Gerçekten öyle olsa
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Gerçekten öyle olsa

İhtiyatlı bir devlet yönetimi, “iç cepheyi” sağlam tutmak başlığı altında, gerek teamülleri gerekse kendisine verilmiş olan ve olmayan her tür olanağı tepe tepe kullanıp yetkilerini aşarak siyasi muhalefete düşman muamelesi yapar mı?

Gerçekten öyle olsa

İktidar bloğunun “Terörsüz Türkiye” demekte karar kıldığı barış sürecini başlatırken gösterdiği gerekçe, dış tehditti. Mealen şöyle diyorlardı: “Beka sorunu haline gelmiş olan dış tehdit nedeniyle, iç cepheyi sağlamlaştırmak zorundayız.”

Dış tehdidin adı açıkça söylenmiyordu ama, herkes bunu ABD destekli İsrail olarak anlıyordu. İç cepheden kasıt ise, Kürt sorununun çatışmalı boyutu. Devletin “terör” dediği.

Başlayan süreçte geniş bir kesimin “barış süreci” dediği olguya iktidar cenahı “terörsüz Türkiye” diyor. Bu fark nereden ileri geliyor?

Diyelim ki ikisi de aynı şeyi kastediyor olsun. Olabilir ama, ancak kısa erimde. Yani, barış süreçlerinin ilk aşaması sayılan ve konunun uzmanlarınca “negatif barış” denen ateşkes dönemi boyunca. Pozitife evrilmeyen barışların kalıcı olamadığını hepimiz biliyoruz.

Demektir ki bu tür adlandırmaların açığa vurduğu bir nokta da var: Pratik bir anlatım ihtiyacını karşılamanın yanı sıra, tarafların orta ve uzun erimli amaçları da az çok belirmiş oluyor:

Devletin “barış” sözcüğünden ve “Kürt sorunu” teriminden kaçınması, giriştiği uygulamada üstlenmeye hazır olduğu sorumluluğun sınırlarını da gösteriyor. “Barış” demeyip bu kavramın devletler arası savaşlar için geçerli bir kavram olduğunu ileri sürmesi kendisine Kürt sorununu yekten yok saymaya devam etme olanağını veriyor. Devlete kalırsa Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır, bunu bitirirse mesele de kalmayacaktır.

“Barış” sözcüğünün eski adı olan “sulh”, Arapça kökenlidir ve tıpkı Batı dillerindeki karşılıkları (peace, la paix vb.) gibi, “barış”ın yanı sıra huzur, asayiş, uzlaşma gibi anlamlar da taşır. Aslına bakılırsa “barışmak” fiili de kavganın, küslüğün sona ermesini anlatır. Diyeceğim, salt tanım açısından bakarsak devletlerin “barış”ı sınırlayıcı ve dışlayıcı tavrı temelsizdir ve hüsnükuruntudan ibarettir.

Şu var ki böyle yaparsak dilin tarihselliği gerçeğini atlamış oluruz. Siyasi bir terim olarak “barış” sözcüğünün bizim ülkemizdeki tarihi ve talihsizliği ta Sovyetler zamanından kalmadır. Sovyetler’in resmî dış politikası barış temeline dayalı olduğu içindir ki, Türkiye gibi komünizmden ödü patlayan ülkelerde “barış” ilkesini savunmak komünizmi savunmakla eş sayılmış ve kovuşturma konusu olmuştur. Sözcüğü kullanmaktan kaçınmanın siyasilerde bir tür refleks halinde oluşu, Cenevre Sözleşmeleri vb. uluslararası savaş hukukundan çekinmeleri kadar, söz konusu tarihin yarattığı şartlanmadan da kaynaklanıyor olmalıdır.

Her durumda güncel olarak akıllara takılan nokta, Bahçeli’nin ünlü 1 Ekim 2024 jestinin ardından yaptığı çağrıda dile getirdiği “dış tehdit” tezi oluyor. Bu tez, Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’la ilgili çıkışları konusunda doğabilecek tepkilerin olağan koşullara oranla düşük kalmasını sağladı. TV kanallarında dinlediğimiz bazı emekli generaller işin “iç cephe” yönünden pek söz etmeksizin, “dış tehdit” yönünü her fırsatta ısrarla, haritalarla filan uzun uzun anlattılar. Başlangıçta bazı emekli büyükelçiler bir beka sorunumuzun var olmadığı kanısındaydılar ama onlar zamanla pek görünmez oldular.

Dış tehdit tezi ben bildim bileli çeşitli klişelerle her zaman yürürlükte tutulmuş bir ulusal öğedir. Bugünkü konjonktür için doğru gibi de görünebilir. Kaldı ki ihtiyat her zaman iyi bir akıldır. Peki ama, ihtiyatlı bir devlet yönetimi, “iç cepheyi” sağlam tutmak başlığı altında, gerek teamülleri gerekse kendisine verilmiş olan ve olmayan her tür olanağı tepe tepe kullanıp yetkilerini aşarak siyasi muhalefete düşman muamelesi yapar mı?

Çocukların bile hemen fark edeceği bu çelişkiyi muhalefet pek çok kez dile getirdi, iktidar mensupları da fark etmemiş olamaz. O zaman neden başvuruyorlar acaba bu benzeri görülmemiş zulümlere?

Kürt sorununda barış politikası, işin dış tehdit yönü dahil bütün açılardan, onyıllardır akla uygun tek politikaydı aslında. Dolayısıyla, uygulanmasında şaşılacak ya da karşı çıkılacak bir nokta yok. Gelgelelim, muhalefete yapılanlara bakınca, bunun o beklenen kalıcı barış politikasına benzemediğini görmek zor değil. Gerçekten öyle olsa, bütün bu zulüm akla bile gelmezdi.

Neden böyle olduğu konusuna kişisel olarak bulabildiğim tek açıklama, iktidar partilerinin oylarındaki erimeyi durduracak ya da azaltacak başka bir yol bulamadıkları için bir tür zorunluluk duygusuyla bu yola çıktıkları yönünde.

İnsan kaygıyla düşünmeden edemiyor: “Dış tehdit, beka” gibi kavramlar, bir yandan belirli genel gerçekliklere işaret ettikleri kadar, bir yandan da eskilerin dediği gibi “zecri tedbirlere”, yani en sert, en olağanüstü yollara başvurmanın bahanesi olarak da kullanılabilen birer araçtır.

Ne demişti geçen yıllarda bir asker yetkili: “Vatan söz konusu ise, gerisi teferruattır”. Gerisi derken kastettiği, hukuk devleti.

İlgili İçerikler