Nahid Sırrı Örik’in yüksek edebiyat ürünü bir romanının ve Zeki Demirkubuz’un o romandan hareketle yönettiği birinci sınıf sinema filminin adıdır Kıskanmak. Şimdi bu iki büyük yapıttan yola çıkılarak bir tv dizisi yapılmış, iki bölümdür izliyoruz.
Önce Zeki Demirkubuz’un yönettiği sinema filmini görmüştüm, 2009 olmalı. 1895-1960 yılları arasında yaşamış olan Nahid Sırrı Örik’in adını ilk kez o filmle duymuştum. Oysa roman 1946 çıkışlıydı. Uzun yıllar ne bu büyük yapıtın sözü edilmişti, ne de öyküleri, denemeleri ve oyunlarıyla yabana atılamayacak bir yazar olan Örik’in. Bir arkadaşım, bu tuhaf görmezden gelme meselesinin yazarın cinsel yönelimiyle ilgili olduğunu söylemişti o zaman. Demek onyıllar boyu, yazarı öne çıkarmaya en yakın arkadaşları bile cesaret edememişti.
Kıskanmak, Zeki Demirkubuz, 2009
Edebiyattan uyarlama sinema filmlerinin kendi başlarına büyük yapıt olmaları zordur ama Demirkubuz’un filmi bu bapta başlıca istisnalardan biridir bence; bambaşka, çok başarılı, tekrar tekrar görmeye değer.
Tv dizilerine gelince. Dizi izlemeye başlayalı çok olmadı. Genel bir çizgi olarak eskinin ortalama Yeşilçam filmlerine oranla teknik açıdan daha gelişkin olmakla birlikte, aynı kes-yapıştır melodramlar olduklarını bir kere de ben söylemiş olayım. Uzun yıllar galiba tek istisnayla (“Çatısız Kadınlar”) uzak durmuş olmamın nedeni de buydu. Sonra “Baraj” adlı dizide iyi bir sorunsal ve kabul edilebilir bir yönetim görüp izlemeye başladım. Ne yazık ki, “Baraj” dahil çoğu dizi, başlangıçta ilginç olsa bile kısa sürede o genel şablona dönmekten kendisini alamıyor. Yine de arada bir, izlenebilecek, “kafa boşaltmaya” yarayabilecek olanlara rastlanıyor. Geçen yıl “Şakir Paşa Ailesi” böyleydi örneğin; başta savaşla ilgili sahneleri olmak üzere bazı kesitler fazlasıyla müsamere izlenimi verse de, dizi devam edebilse herhalde devamını izlemeye değecekti, oyuncularıyla olsun, temposuyla olsun, kabul edilebilir bir düzeyi tutturuyordu. “Kızıl Goncalar” ve “Kızılcık Şerbeti” de öyleydi. Bu yıl bir de “Çarpıntı” var izlenebilecek.
Bu dizilerin başlıca oyuncuları çok iyi, hatta bazen birinci sınıf olmakla birlikte, herhalde yapımcı ya da yönetmenlerinin bir numaralı kaygısı ticaret olduğu içindir, bilinen melodramatik şablonlardan kaçınamıyorlar. Ne yazık ki “Kıskanmak” dizisi de öyle bir dizi olmuş.
Özgü Namal ve Ayda Aksel, Kıskanmak dizisi
Senaryo elbette romana bire bir sadık kalmak zorunda değil, ama sözgelimi kadın oyuncuların standart bir makyajla kozmetik reklamlarına dönüştürülmesi çok mu kaçınılmaz, anlamak zor. Bu makyaj meselesi, “Kıskanmak”ın başrol oyuncusu Özgü Namal gibi melodram atmosferini aşabilen ender oyuncularda bile göze çarpıyor. Oysa Jeanne Moreau-Nur Sürer çizgisinde düşünebileceğimiz krattaki bu sanatçının kusursuz olabildiğini “Kızıl Goncalar”da görmüştük. Yine de hakkını vermemiz gerekir.
Dizi oyuncularına dayatılan iş yükü düşünüldüğünde insaflı olmak gereği ortaya çıkıyorsa da çok iyi sanatçılarda da belirli bir abartının başlayabildiğine dikkat çekmek gerekiyor. Geçen yıl “Kızılcık Şerbeti”nin kusursuz denebilecek oyuncularından biriyken saçma sapan bir sahneyle ay(ı)rılan ve şimdi “Çarpıntı” adlı dizide fazlasıyla incelikli bir rolde karşımıza çıkan Sibel Taşçıoğlu için bu tehlike aklımdan geçiyor doğrusu.
Bu tekil noktalardan öte, bir bütün olarak beliren sorunsal da Kıskanmak romanının ve sinema filminin karmaşık, derinlikli sorunsalından uzaklaşıp, ihmal edilmiş, ayrımcılığa uğramış tepkili mutsuz evlat şeklindeki kaba Freud’cu şablona oturduğu ölçüde, artık “Yeşilçam” yerine “dizi şablonu” terimiyle anlatılabilecek bir hal alıyor...
***
Dilde deprem yaratanlar
Perihan Mağden geldi ve depremsi anlatımıyla T24’ü silkeledi.
Biz okurları onu binyıl dönümüne doğru Radikal’de tanımıştık. Yıldırım Türker’le ikisi bütün bir kuşağın idolü ve gazetenin başlıca dayanağıydılar.
Deprem dediysem, bundan anlatımları kadar, içerikte de kendilerine özgü bir devrimselliği anlamak gerekiyor.
Onlar aynı iki kadının öğrencileriydi aslen: Gazete yazılarıyla Sevgi Soysal’ın ve derinlikli bakışıyla Jale Parla’nın. Perihan Mağden, üçüncü bir kadının da öğrencisi gibiydi; şair Sylvia Plath. Yıldırım Türker gibi Mağden de şiirden yola çıkmıştı. Şiir ikisinde de sonraki hayatına düzyazı kılığına girmiş olarak devam etmişti. Demek istediğim, düzyazıdaki üslupları kendine özgü bir şiirsellikle belirlendi.
Ece Ayhan’da da böyledir: Şiir dilinde yaptığı devrim, daha doğrusu şiirlerinin dilsel özellikleri, şiir dışı yazılarında da devam eder. Neyin şiir neyin düzyazı olduğunu, ilgili metnin gidimli/ söylemsel/ diskursif olup olmadığına bakarak anlarız.
Mağden umarım buralarda yazmaya devam eder. Onun yazıları, hayata hayat, anlama anlam, cesarete cesaret katar. Plath, sizin de deyiminizle ne kadar “ölüme doğru” yazmışsa, Perihan Mağden o kadar hayata doğru yazar çünkü, sevgili Agnès Varda.


