1980 darbesinden sonra hazırlanmış olan Anayasa taslağı, 7 Kasım 1982 de yapılan halk oylamasında yüzde 91,37 oranında “evet” oyu ile kabul edilmişti. İki yıl sonra İngiltere’de Winston House'da bulunan Wilton Park’ta düzenlenmiş olan “Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs” konulu konferansda “Türkiye, demokratik düzene döndü mü?” diye sorulmuştu. Dışişleri Akademisi’nde ders veren bir hoca, bu soruyu “Evet, anayasanın yüzde doksanı aşan bir oranda kabul edilmesi, şu andaki rejimin onayladığının yani Türkiye’de demokrasinin yürürlükte olduğunun göstergesidir” diyerek yanıtlamıştı.
Bu sonucun demokrasiye dönüşün bir belirtisi olmadığını şöyle açıklamıştım: “Halk oylamasında ben askeri yönetimin, ülkede önemli oranda muhalif bulunduğunu anlayıp demokrasiyle çelişen tutumlarını frenlemesini sağlamaya yarayabilir düşüncesiyle “hayır” oyu vermiştim. Eşimin oyu “Evet” idi. “Neden böyle yaptın?” diye sorduğumda “Bu taslak reddedilirse, junta yeni bir taslak hazırlayıp oylamak için iki sene daha olduğu yerde kalır. Ben bunların bir an önce gitmesini istediğimden ‘evet’ dedim” demişti.
Demek ki sosyal olaylarda gözlediklerimizin neyin belirtisi olduğunu irdelemek daima kolay olmuyor.
Bu günlerde televizyon oturumlarına katılanları dinliyor, ülkede olup bitenler konusunda bilgiler edinmeye çalışıyorum. Emekli generaller, eski milletvekilleri, anket şirketi sahipleri ve çeşitli uzmanların önemli bir bölümünün konuşma tarzları belli özellikleriyle dikkatimi çekiyor: Eski romancılar gibi, ödentilerini yaptıkları yolun kilometresine göre alan eski müteahhitler gibi gezdiriyorlar, dolandırıyorlar, uzatıyorlar sözlerini.
Ne diyorlar?
-Bu gelişmelerin bazen baskıcı ortamlara yol açabileceğini ileri sürenler var.
-Bu gibi duyumların zaman zaman çoğalması insanı rahatsız ediyor.
-Meseleyi bir kez daha soğuk kanlılıkla irdelemek gerekmez mi? Öyleyse vekillerimizin bu konuyu tekrar gözden geçirmelerini istemeliyiz.
-Bu durumlar aslında bugüne özgü değildir, eskiden beri mevcuttur; çözüm bulmanın bütün taraflara, iktidara da yarayacağını söyleyebiliriz.
-Demokrasi ne olmalı mı? Sürdürülebilir bir demokrasi olmalı!
Bu cümleler, neyi yansıtıyor?
Oturumlarda konuşan anlı şanlı vatandaşlarımızın çekindiklerini! “Daha düz konuşsam, lafı böyle dolandırmadan söylesem başıma ne gelir?” diye düşündüklerini yansıtıyor.
Bizleri ülkenin önemli meseleleri konusunda aydınlatacaklarını umduğumuz kimselerin yanında, oturumları yönetenler de adeta diken üstünde oturuyorlar; söylenenlerin kanalın kısa yada uzun süre kapanmasına, cezalandırılmasına yol açabilecek bir cümle içermesini engellemek için ne yapacaklarını bilmiyorlar.
Demokrasi ile yönetilen ülkelerin televizyonlarındaki oturumları izlediğimde rastlamadığım bu hava, bana eskiden sabahın erken saatlerinde haber veren radyo spikerlerini anımsatıyor: Onlar, Kamçatka yarımadasındaki depremleri, Bangladeş'de taşan nehirleri, Endonezya’da bilmem kaç sene sonra yeniden lav saçmaya başlayan yanardağları anlatırlardı da o gün ülkede olan bitenlerden pek bahsetmezlerdi. Merak etmiş, rahmetli Süleyman Demirel’e sormuştum:
“Elindeki bültende ülkeye ait haberler de vardır ama o saatte henüz radyo evine gelmemiş olan amirinden onay almadan ve bu yüzen hangisini ne kadar yansıtırsa başına dert geleceğini bilmediğinden sadece uzaklarda gerçekleşmiş ne varsa onları anlatır!” demişti.
Demek ki günümüzün televizyon oturumlarında konuşanların önemli bir bölümü de eski seher vakti spikerleri gibi ne gibi tepkilerle karşılaşacaklarını bilemediklerinden böyle konuşuyorlar.
Memleketimin sorunlarını daha iyi öğrenmek için oturup dinlediklerim bana dümdüz söylenebilecek sözleri böyle laf kalabalığına bulayıp ilettiklerinde, bu tutumun neyi yansıttığını kavramak beni rahatsız ediyor: Bu durum, beni ters kelepçe takılmış insan fotoğrafları görmek kadar, marketlerde paket sarmaktan başka bir iş bulamamış üniversite mezunları ile yapılmış söyleşileri izlemek kadar rahatsız ediyor.
Tıpta iyi bilinen bazı hastalıkların az bilinen belirtileri vardır. Mesela kulak memesi derisini kaplayan 45 derecelik bir deri girintisinin varlığının kalbin atar damarlarında gelişen tıkanıklığın kanıtı olması gibi… (Bunu ABD’li Dr. Sanders Frank 1973 te fark etmişti.) Açık oturumlarda konuşanların üsluplarındaki bu özellik de tıpkı kulak memesindeki deri kıvrımı gibi önemli bir bozukluğu, demokrasinin yokluğunu yansıtıyor.
James Langston Hughes’un [1902-1967] bir şiirini anımsıyorum:
Demokrasi,
Bugün de gelmez, bu yıl da gelmez
Geleceğini hiç sanmam,
Taviz ve korku sürdükçe.
Ülkenin sorunlarını doğru dürüst tartışabileceğimiz bir ortama kavuşmak için çaba göstermenin önemli gerekçelerinden biridir de budur.


