Kürt sorununda en son neler oldu ve şimdi neler olacak?
Bu seferki “Süreç”, sürprizlerle başladı. Sürprizlerin başında, dinamo işlevi görmeye başlayan Devlet Bahçeli’nin Öcalan’la ilgili sözleri geliyor. Medya diliyle söylersek, her biri bir “bomba” olan sözler.
“Sürpriz” sözcüğü fazla nazenin kaçıyor aslında belki; “emrivaki” terimi daha uygun olabilir. İçeriği açısından değilse bile, tonu açısından emrivaki; AKP’yi yeterince “dahil”, yeterince de dışında gibi tutacak bir tonlama.
CHP ise, ister katılsın ister katılmasın, her durumda arkada kalacağı içeriklerle karşı karşıya –özellikle bir hafta sonra parti genel kurulunun yapılacağı koşullarda. Genel kurul demek, bir örgütün kendi kendisini gözden geçirmesi demek.
İlginçtir, CHP’nin İmralı’ya temsilci yollamayışı konusunda yüksek bir hararetle süren tartışmalarda kurultay meselesi hemen hiç anılmadı. Kamuoyuna da sunulmuş olan yeni program taslağı belki biraz daha söz konusu edildi ama, yeterince geliştirilmediğinden olmalı, o da yeterince tartışılmadı. Hazırlık yetersizliği açık.
Gerçekte Öcalan’ı dinlemeye gitmek en az MHP ve AKP kadar CHP’den de beklenebilecek bir hareketti. Ancak Özgür Özel, Öcalan’ı değil, Selahattin Demirtaş’ı ziyaret edeceğini söyledi. Demirtaş ise, daha iyi bir satranç oyuncusu olmalı ki, incelikli bir gerekçeyle bu hamlenin önünü kesti: Kendisini ziyarete gelen siyasetçilerden bazıları (bunu “Bülent Arınç” olarak okuyunuz) sözlerini yanlış aktardıkları için bundan böyle kendi bağlantıları dışındaki siyasetçilerin ziyaret taleplerini kabul etmeyeceğini açıkladı. Bir taşla iki kuş. Demirtaş böylelikle hem Arınç’a örtülü bir eleştiri yöneltmiş, hem de Kürt özgürlük hareketi içinde hizipleşme görüntüsü yaratabilecek bir olayı engellemiş oldu.
TBMM odaklı çalışma aslen CHP’nin temel ilkelerinden ve önerilerinden biri. Öcalan’ı dinlemek fikrinin bu ilkeye aykırı bir yanı olmadığı da söylenebilir. Üstelik gitmeme tavrının Demokrasi İttifakı açısından DEM Parti’yi yalnız bırakmak gibi bir yanının olduğu da açık.
Buna karşılık, CHP’nin uzun soluklu, kalıcı bir barış sürecine hazırlanmakta olduğunu, hem yeni program taslağının bazı öğeleriyle, hem de Özgür Özel’in mitingler dizisine başlarken “Otobüs”e DEM Parti yöneticileriyle birlikte çıkmasıyla, yeterince açığa vurulmuştu.
CHP’nin kurultay sürecinden DEM Parti ile Demokrasi İttifakı’nı gereğince güçlendirerek çıkması beklenir. Böyle bir başarı hem Kürt sorununun kelimenin tam anlamıyla “demokratik” yoldan çözülmesine, hem de toplum olarak hukuk devleti sorunumuzun altından kalkma umudumuzu güçlendirmesine hizmet edecektir.
Zira AKP iktidarının bu bapta umut yaratmak şöyle dursun, akla gelen gelmeyen her tür yetki aşımına teşne olduğu çoktan meydana çıkmış durumda. Demokrasi gibi, pozitif, yani kalıcı barışın da esamisi okunmuyor. Varsa yoksa, “Terörsüzlük”. Bu, kalıcı barışın vazgeçilmez şartıdır, ancak bir başına “yeter şartı” değildir.
Devlet gerçekten kalıcı ve bölgesel bir barış süreci hedeflemiş olsa, lafa Öcalan’la mı başlardı, yoksa çatışan taraflar arasında başlayan temasın oradan genişleyerek tüm kesimlerde bir hazırlık aşaması öngörerek ortaya sağlam ve inandırıcı bir irade mi koyardı?
Bu ikincisinin olmadığını görüyoruz. Sürecin adı “Terörsüz Türkiye” konuldu. Kimsenin itiraz etmediği, edemeyeceği bir formül. Ancak aynı zamanda “negatif barış”tan, yani “sıcak savaş”a son verilmesinden ibaret bir formül bu. İktidar cenahı her fırsatta, üstüne basa basa aynı formülü tekrarlıyor, o kadar. Terörsüz Türkiye, başka büyük yok!
Dolayısıyla, söz konusu “şok tedavisi” Batılıların “erken doğum yaptırmak” dedikleri taktik midir diye düşünmemek elde değil.
Abdullah Öcalan Kürt halkının önemli bir kesiminde, özellikle de dinamik kesimlerde ne kadar “önder” mevkiindeyse, Kürt olmayan nüfus için de o kadar hasmane bir imgeyle yer etmiş bir sima. Her tür savaşın başlıca öğelerinden biri, hasmını “şeytanlaştırmak” değil midir? Devlet çatışma yılları boyunca bu yönde evrensel hukuka aykırı davranmak pahasına “terör” teriminin tanımını çarpıtmak dahil, her tür çabayı gösterdi. “Terörist örgüt”, “terörist başı” ve bildiğimiz daha pek çok sıfat, anaakım medyanın amentüsü olarak dayatıldı. Bu dayatmanın şu an hâlâ yürürlükte olması, kalıcı bir barışın gündemde olmadığının göstergelerinden biri.
İktidar cenahının “sırası geldi” dediği, ama içeriğinden hiç söz etmediği “yasal düzenlemeler” içinde, başta Ceza Kanunu olmak üzere tüm yasalarda bu açıdan vazgeçilmez olan değişikliklerin yapılacağını söyleyen var mı? Evet, var: Benim bildiğim, yalnızca CHP’nin yeni program taslağı.
Negatif barıştan bir adım öteye giden, kalıcı bir barışa işaret eden, dişe dokunur başka göstergeler için de aynı soru geçerli.
Konu aslen bütün toplumu ilgilendiriyor. Kürt sorunu farklı kesimlerde farklı acılar, kayıplar ve kaygılar biriktirdi. Dolayısıyla, komisyon konusunda uzlaşma olsa bile, kalıcı barışın diğer gerekleri konusunda tavırların geliştirilmeye ve oy kaygılarının ötesine taşınmaya ihtiyacı var.
Mevcut tavırların içinde en kolaycısı ve aynı zamanda risksiz olanı, sövüp saymak, aklına ilk geleni söylemek. Böylece bir yandan kendi içinizi soğuturken bir yandan da geniş kesimlerde birikmiş acı ve nefretleri körüklemeniz, kök salmış milliyetçiliği köpürtmeniz mümkün oluyor. Birbirini emperyalizmin oyununu oynamakla suçlamak da aynı amaca hizmet. Bütün bunların oy toplayacağına dair gizli bir sezgi ya da heves de sürüp gidiyor.
Bir önceki “Çözüm Süreci” öncesinde iktidarın karşısındaki başlıca iki muhalefet odağından biri yine Kürt özgürlük hareketiydi, diğeri ise son anlarında yer yer CHP’nin de desteklediği dev bir kitlesel protesto hareketi olan Gezi. Kişisel olarak devletin o zamanki Çözüm Süreci’ni muhalefeti bölünmüş halde tutmak, Kürt özgürlük hareketine umut vererek Gezi’ye katılmasını önlemek amacıyla canlandırdığı, zamanlamayı biraz o bölme etkisine de ayarladığı kanısındayım. Bugünkü projesinde de benzer hedeflerin rol oynaması olasılığı yabana atılır gibi değil.
Ama biz, Hz. Muhammed’in dediği gibi, yarın ölecekmiş gibi ahiret için ve hiç ölmeyecekmiş gibi bugün için hazır olmalıyız. Bugün negatif barış, evet, ama yarın, kalıcı barış ve demokrasi için.
CHP’nin gerekli gücü toparlayıp yeniden yapılanma konusunda yeni programını netleştirerek tüm Türkiye’ye sunması barışımız ve demokrasimiz açısından belirleyici bir önem taşıyor. Sorumluluk herkesin.
Nota Bene. Bu sabah (25 Kasım), İstanbul Taksim’e çıkan yollarda epey bir miktar polis barikatı gördüm. Bugün günlerden Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü. Ve polis bugün sokağa çıkacak kadınlara karşı barikatlar hazırlıyor. Acaba biz kadınların protesto gösterisi yaparken sağı solu kırıp döktüğümüz ne zaman görülmüş? Tam tersine, polislerin ve tüm nüfusun kadınları desteklemesi gerekmez mi? Bir kez daha: Sorumluluk herkesin. Ve en çok, İstanbul Sözleşmesi’ni feshedenlerin.


