdım. Bütün o yıllar boyunca aramızda bir hukuk gelişmişti. Yalnız yaşardı. Kimseyle konuşmazdı, arada kaybolur, aylarca ortaya çıkmazdı. Beyoğlu'nda tanıyan tanımayan herkes ona saygı gösterirdi. Arada beni alıp Asmalımescid'e götürür, Yakup'ta lakerda ve reyhanlı mezgitle rakı içerdik. Gerçek yüzü nasıldı, bilmiyorum ama ben tanıdığımda hüzünden bir maskeyle kaplıydı. Ne zaman, neye ihtiyacı olsa ben yetişirdim. Okulu terk etmeme kızdıydı ama sürekli bana kitap verip zorla da olsa okuturdu. Bir süre sonra zaten ben kitap ister hale gelmiştim ondan, okumadan edemiyordum.

O sıralar askerden yeni dönmüştüm. Cemil Dayı’larda kalıyorum. Niyetim memlekete gidip orada oto tamirci dükkânı açmak. Memleket nasıl bir yerdir bildiğim, gitmişliğim de yok ya. Biraz birikmiş param vardı ya, onu da askerlik arkadaşım Cemo’ya vermiştim. Sevdiği kızı kaçırmış, başlık parasını verip düğün yapmazsan seni öldürürüz deyince aşiret, Gaziantep Fırkateyni’nin tayfalarını dolaşmaya başlamıştı. Cemo’da insanın parası kalmaz, nasıl olsa geri verirdi. Marco Amca’nın söylediklerini neredeyse unutmuştum. Allah biliyor ya, yaşlılıktan biraz kafayı kırdığını düşünüyordum, yine de benle konuştuklarından kimseye söz etmedim. Galiba Almancı Remzi Abi Mercedes'ini, servisin dörtte bir parasına tamir edip de 100 Avro’yu bahşiş diye verdiğinde ilk işaret gelmişti.

Ertesi gün Marco Amcanın evine gittim ve bahsetmek istemediğim olaylar sonucunda koşar adım uzaklaştım. Esas işaret bu yaşananlar olmalıydı. Karaköy’e gitmem gerekiyordu. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Sakinleşmem lazımdı. Kalyoncukulluğu Caddesi'nden aşağı doğru inip, Cezayirli Hasan Paşa Sokağı'na saptım. Hayattaki tek arkadaşım Melek’in turistlere kiraladığı evi oradaydı. Dış kapının da, ikinci kattaki evin anahtarının durduğu kutunun da şifresini biliyordum. O gece orada kalıp ertesi gün kaderimin bana yol göstermesini bekleyecektim.

Öyle de yaptım. Ertesi sabah Tünel'le Karaköy’e indim. Simidin içine krem peynir sürdürüp yedim. Ayaklarım beni limana doğru götürdü. Az sonra bir ambulansın büyük yolcu gemilerinden birine yanaştığını gördüm. Endişeyle bir adamı indirdiler. Ben görünmez adam gibiyimdir, dikkat çekmem. O kalabalığın arasından geçip gemiye girdim, doğru makina dairesine. Makine dairesinde bir keşmekeş. Motorlardan birinde arıza olmuş, onu tamir edeyim derken adam yaralanmış. Bu Wartsila motorlarını herkes bilmez. Genelde büyük gemilere takarlar. Bizim gemide onları tamir eden iyi bir makinacı vardı, bir limanda durduğumuzda ihtiyaç olmuş, bizden yardım istediler, kaptan da bizi gönderdiydi. Dizel makinalar benden sorulur zaten. Uzun lafın kısası işe giriştim. Beni fark ettiklerinde sorunu çözmüştüm.

Böylece yanımda hiç eşyam olmadan yola çıktık o akşamüstü. Makine tamircisi olarak geçici bir gemi adamı kimliği çıkarttılar. Sıkı durun geminin duracağı ilk liman İzmir’di. Sonraki limanlar arasında Atina da vardı. Marco Amca ne dediyse gerçekleşiyordu.

İzmir’de gemi bir gün duruyor. Meryem Ana evini ziyaret eden turistler falan. Ben de doğruca Karşıyaka’ya gittim. Aralara sıkışmış eski bir Levanten evi, tam Marco Amca’nın tarif ettiği gibi. Bir an izleniyor muyum, diye tereddüte kapıldım. Hemen yolumu değiştirip uzaklaştım Bizim gemi saat 23:00'te limandan ayrılacaktı. Saat tam dokuzda, geri döndüm, bahçe duvarından atlayıp girdim içeri. Kenardaki anforanın altından anahtarı aldım. Üst kattaki odaya sessizce çıkıp, eski sandığı açtım. Marco Amcanın tarif ettiği çantanın içinde ipek bir eşarba sarılmış meşin kaplı defter duruyordu. Defteri alıp heybeme attım hemen. Tam çıkmadan komodinin üzerindeki yarısı yırtılmış resme ilişti gözüm. Kızılderili'ye benzer bir kadının kucağında bir çocuk, yanında küçük sarışın bir kız, resmin kalan kısmı yırtılıp alınmıştı. Resmi çerçevesinden çıkartıp, defterin içine koydum.

Gemiye girdiğimde makinalar çalışmıştı. Evden çıktıktan sonra dolaşarak indim limana kimseye görünmeyeyim diye. Ne acayip bir maceraya atılmıştım. Cemil Dayı’ya haber vermem lazımdı ama eğer varsa beni arayan polisler, Marco Amca’nın akrabaları falan herkes şimdi onun başına üşüşmüştür diye ses etmedim. Ertesi gün Atina’daydık. “Atina’ya varınca defterin ilk sayfasını açarsın Mikail” demişti. İlk sayfada bir adres Cafe Hamogelo, bir de not: Yorgo’yu bul, ipek eşarbı ver, Marco İrene’ye yolladı dersin. İyice çetrefilli bir hâl almıştı iş.

Atina'da kalabalık bir gün, Zea Marina'dan yukarı doğru uzanan yolda kafeler tıklım tıklım. Mpoumpouilas Caddesi'nden yukarı doğru yürüyorum, sağdan altıncı sokak Alkiviadeu. Cafe Hamogelo kaldırıma masalar atmış, insanlar buzlu kahvelerini içiyor. İçerisi nispeten loş. Kolonlarda çiçekli duvar kağıtları var, sanki aşağıdan yukarı çiçekler uzanıyor. Köşede pastaların durduğu tezgâhın üzerinde "Smile" yazan bir levha gülümsüyor. Tezgâhın arkasında bir adam oturuyor. Adamın Yorgo olduğundan kuşkum yok. Cebimden ipek mendili çıkarıp verdim doğrudan, "Yorgo değil mi" dedim. Nedense adamın Türkçe biliyor olacağından da emindim. "Kalimera" dedi, sonra Türkçe olarak "İstanbul’dan mı geldin?" "Evet" dedim "Marco bu eşarbı İrene’ye yolladı.” Yerinden kalktı, ağır adımlarla arka taraftaki tezgaha doğru yürüdü. Hemen alttaki dolabı açtı. İçinden bir anahtar çıkardı. "Zea Marina'da G pontonunda bağlı yelkenliye git" dedi. "Marco iki yıllık marina kirasını önceden ödediydi, bu teknenin anahtarı. Atina’dayken teknede kalırsın.” "İyi ama bizim gemi devam edecek yola, dönüşte uğrasam." "Artık orasını sen bilirsin" dedi. Bir söz vermiştim ve motorun ne zaman su koyacağı belli olmazdı. En azından dönüş yoluna kadar devam etmeliydim.

Yorgo "Kahve ister misin" dedi ama zaten o sırada elinde kahveyle İrene ortaya çıktı. Hüzünlü bir bakışı vardı. “Marco’nun nesi oluyorsun?” dedi. “Oğluyum” dedim, kuşkuyla baktı, doğru mu söylüyorum diye? Doğru nedir ki? Bundan böyle Marco’nun oğluydum ben. “Sana anlatmadı değil mi” dedi. Anlatmamıştı. “Yelkenli kullanmayı biliyor musun?” Bilmiyordum. “Geminin bir sonraki turunda gel, Niko öğretir sana.”

O gemiden, hatta makina dairesinden son çıkışım oldu. Yol boyunca zamanımı makina dairesinin sıcak, mazot kokan odasında İzmir’deki evden aldığım defteri okuyarak geçiriyordum. Acayip şeyler yazılıydı defterde. Önce bir hazinenin yeri tarif ediliyordu, evet evet aynen macera kitaplarında kara korsanın ya da Monte Kristo Kontu’nun hazinesi gibi bir hazinenin yeri. Sonra da sonu hazin biten bir aşk hikayesi. Gerçek olamayacak kadar tuhaf, ama okudukça bedenime ve ruhuma işlemeye başlayan bir hikaye.

İstanbul’dan kuzeye, petrol rafinerilerinde çalışmaya giden bir adamın yaşadıkları. Bir İnuit kadınına âşık olması, peşinden önce Grönland’a, sonra Norveç’e gidişi. Kadınla yaşadığı aşk. Buraya kadar biraz gerçek üstü olsa da hani olabilecek şeylerdi anlattıkları. Ama sonrasında, iş çığrından çıkıyordu. O aşamada kafayı yemeye başlamıştı herhalde yazan. Eski Viking tanrıları, İnuit tanrıçaları, pagan ayinleri, Nazilerden kaçırılmış altınlar, hikâyeyi heyecanlı bir Corto Maltese öyküsüne dönüştürürken gerçekten de iyice uzaklaşıyordu. Sonunda altınları buluyordu ekip ama ekip üyeleri birbirine giriyor ve çatışmada hamile karısı ölüyordu. Hikâye burada bitiyordu. Defterin arka sayfalarında bazı işaretler, adresler falan vardı. Binmiştim bir alamete, gidiyordum kıyamete.

Yapbozun parçalarını birleştirmem epey zamanımı aldı. Belki başka bir öyküde anlatırım başımdan geçenleri. Marco Amca söylemişti, Odyseus gibi maceralar yaşadım buraya gelene kadar. Dönüş yolunda Atina’da ayrıldım gemiden. Cafe Hamogelo’da Niko’yla buluştuk, İrene'yle Yorgo’nun oğlu. Zea Marina’ya gittik doğruca. Tekneye biner binmez de palamarları çözdük. Vur elini Argolis Körfezi. Spetses Adası'nda iskeleye aborda olduk. Niko bana tekne kullanmayı öğretti. Bir akşam uzoyla tütsülenmiş sıcak uskumru götürürken veda etti. Başaltındaki depoda siyah su geçirmez bir çanta var bakarsın dedi, limana yanaşan feribota bindi gitti. Sahte Danimarka pasaportundaki resim benim geçen sene çekilmiş fotoğrafımdı. Marco Amca zorla çektirmişti, "lazım olur oğlum" diye. Çantadan çıkan anahtarlar, defterdeki adreslerin kapılarını açacaktı herhalde.

Spetses adasından sonra uzun bir yolculuk yaptım. Önce Akdeniz, ardından Kuzey Atlantik, sanki denizci olarak doğmuşum, belki de genlerimde vardı. Ben Cemil Dayı’nın kazada ölen kardeşiyle yengesinin çocuğuyum diye bildim kendimi hep. İskoçya’nın kuzeyinde Kaledonya kanalında seyrederken anladım gerçeği. Marco Amca teknenin içine ve yol üstündeki kimi yerlere ipuçları yerleştirmişti. Örneğin St Malö’de tekneyi Vauban Yat Limanı'na bırakıp Parc de la Briantais’e gideceksin yazıyordu notun birinde. Diane heykelinin ilerisindeki ağacın x'le işaretlenmiş gövdesinin altını kaz, kahverengi kesedeki bilekliği bileğine tak. Lise ikiden terk benden, bir İndiana Jones yaratmıştı Marco Amca. Kutsal Hazine Avcıları filmine de Marco Amca götürmüştü beni zaten. Ama günün birinde o filmin baş kahramanına dönüşeceğimi bilemezdim.

Notları takip ettim. Bilmediğim şehirlerdeki bilmediğim evleri açtım anahtarlarıyla, filanca otelin üçüncü katındaki erkekler tuvaletinin üstündeki havalandırma ızgarasını söktüm, hatta Galler de bir tonoz dubasının kapağını söküp içindeki yüzüğü dahi buldum. Bütün o ortadan kaybolduğu zamanlarda dünyanın bu parçasına yayılmış gizemli bir harita yerleştirmişti. Kimi saklı yerlerde bulduğum bir parça beni başka bir yere yönlendiriyordu. Kaledonya Kanalından geçip kuzey denizine çıktım. Nihayet Lofoten’de bir balıkçı köyünde yani son duraktan hemen önce çözdüğüm ama emin olamadığım sır beni bekliyordu.

Lofoten’de bir dükkânın adresi yazılıydı defterde. Butikken på kaia - Gamle Sørvågen 4, 8392 Sørvågen. Adanın en ucunda, iskelenin yanında küçük bir dükkân. İskeleye kırmızı balıkçı gemisinin yanına aborda oldum. O dükkanda Asiaq'ı bulmam gerekiyordu, ablamı. Hikayenin sonunu öyle planlamıştı Marco Amca. Asiaq çatışmada ölen İnuit karısının ilk eşinden olma kızı. Kendi kızı gibi sevmiş ama. Selam verdim ve dubanın içinden çıkardığım yüzüğü uzattım Asiaq'a. Orca dişinden yapılmış üzerinde minicik bir kutup ayısı figürü olan bir yüzük. Bileğinde ağacın altından çıkardığım kesedeki bilekliğin aynısı takılıydı. Bir an dona kaldı, sonra gidip dükkanın kapısını kapadı, kapalıyız yazan tarafını çevirdi tabelanın. Ne zamandır beni bekliyormuş, Marco Amca yani babamız ona da başka bir harita çizmiş. Grönland'da yaşadığı şehir Nuuk'tan onu buraya getiren bir harita. Çantasından yarısı yırtılmış bir resim çıkardı, Karşıyaka'daki evden aldığım resmin diğer yarısı. Anne, iki çocuk ve Marco Amca'nın gençliği.

Sonra mı? Beraber Svalbard'a Longyearbyen'e geldik, Vinterhagen Restaurant'da yemek yiyoruz şimdi. İki kardeş kaynaştık, sanki hiç ayrılmamışız gibi. Defterin son sayfasında adresi yazılı , yelkenlinin başaltındaki siyah çantadan çıkan son anahtarın açacağı eve yarın gideceğiz. Acelemiz yok. Karla karışık bir yağmur yağmaya başladı, Ren Geyiği denize doğru gitti. Hadi dedi Asiaq, annemiz ve Marco babamız için kadeh kaldıralım…

İlgili İçerikler