Gerçek nihilist penguenler
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Gerçek nihilist penguenler

Penguenler denize daldıkları anda süper canlılara dönüşüyorlar. Ama karaya çıktıklarında da o derecede beceriksizler. O yüzden “penguen otoyolu”nu oluşturuyorlar. Benim izlediğim penguen de öyleydi. Otoyoldan çıktı ve uzaktaki bir tepeye doğru düşe kalka ilerlemeye başladı. Bir an, taa en tepede başka bir penguen kabilesi gördüm. O kabilenin denizden o kadar uzağa neden yerleştiklerini hiçbir zaman anlamadım ama toplumuna bağlı penguenin yolculuğunu anlamış oldum

Gerçek nihilist penguenler
Talat Kırış Antartika'da...

Memleket efradının penguenlerle içli dışlı olması yeni değil. 2013’te tüm tarihimizdeki en önemli toplumsal hareketlerden biri yaşanırken -bir analoji kurmak gerekirse Fransa tarihindeki Paris Komünü’yle kıyaslanabilir- bu olaylardan tek kare söz etmeyen görsel medyanın amiral gemisinde sabahtan akşama penguen belgeseli izliyorduk. Şimdi tarihimizdeki ikinci Penguen Vakası’nı da Nihilist Penguen vesilesiyle idrak etmekteyiz. Gerçi bu seferki bizim sınırlarımızın çok ötesinde, global bir histeriye dönüşmüş durumda. Hayatında ne nihilizmle ne de penguenlerle ilgili tek bir düşünce kırıntısı beyninin kıvrımlarında dolaşmamış yüz binler, Nihilist Penguen “story”leri, “reels”leri, “shorts”ları paylaşıyor; X, nihilist penguen “trend topic”leriyle çalkalanıyor. Zamanın ruhunu göstermesi açısından bana göre bu konudaki en “cool” paylaşım, “Ekşi Sözlük’e Bir Daha Gelinse Alınacak Nickler” başlığının 662. sayfasında alınacak nick olarak ortaya çıkmasıydı: NİHİLİST PENGUEN, çok janjanlı değil mi? Bu nick’le paylaşım yaptığınızda epey bir havanız olur yani...

İşin nihilizm kısmını bir yana bırakırsak — ki o beni aşar — penguen kısmı hakkında, o da beni aşsa da, iki çift laf edebilirim. Neticede bu sevimli yaratıklarla güneyin güneyinde, Antarktika’da sabahtan akşama 20 gününü geçirmiş bir kardeşinizim. Herzog kadar olmasa da kendileriyle ilgili; karada, denizde, suya atlarken, sudan çıkarken, yumurtalarının üstünde otururken, “penguen otoyolu”nda yürürken, yoldan çıktıklarında, yolda karşılaştıklarında, oynaşırken, öpüşürken… günlük hayatlarına dair çektiğim epeyce bir video ve fotoğraf arşivim var. Tabii bir de anlatılmaz, yaşanır “penguen shit”, yani penguen boku durumları var. Bembeyaz Antarktika’da kahverengi, kızılımsı dışkılarının yarattığı görünüm ve koku.

Herzog’un Dünyanın Sonundaki Karşılaşmalar belgeselini bu yazıyı yazmadan önce bir kez daha izledim. Yıllar önce izlemiştim ama epeyce geçmiş üstünden. Yönünü şaşırmış penguen bana, Antarktika’da uzun süre peşinden gidip filme aldığım, yönünü şaşırmamış; nihilist değil de kabilesine, değerlerine bağlı pengueni hatırlattı. Aynen belgeseldeki gibi bir penguenle karşılaşmıştım. O an içinde bulunduğu gruptan ayrılmış, taa uzaklardaki bir dağa doğru yürümeye başlamıştı. Penguenler denize daldıkları anda süper canlılara dönüşüyorlar. Birkaç kilometre uzunluğundaki bir körfezin bir ucundan öbür ucuna dakikalar içinde ulaştıklarını görmüştüm. Bununla ilgili kanodan çekilmiş bir videom bile var. Ama karaya çıktıklarında da o derecede beceriksizler. Vücut yapıları, Antarktika’nın girintili çıkıntılı buz zemininde yürümeye hiç uygun değil. O yüzden “penguen otoyolu”nu oluşturuyorlar. Yüzlerce penguenin aynı yolda gidip gelerek meydana getirdikleri, zemini düz, rahat yürüyebildikleri; bazen tek, bazen birden fazla şeritli yollar bunlar. Bu yolda düşmeden, sıralar hâlinde gidip geliyorlar. Ancak bu yoldan çıktıklarında kabus başlıyor. İki adımda bir düşüp kalkıp, artık menzilleri nereyeyse ulaşmaya çalışıyorlar. Benim izlediğim penguen de öyleydi. Otoyoldan çıktı ve uzaktaki bir tepeye doğru düşe kalka ilerlemeye başladı. Epey bir zaman sonra tepenin eteğine ulaşabildi. Ben artık üşümeye başlamıştım ama yine de izlemeye devam ettim. Tepeyi tırmanmaya başladı. Acaba gidip kucağıma alsam da topluluğuna geri mi götürsem diye düşünüyordum. Antarktika’ya ayak bastığınızda buradaki bir canlıya beş metreden fazla yaklaşmamanız gerektiği kuralını kabul etmiş oluyorsunuz; yani tüm o yirmi gün boyunca içimden geçmiş olan “şunlardan birini alıp sevsem” duygusu gibi, bu duyguyu da bir kenara bırakıp izlemeye devam ettim. Bir yandan da kamerayla tepeyi tarıyorum. Bir an, taa en tepede başka bir penguen kabilesi gördüm. Meğer bizimki o zorlu yolu aşıp evine dönmekteymiş. O kabilenin denizden o kadar uzağa neden yerleştiklerini hiçbir zaman anlamadım ama toplumuna bağlı penguenin yolculuğunu anlamış oldum. Yani her şey, her zaman ilk başta gördüğümüz gibi değildir.

Gerçek nihilist penguenler bu hikâyenin neresinde derseniz, aslında her yerinde. Herzog’un belgeselinde nedense penguen kardeş viral oldu. Oysa belgeselde öyle insanlar var ki aslında her biri birer nihilist penguen. Evlerinden, ailelerinden, arkadaşlarından, ortamlarından ayrılıp dünyanın bu en uç, yaşanması en zor coğrafyasına gelmiş insanlar. Bilime, gezegeni anlamaya ve korumaya ve evet, maceraya da adanmış yaşamlar. Sam Bowser, yıllardır Antarktika’nın su altını araştıran bir dalgıç. Yaşamın başlangıcı sorusuna, buzlu denizlerde, yaşamın adeta imkânsız olduğu bir ortamda yaşayan mikro canlıları tespit ederek yanıt arıyor. Bunun için o ve ekibi, metrelerce kalınlıktaki buzu dinamitle delerek açtıkları delikten, tepesi tamamen buzla kaplı dünyaya dalış yapıyor. Dr. Jan Pawlowski, oradan toplanan tek hücreli foraminiferaların DNA sekanslarını çıkarıyor. Milyarlarca insan, altı günde yaratılan bir evrene inanıp geçip giderken, bu insanlar, hayatta kalmanın çok zor olduğu koşullarda bilim adına “nasıl başladı” sorusunun peşinde.

Ana kamptan çok uzakta, başka bir çadırda başka bir ekip, fokların su altındaki seslerini kaydediyor. Fokların sütlerinden örnek alıp bu coğrafyada nasıl hayatta kaldıklarını araştırıyor.
Bir barakada bitki yetiştirmeye çalışan genç William Jirsa; bilgisayar uzmanlığı ve linguistik tahsil etmiş, doktorası kaybolan diller üzerine. Kendi deyimiyle dünyanın dibine düşmüş insanlardan biri. “Burada,” diyor, “doktora yapmış insanlar bulaşık yıkar; herhangi bir dilin konuşulmadığı bir kıtada linguistik tahsil etmiş benim gibi birine rastlayabilirsiniz.” Belgeselin başka bir yerinde volkan bilimci Clive Oppenheimer’la tanışıyoruz. Clive, yıllar önce bir aşk hikâyesi yazarken kurguladığım yanardağ uzmanı Volkan’ı hatırlatıyor. O öyküde Antarktika’daki Erebus Yanardağı’ndan söz etmiştim. Erebus, sürekli aktif olan yanardağlardan biri. Tepeden kraterin derinlerine baktığınızda adeta kaynayan magma görünüyor. Clive ve bir grup, bu her an patlamaya hazır yanardağın tepesinde araştırma yapıyor.

Herzog, belgeselde önceki yüzyılların kâşiflerini de anıyor: Shackleton, Scott, Amundsen. Arada Guinness Rekorlar Kitabı’na girmek için macera peşinde koşanlarla da dalga geçiyor. Önceki yüzyılların kâşiflerinin macera ruhunu öldürdüğünü söylüyor bu insanların. “Karşılaşmalar”da nihilist penguene benzeyen biri var: Dr. David Ainley. Yanına giderken Herzog’u uyarıyorlar: “Konuşmayı sevmeyen, kendi başına olmayı tercih eden ve insanlarla iletişime girmekten pek hoşlanmayan birisidir,” diye. Dr. David Ainley’in peşine düştüm. Dünyayı güzelleştiren insanlardan biri. Otuz beş kez Antarktika’ya gitmiş, yirmi yıldan fazladır penguenleri araştırıyor. Bu kadarla kalsa önemli bir bilim insanı derdim ama fazlası, çok fazlası var. Üzerinde çalıştığı diğer projeler şunlar: Penguenler ve balinagillerin beslenme zincirlerinin birbirine etkisi; Doğu Pasifik’teki deniz kuşları; Farallon Adaları’ndaki doğal yaşam; köpekbalıkları; Exxon Valdez kazasında okyanusa yayılan petrolün ve ölü hayvanların temizlenerek doğal hayatın korunması; Kaliforniya Akıntısı ve doğal yaşam; Ross Denizi’nde (bilmeyenler için Ross Denizi, Güney Okyanusu’nun %3,2’sini, tüm okyanusların %0,01’ini kaplar) endüstriyel balıkçılığın önlenmesi ve buranın deniz koruma alanı ilan edilmesi… Bu konularla ilgili yazılmış dört kitabı, on iki monografı ve bilimsel dergilerde yayımlanmış 230 makalesi var. Bu çalışmaları sürdürebilmek için yıllarca normal bildiğimiz dünyadan uzakta, çoğu kez yalnız başına çalışması gerekmiş. Boş konuşmalara zaman ayırmaması çok anlaşılır bir şey.

Yazımı, belgeselde karşılaştığımız karakterlerden birinin sözleriyle bitireyim. Stefan Pashov, felsefe eğitimi almış; Antarktika’da forklift şoförlüğü yapıyor. “Bu ağır makineleri kullanan insanlar kimler ve bu insanları buraya ne getirmiş?” sorusuna verdiği yanıt, bizim coğrafyamızdan uzak ufuklara açılmak isteyen gençlere rehber olsun: “Uzun hikâye,” diye başlıyor Stefan söze. “Zihnin birçok katmanını ve fikirlerin dünyasını keşfetmekle uğraştım. Daha okuma yazma öğrenmeden büyükannem bana Odysseus ve İlyada’yı okurdu. Ben yolculuğuma daha başlamadan, bunu başarmanın ne demek olduğunu bilmeden, düşlerimde bu yolculuğu yapıyordum. Zihnim ve ruhum buna hazırdı. Odysseus ve Argonotlarla yabancı ve harika yerlere gidiyordum… Burada, dünyanın sonunda karşılaşmak; burası, haritanın sonundan aşağı atlamak isteyen insanların doğal seleksiyonla bir araya geldiği yer ve hepimiz burada buluşuyoruz, haritanın çizgilerinin birleştiği yerde… Burada bulunanların birçoğu tam zamanlı gezgin, yarı zamanlı çalışan; evet, bunlar profesyonel hayal kurucular. Sürekli hayal kurarlar ve bence onlar aracılığıyla büyük kozmik hayaller gerçeğe dönüşüyor; çünkü evren, bizim hayallerimiz aracılığıyla kendi hayalini kuruyor. Hakikati ileriye götürmenin birçok yolu var ve hayal kurmak gerçekten onlardan biri...”

İlgili İçerikler