Ayşegül Japonya’da…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Ayşegül Japonya’da…

Bana bu Japonya merakı ne zaman geldi tam bilmiyorum doğrusu. Aslında ülkemizde epeyce makbul sayılan kültürlerini pek sevmem; sert, hatta biraz vahşi, üstelik de misojinist bulurum. Belki birkaç roman ve bazı filmler etkili olmuştur. Her ne etkili olduysa da 11 Mart günü iki çok eski arkadaşımla birlikte Tokyo uçağında buldum kendimi

Ayşegül Japonya’da…

Japonya'ya daha önce de gezisine katıldığım oldukça uygun fiyatlı bir turla gidiyoruz. 12 saatten uzun bir uçuş olacak ve fakat uçak neredeyse bir minibüs konforunda. Orijinali 2- 4 -2 oturma düzeninde olan uçağı THY 3-3-3’e çevirmiş yani 1 sıra daha eklemiş bu işlerden anlayan bir arkadaşımın söylediğine göre. Sonuç tabii bir felaket – ufak tefek bir kadın olan bendeniz bile zor sığıyorum koltuklara. İkram da maalesef kötü. Bu kadar uzun yolculukta sadece şarap var içki olarak; o da sadece yemekte ve bardakla. Eskiden THY ile uçmak başlı başına bir keyifti…

Ertesi gün sabah Tokyo Narita havalimanına varıyoruz. Bayağı çirkin bir hava limanı doğrusu. Hemen tur otobüsüne biniliyor ve şehir turu başlıyor. Mimari karışık- İstanbul gibi. Yüksek binalar, alçak binalar, kimi güzel, kimi çirkin. Ciddi bir trafik var ama beklentinin aksine çok fazla insan yok. ‘’Herkes işte, çalışıyor’’ diyor rehberimiz. Türkiye’deki pek çok insan gibi rehberimiz de Japonları seviyor belli ki – ne kadar ahlaklı, çalışkan, yurtsever olduklarından bahsediyor.

Malum Japonya’ya vize yok ama Ordu’luları almıyorlarmış rehberin söylediğine göre! Yıllar önce bir Ordu’lu gelmiş; arkasından da bütün köyü getirmiş! Onun için Ordu’lulara bayağı sorun çıkarıyorlarmış girişte.

İlk durağımıza geldik- Asakusa Sensoji Tapınağı. Tokyo’nun en eski ve önemli Budist Tapınağı imiş. Yapılışı 7.yüzyıla kadar gidiyor ama 1945’te Amerikan bombardımanında tamamen yıkılmış ve 1959’da yeniden yapılmış.  Hem tapınak çevresi, hem de önünde uzanan Nakamise caddesi inanılmaz kalabalık. Nasıl olmasın ki yılda 30 milyon insan ziyaret ediyormuş tapınağı. Geyşa kıyafetli genç kızlar, samuray kıyafetli delikanlılar da var aralarda. Sağda solda yüzlerce yeme içme ve hediyelik eşya dükkanı. Yorgunluktan ve kalabalıktan başımız dönüyor; birer kahve alıp oturuyoruz bir kenarda. Bugün son durak ünlü Ginza caddesi. Gerçekten çok şık bir cadde. Ginza’nın ünlü alışveriş merkezleri dışında sağlı sollu bildiğimiz ne kadar marka varsa dizilmiş- Dior mu istersiniz Celine mi? Ama en çok ilgi gören tam 10 katlı Uniqlo mağazası oldu muhtemelen. Haberiniz olsun dünyanın diğer yerlerindeki mağazalarından daha ucuz ve bedenler daha küçük.

Bu uzun günün sonunda nihayet otobüsle otelimize geldik. Kalacağımız oteller hep 3 yıldız ve benim beklentim oldukça kötümser. Odalar söylendiği gibi küçük tabii, ama tek kişi için gayet iyi, beklentimin bayağı üstünde. İki kişi biraz zor olabilir. Banyo nedense tüm otellerde yaklaşık 25 -30 cmlik bir yükseltide- biraz tuhaf doğrusu. Tuvaletlere gelince – amanin o nasıl bir lükstür! Otel tuvaletleri değil sadece, tüm umumi tuvaletler ısıtmalı! Yanlarında 5-6 tane düğme, ısı ayarı, su ayarı vb. Yıllar önce İstanbul’da 5 yıldızlı bir otelde vardı bunlardan, ilk orada görmüştüm. Japonya’da ise bütün tuvaletler böyle ve inanın hepsi “Mükemmel Günler” filmindeki gibi tertemiz. Zaten genel olarak her yer inanılmaz temiz- yollarda tek bir çöp, kağıt, izmarit vb görmek mümkün değil; üstelik ortalıkta çöp kovası da yok. 1995’de Tokyo metrosundaki sarin gazı saldırısından sonra çöp tenekeleri kaldırılmış. Herkes çöpünü kendi yanında taşıyor- ya evine götürüyor ya da bulabildiği bir çöp tenekesine atıyor. Tur bizi de önceden uyardı yanımızda küçük torbalar taşımamız konusunda.

Otelde biraz dinlendikten sonra yemek yemek için dışarı çıkıyoruz. Yakınlardaki bir restorana giriyoruz fakat hayat zor. Her şey Japonca ve yemekleri hemen lokantanın girişindeki bir ekrandan ısmarlamak gerekiyor. Fotoğrafları var ama içinde ne var bilmek mümkün değil tabii. Neyse bir görevliden yardım istiyoruz ama maalesef Japonya’da İngilizce pek yaygın değil. Neyse bir tuşa basıyor ve İngilizce menü geliyor. Ben Japon mutfağına pek düşkün biri değilim. Dünyada en çok Michelen yıldızlı lokanta Tokyo’da imiş- demek ki önemli bir mutfak ama bana çok hitap etmiyor. Ve fakat 10 gün boyunca Japon yemeği yiyoruz çünkü başka lokantaya rastlamadık doğrusu. Aramadık da gerçi. Sonuç: 1,5 kg vererek geri dönüyorum.

Ertesi gün ünlü Fujisan’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Tokyo bir kanallar ve köprüler şehri. Çok yeşil değil, sakuralar da ne yazık ki henüz açmamış. Yollarda yapraksız manolya ağaçları var bolca, bir de tuhaf şekilli bir tür çam. Trafik soldan- tuhaf çünkü Japonya hiç İngiliz sömürgesi olmamış. Nedeni Japonların ilk tren yollarını İngilizlere yaptırmalarıymış Wikipedia’ya göre. Apartmanların balkonları var ve neredeyse hepsinde çamaşır asılı – iplerde değil askılarda. Şehrin pek çok yerinde elektrik telleri ortalıkta- bu kadar gelişmiş bir ülke için şaşırtıcı. Yavaş yavaş şehirden çıkıp kırsala doğru yol alıyoruz. Manzaralar güzel tabii- hem ada ülkesi hem de dağlık. Köylerde evler dip dibe ve minicik. Birkaç eski Japon mimarisinde yapı görüyoruz -herhalde buralar bombalanmamış 1945’te. 

Sonunda Fuji dağı 5. istasyona varıyoruz. Burası bir fotoğraf noktası. Dağın bulunduğu tabiat parkına girilemiyor. Buraya intihar ormanı deniyormuş; harakiri yapma sevdasına düşenlerin favori lokasyonuymuş. Bu kadar da değil, 7 turistin de burada intihar ettiği saptanınca tur otobüslerine giriş yasaklanmış rehberimizin söylediğine göre. Gerçekten muhteşem bir dağ- hele Kawaguchi Gölü’nün kıyısından seyrine doyum olmuyor. Fuji Japonlar tarafından kutsal sayılıyor; sadece Fuji değil, dağdaki 8 kaynaktan akarak Oshino Hakkai köyünde oluşan 8 göl de kutsal sayılıyor ve tarihi 12. Yüzyıla kadar gidiyor. İnançlı Japonlar birinci gölden sekizinci göle kadar yürüyerek hacı oluyorlarmış; e biz de olduk tabii buraya kadar gelmişken. Fujisan ve 8 göl Unesco Dünya Kültürel Mirasına dahil olmuş 2013 yılında.

Yerel bir lokantada öğle yemeğine geldi sıra. Biz 3 arkadaş hemen sakelerimizi söyledik. Önce kimse istemedi ama sonra sake salgını yayıldı tüm gruba. Sake malumunuz pirinç rakısı; genelde aile üretimi imiş ve 450 civarında sake üreticisi varmış bir zamanlar. Günümüzde üretici aile sayısı 50’lere düşmüş çünkü sakenin yerini bira şarap vb almış. Bunları da Japonlar üretiyor ve mesela Japon viskileri dünyada bayağı tutuluyor. Ancak Japonya da dünyadaki birçok ülke gibi alkol kullanımının yaygınlaşmasına karşı tedbirler alıyormuş.

Tokyo’daki son günümüzde metroya binip şehrin en canlı yerlerinden biri olan Shibuya’ya gidiyoruz. Burası dünyanın en kalabalık yaya geçidine ev sahipliği yapıyormuş. Gerçekten de yayalara yeşil yandığı anki kalabalık inanılmaz- adeta birçok karınca sürüsü birden harekete geçiyor. İnanılmaz canlı bir yer! Her yer dükkan, restoran, kafe ... Bir de ünlü Hachiko heykeli burada. Efendim bilmeyenler için anlatayım hikayeyi: 1924’te Japon ziraat profesörü Bay Ueno, Akita cinsi bir yavru köpek sahiplenir ve adını Hachiko koyar. Hachiko kısa sürede sahibini çok benimser. Her sabah ona metroya kadar eşlik eder, daha sonra da metro çıkışında karşılar. Bir gün sahibi metrodan inmez çünkü kalp krizi geçirmiş ve ölmüştür. Hachiko günlerce değil, aylarca değil, tam 9 yıl her gün sahibini bekler metro çıkışında. İnanılmaz değil mi? Hachiko’nun ölümünden sonra Japon halkı onun heykelini diker Shibuya İstasyonunun önüne. 1945’te her şey gibi o da tuzla buz olur ama 1959’da tekrar dikerler heykelini. Bir de Holywood filmi varmış bu hikayeyi anlatan; profesörü de Richard Gere oynamış.

Akşam yine çok canlı bir semt olan Shinjuku’da dolaşıyoruz ve yemek için bir ‘izakaya’ya oturuyoruz. İzakayalara Japon meyhanesi diyebiliriz. Japonya’da sokaklarda bile sigara içilemezken bazı izakayaların içinde sigara içilebiliyor. Fiyatlar son derece makul. Kişi başi 20 dolara gayet güzel yemek yeniyor üstelik sake de dahil bu fiyata.

Turun dördüncü günü sabah erkenden istasyona gidip dünyanın en hızlı trenlerinden Shinkansen’e biniyoruz. Hedef Hiroşima, yolculuk yaklaşık 4 saat. Tren inanılmaz konforlu ve fakat yiyecek içecek hiçbir şey satılmıyor, ne tuhaf değil mi? Hiroşima’da kısa bir şehir turu yapıp Barış Parkına ve Barış müzesine giriyoruz. Girişte bir duvar boyu Hiroşima’nın bombalanmadan önceki fotoğrafı var; sonra Enola Gay’in atom bombasını attığı tarih ve saat ve hemen akabinde Hiroşima’nın hali… Korkunç gerçekten. İlerliyoruz müzede; bir okulda ölen çocukların kıyafetleri- burada gözyaşlarımı tutamıyorum. Daha birkaç gün önce benzeri İran’da yaşandı; tam 163 kız çocuk bombalandı. Filistin’de soykırım yapılıyor dünyanın gözü önünde. İnsanoğlu hiç mi ders almayacak yaşananlardan? Müzeyi gerçekten içimiz yanarak dolaşıp, bahçeye çıkıyoruz- daha doğrusu Barış Parkına. Bir küçük kızın heykeli var- elinde kağıttan yapılma bir turna kuşu. Kızın adı Sadako ve bir hibakuşa - yani radyasyon kurbanlarından.  Hastanede yatarken ziyaretine gelen bir arkadaşı ona Japon efsanesini hatırlatmış- efsaneye göre kağıttan bin turna kuşu yapanın dileği kabul olurmuş. Sadako her bulduğu kağıtla turna yapmış iyileşebilmek için, ama ne yazık ki dileği kabul olmamış. Arkadaşları onu yaşatmak için bir kampanya başlatmışlar, kampanya büyümüş ve Sadako ile savaşın tüm çocuk kurbanları için bu anıt yapılmış. Nazım Hikmet’in ünlü “Kız Çocuğu” şiiri de Sadako’dan esinlenmiş. Çocuklar ölmesin, şeker de yiyebilsinler diyerek Hiroşima’dan ayrılıp Kobe’ye hareket ediyoruz otobüsle. Akşam saati trafiği nedeniyle üç saati aşan bir yolculuktan sonra, doğrudan şehrin simgelerinden İkuta Tapınağını ziyaret ediyoruz. Güzel bir Şinto Tapınağı. Bahçede çok güzel pembe çiçekli bir ağaç var; hepimiz yaşasın nihayet bir sakura diyoruz ama maalesef değil.  Fotoğraflar çekiliyor ve yorgun argın otele ulaşılıyoruz.

Sabah istikamet Osaka. Yol uzun değil; 1,5 saat kadar. Doğrudan Osaka Kalesine çıkıyoruz. Kaleyi çevreleyen park, girişteki inanılmaz taş duvar ve içeri girer girmez göze çarpan ana bina- ya da Osaka Kalesinin Tenshu’su (kalenin en yüksek binası demekmiş) çok estetik. Pek çok orta okul, lise öğrencisi var ziyaret eden. Tarihi 16. Yüzyıla kadar uzanıyormuş ama tabii defalarca yıkılmış, yapılmış, restore edilmiş. 1980’lerde izlediğimiz Şogun dizisinin plotu da burasıymış. Kim unutabilir Anjinsan ile Toranaga’yı?  

Kaleyle vedalaşıp Japonya’nın en eski Budist Tapınaklarından Shitennoji Tapınağına gidiyoruz. Kısa bir ziyaretten sonra, ver elini Osaka’nın en canlı yeri Dotombori nehri ve etrafı.

Dotombori inanılmaz canlı, inanılmaz kalabalık. Önce bir drugstore’a dalıp alışveriş yapıyoruz ve olanlar oluyor! Bir arkadaşımızı kalabalıkta kaybediyoruz. Epeyce bir aranıp tarandıktan sonra yapacak bir şey yok, nasılsa akşamüstü buluşma yeri belli diyerek Osaka’nın ünlü sokak lezzetleri “tokoyaki” ve “okonomiyaki” yiyoruz. Tokoyakiyi bilmem ama ben okonomiyakiyi sevdim-tabii üzerine mayonez ve özel soslarını koydurmadan. Japonlara bu mayonez merakı nereden bulaşmış acaba?

Sokaklar genç Japonlarla dolup taşıyor. Genç kızların giyimleri çok ilginç; hepsi “Manga”dan fırlamış gibi. Fırfırlı, tüllü mini etekler, dize kadar çorap, platform topuklu ayakkabılar, saçlarda  kurdele ve/ veya incili taşlı tokalar, çantalarda asılı bebekler- bambaşka bir tarz. Çaktırmadan 1-2 fotoğraf çekiyorum. Bu arada geleneksel Japon kıyafetleri içinde çok tatlı genç bir aileyle karşılaşıyoruz, fotoğraf çekmeme izin veriyorlar. Sonunda arkadaşımızla da buluşup ünlü Kafe 21’de bir mola veriyoruz. Bu kafenin özelliği Japonya’da içerde sigara içilebilen tek kafe olmasıymış. Sigara yasağı çıkınca bu kafenin sahibi mahkemeye başvuruyor ve izni koparıyor. Hemen akabinde sert bir yasa çıkarıyorlar, bir daha kimse böyle bir izin alamıyor. Hoş bir yer ama işletenler çok aksi ve suratsız. Grupla buluşmadan önce Dotombori nehrinde bir tekne turu yapıyoruz. Kısacık ama çok keyifli, giderseniz yapın bence.

Akşam için heyecanlıyız çünkü Michelen yıldızlı bir Kobe restoranına gideceğiz. Otelden taksiye biniyoruz; adam bizi daracık bir sokakta indiriyor. Yanlış herhalde falan derken lokantayı görüyoruz. Bu bir teppenyaki lokantası- yani şef önümüzdeki ızgarada gözümüzün önünde yapıyor her şeyi. Etleri ve sebzeleri seçiyoruz, onlara uygun soslar geliyor ve şef maharetini göstermeye başlıyor. Geldiğimizden beri ilk kez şarap içiyoruz. Etlerin de, sebzelerin de, sosların da lezzeti inanılmaz. Kayda değer bir rakam ödüyoruz ama kesinlikle değer. Bir daha mı gelicez dünyaya…

Ertesi sabah Japonya’nın eski başkentlerinden Nara’ya gitmek üzere Osaka’dan ayrılıyoruz. Nara parkı geyikleriyle ünlü. Geyikler Japon inanışında kutsalmış çünkü tanrıların habercileri olduklarına inanılırmış. Ayrıca uzun yaşamın, doğayla uyumun ve huzurun simgesi imişler. Bunları bilemeyeceğim ama çok tatlılar. Parkın içinde yüzlercesi özgürce dolaşıyor; beslemek de serbest. Geyiğe yiyecek vermeden önce karşılıklı selamlaşılıyor- vallahi abartmıyorum- sonra elinizle besliyorsunuz. Geyiklerle haşır neşir yürüyerek devasa bir giriş kapısından Todai-ji Tapınağına vasıl oluyoruz. Burası tüm Japonya’nın en büyük ahşap yapısı imiş. İçinde de devasa bir bronz Buda heykeli var. Gelmeden önce otobüste rehberimiz bilmeyenler için Prens Sidartha’ nın Buda’ya evrilişini bu nedenle anlatmış meğer.

 Hızlı bir öğle yemeği sonrası 3.nesil bir kafeye giriyoruz. Garsonumuz bizi görünce çok seviniyor çünkü İstanbul’a gelmiş ve hem İstanbul’u hem de insanlarını çok sevmiş. Kafede bir de İstanbul kitabı var. Garsonumuzla vedalaşıyoruz zira artık otobüse binme ve Kyoto’ya doğru yola çıkma zamanı.

Kyotoda ilk ziyaret Kinkaku-ji ya da Altın Köşk Tapınağına. Şahane bir yer – olağanüstü güzel bir Japon bahçesi içinde inanılmaz güzel ve gerçekten 2 katı altın kaplı bir bina. 14.yüzyıl sonlarında  Şogun Ashikaga Yoshimitsu bu binayı yazlık ev olarak yaptırmış. Vasiyeti uyarınca ölümünden sonra tapınak haline getirilmiş. 1950’de tamamen yanmış, 1955’te yeniden aslına uygun olarak yapılmış ve 1994’de de Unesco Dünya Kültür Mirasına dahil olmuş. Gerçekten çok güzel bir yer. Toprağın bol olsun Şogun Ashikaga!

Şimdi istikamet ünlü Gion bölgesi. Gion bölgesi Yasaka Tapınağına gelen seyyahlar ve ziyaretçiler için inşa edilmiş zamanında, ama daha sonra sadece Kyoto’nun değil, Japonya’nın en ünlü Geyşa Mahallelerinden biri olmuş. Kyoto’da geyşalara “geiko” deniyor ve sanat kadını anlamına geliyormuş. Daracık sokakları, geleneksel mimarisi, arada bir rastlanan geiko ve maiko – genç stajyer geyşa- larıyla çok hoş bir yer Gion. Geyşalar “machiya” denen bu geleneksel evlerde misafirleri çay seremonilerinde ağırlıyor, sohbet ediyor, şarkı söylüyor, dans ediyorlarmış.  Ayni bölgedeki Shijo caddesi ise birbirinden şık mağazalar, restoranlar, kafelerle dolu.

Artık son günler. Sabah otobüsle Fushimi İnari tapınağına gidiyoruz. Bu tapınak Şinto inancında pirinç tanrısı “İnari” için yapılmış binlerce tapınağın en önemlisi imiş. Tapınağın girişinde kocaman iki tilki heykeli var- meğer tilkiler İnari’nin habercileriymiş. İçerde de mevzun miktarda ve çeşitli boylarda haberci tilki heykelleri bulunuyor. Tapınağın özelliği binlerce Torii kapısı olması; zaten toriilerden oluşan iki paralel geçide Senbon Torii yani ‘bin kapı adı verilmiş. Bu arada Wikipediadan öğrendiğime göre Toriiler şahısların ya da şirketlerin bağışlarıyla yapılıyormuş ve bağış miktarı kapının boyutuna göre 400 bin yenden bir milyona yene kadar çıkıyormuş. Toriilerin üzerindeki yazılar da bu bağışları anlatıyormuş.

Otobüse binip Kyotonun mutfak sokağı olarak bilinen Nishiki Pazarına doğru yola çıkıyoruz. Nehir kenarında yol alıyoruz ve nehrin iki yanında nihayet geleneksel Japon mimarisini izleme imkanı buluyoruz. Gerçekten çok hoş bir manzara. Kyoto belli ki savaştan pek zarar görmemiş. Nishiki Pazarı bizim balık pazarını andırıyor biraz ama tabii burada deniz ürünü bolluğundan geçilmiyor. Allahtan karnım da acıkmıştı yoksa bu güzelim sokak lezzetlerinden tadamamak üzücü olurdu. Bira yanında kalamar ve sübye şiş iyi gitti doğrusu.

Bugünün ve gezinin son programı Gion bölgesinde Maça Çayı Seremonisi. Heyhat seremoni o eski evlerden birinde değil modern bir binada.. Bu biraz hayal kırıklığı oldu ama çay seremonisi çok ilginçti. Bayağı bir sabır işi. Chado” ya da çay seremonisi Japonya’da Zen Budizmin gelişinden sonra başlamış. Seremoniyi yapan kişi önce malzemeleri getiriyor, hepsini misafirin önünde temizliyor, demliği sıcak suyla ısıtıyor, sonra toz maçayı ve sıcak suyu koyup bambu kaşıkla (chasen) karıştırıyor ve ikram ediyor. Nihayet çayına kavuşan misafir önce eğilip selam veriyor, sonra mutlaka “otemae itadakimasu – çay seremonisine başlayalım diyerek sağ eliyle çay tasını alıp, sol eline koyuyor. Yooo daha bitmedi; tası saat yönünde iki kere çeviriyor ve sonunda ağzına götürüyor. Çay içildikten sonra tüm malzeme temizlenerek yerlerine konuyor; böylece doğadan ödünç alınan her şey iade edilmiş oluyor. Bu uzun ve çok hoş seremoniden sonra bilin bakalım ne oluyor- seremonide kullanılan her şey satılmaya çalışılıyor. Bu anlar tabii tamamen duygusal…

Gezideki son akşamımızı Kyotonun ünlü bir izakayasında, Japonyada ilk ve son kez sushi yiyerek bitiriyoruz.  

Ertesi sabah erkenden yine hızlı trenle ver elini Tokyo. Bu kez uçağımız Haneda havaalanından kalkıyor ve burası gerçekten güzel bir havaalanı. Uçak da biraz daha konforlu. Keşke Tokyoda biraz daha zaman geçirebilseydik diye düşünüyorum uçağa binerken.

Sayanora Nihon, umarım yine görüşürüz…

İlgili İçerikler