Mükemmel fırtınanın gözünde
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Mükemmel fırtınanın gözünde

2027 yılında Avrupa’da da Fransa, İspanya, İtalya ve Polonya gibi AB ağır sıkletlerinden ülkelerde seçim var. Oralarda da güçlü, güven veren, güvende tutacak lider aranıyor. Güçlü liderin tarifi ise “Trump’a hayır diyebilecek lider” olarak yapılıyor. İktidarlarını korumak için tüm sermayelerini Trump’a yükleyen Erdoğan veya Fidan bu tanıma uyuyor mu? Bu yönetimin bizleri içine soktuğu hukuksuz, anayasasız, ekonomisi batık kara düzenle “stratejik özerklik” veya “stratejik direnç” mümkün mü?

Mükemmel fırtınanın gözünde

Mükemmel bir fırtınanın gözündeyiz. Ülkemizin çevresinde hepimizi yakından ilgilendiren konularda olağanüstü hızda ve nitelikte gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. Bunlardan en sıcak olanlara birlikte göz atalım ve bunları ayaklarımızı Ankara’ya basarak anlamlandırmaya çalışalım.

Suriye

Suriye’de, Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinin ardından SDG Tişrin Barajı su havzasının batısında konumlandığı yerleri de terk ederek, olduğu gibi Fırat’ın Doğusu’na çekilmeyi kabul etti.

Geçiş dönemi devlet başkanı Şara da imzaladığı bir kararnameyle ülkenin Kürt yurttaşlarının haklarını tanıdı. Böylece, Kürtler Suriye halkının organik bileşenlerinden, Kürtçe de ulusal dillerinden kabul edilecek. Kürtleri vatansız bırakan 1962 Haseke nüfus sayımına dayanan istisnai yasalar da iptal edilecek.

WSJ’nin bildirdiğine göre Şam’a bağlı kuvvetler -TSK’nin de desteğiyle- farklı kollardan SDG denetimindeki bölgenin içlerine bir askeri harekat başlatmak üzereyken ABD’nin Caesar Yasası yaptırımlarının yeniden devreye almaya dek varan sert uyarılarıyla durdurulmuşlar.

Nitekim, son olarak Milli Savunma Bakanı Güler’i ziyaretindeki tuhaf oturma düzeniyle yine sorun çıkaran ABD’nin Ankara (yarı-zamanlı) Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Barrack, SDG Komutanı Mazlum Abdi’yle Erbil’de dün (Cumartesi) bir araya geldi.

Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) Başkanı Neçirvan Barzani’nin de taraflar arasında çatışmayı önlemek amaçlı arabuluculuk için devrede olduğu anlaşılıyor.
Tüm bu gelişmelerin öncesinde de bir “başlama vuruşu” gibi 6 Ocak’ta Paris’te, Ukrayna’ya destek olmaya gönüllü ülkeler zirve toplantısına katılmak için orada bulunan Dışişleri Bakanı Fidan’ın da dolaylı katılımı ve onayıyla, Suriye ile İsrail’in anlaşması gerçekleşti.
İçerideyse MHP Genel Başkanı Bahçeli SDG komutanı Mazlum Abdi’yi Öcalan’a meydan okumakla suçladı.

Dışişleri Bakanı Fidan ise Şara’nın İsrail’le işbirliğine göz yumarken, SDG’yi İsrail’in güdümünde davranmakla itham etti.
“Güvenlik kaynakları” adıyla MİT’ten yani Kalın kanadından ise Mazlum Abdi Şam’la uzlaşma yanlısıyken Kandil tarafından çatışmaya zorlandığı ileri sürüldü.
Böylece Kürt siyasal hareketinin iktidar tarafından İmralı, Edirne, Kandil odakları arasında ve coğrafi açıdan da Türkiye, Irak, Suriye, İran alanları arasında farklı seçenekler istikametinde tereddüde itildiği yorumları da yapıldı.

Gazze

Gazze’de ABD Başkanı Trump’ın (TSİ) dün sabah imzaladığı duyurulan https://www.whitehouse.gov/briefings-statements/2026/01/statement-on-president-trumps-comprehensive-plan-to-end-the-gaza-conflict/ kararnameyle kendi başkanlığındaki Barış Kurulu altında üç ayrı komite kuruldu.
Bunlardan biri Trump’ın “vizyonunu” hayata geçirecek olan komite. İçinde Trump’ın en yakın çevresinden Witkoff, Kushner, Gabriel var.

Gazze Ulusal Yönetim Komitesi (“NCAG”) ise HAMAS’ın yerine geçecek teknokratlar hükümeti olacak. Başında Filistinli Ali Shaath yer alacak.

NCAG’a “destek olmak” üzere ikinci bir icra komitesi daha kurulacak. Burada bölge ülkelerinden bakanlara da yer veriliyor. Hakan Fidan ve Mısır istihbarat şefi Reşat da bu komitedeler.

Trump’ın özel temsilcisi Witkoff, damadı Kushner ve Kushner’e çalışan eski İngiltere başbakanı Blair ile milyarder girişimci Rowan her iki komitede birden varlar.

Beş yıl boyunca (2015-20) bölgede BM temsilciliği yapan eski Bulgaristan dışişleri ve savunma bakanı Mladenov’un “Yüksek Temsilci” sıfatıyla bu komiteler arasından eşgüdümü sağlaması öngörülüyor.

Uluslarası İstikrarı Sağlama Gücü (“ISF”) komutanlığıise ABD Özel Kuvvetler Komutanı Tümg. Jeffers’e emanet. ISF’ye hangi ülkeler katkı verecek belli değil.

Böylece, “ikinci aşamaya” geçildiği varsayılıyor. Alanda yani Gazzelilerin hayatında yahut şeridin yarısını işgal etmiş durumdaki İsrail’in tutumunda bir değişiklik yok.

Fidan’ın olduğu komitede Limasol’da mukim GKRY ve İsrail çifte vatandaşı gayrımenkul girişimcisi Gabay’ın olması da dikkat çekici. Komitelerin yapılandırılmasında emlâk zengini milyarderlerle Trump’ın en yakın danışmanları omuz omuza.

İran

İran’da halk ayaklandı. Bu kez farklı olan ayaklanmanın, yukarıdan aşağıya türlü toplumsal sınıfları dikine kapsaması ve ilk günlerdeki çekingenliğin ardından gösterilerin tüm ülke geneline yayılmasıydı.
Halkın galeyana gelme nedeni hayat pahalılığıyken tepkinin hedefi süratle yakında yarım yüzyıla varacak rejime yöneldi.
Muhalefetin önüne düşecek liderlerin hapiste, ev hapsinde, sürgünde veya öldürülmüş olması; ordu ile Devrim Muhafızları arasında ayrışma veya taraf değiştirme yaşanmaması; devletin süratle interneti kesmesi; ikibini aşan göstericinin öldürülmesi ve onbini aşan göstericinin tutuklanması; dükkânını açmayan esnafın dükkânlarının güvenlik güçlerince yakılması gibi nedenlerden bu defa da rejim geleceğinden borç alarak ayakta kaldı.

İsrail ve ABD’nin rejimle perde gerisinden pazarlığa giriştiği ortaya çıktı. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Umman’ın birlikte çalışarak Trump yönetimini harekete geçmekten (belki son anda) caydırdığı anlaşıldı.
ABD’nin bölgeye denizden ve havadan yeterli askeri yığınak yapamamış olması ve bölgedeki üslerine başta olmak üzere İran’ın yanıtının sertliğinin kestirilememesi de Trump’ı duraksatan etkenlerden oldu. Bir diğer neden de İran’a yapılacak bir harekatın ve İran’ın vereceği karşılığın petrol fiyatlarını zıplatacak olmasıydı.  

Trump’ın rejimin tek darbede devrilmeyeceğini anlaması da onu durduran bir başka nedendi. Her hal ve kârda, ABD-İran nükleer müzakereleri askıda kalsa da tutuklu göstericilerin idamı engellenmiş oldu. Yüzlerce idama mahkum genç için hayatta kalma olasılığı belirdi.

Buna karşılık ABD içinden ve Trump destekçileri arasından kıdemli senatör Graham gibileri ABD’nin müttefiki Arap ülkelerin tutumundan rahatsızlıklarını belirtti. MOSSAD Direktörü Barnea da Florida’ya temaslarda bulunmaya gitti.    

Türkiye açısından

Fidan’ın ağzından Türkiye’nin tümüyle İran’daki rejimin arkasında olduğunu öğrendik. Demokrasi adına -dostça, komşudan komşuya, kekeleyerek de olsa- söylenecek tek bir cümlenin dahi bulunmadığını anladık.

Kimileri bu tutumu “realpolitik” kavramıyla açıklamaya, kimileri de Suriye’deki hatalardan ders alınmış olmasıyla gerekçelendirmeye kalkıştı.

Oysa diplomaside etkinlik işgüzarlık, girişkenlik gözükaralık değildir. Mezarlıkların sessizliği de istikrar anlamına gelmez.

İran haritasına bakınca “Kürdistan” adlı bir eyaletin varlığını dehşetle keşfedenler, Güney ve Batı Azerbaycan eyaletlerinde ve Tahran’da da Azerbaycan nüfusunun 1.5 katı sayıda Azerbaycan Türkü yaşadığını öğrendi.

Cumhuriyetimizin nüfusunun yaklaşık beşte birinin Kürt olduğunu unutmayı yeğleyenler, Kürtleri olası istikrarsızlık unsuru olarak görürken, Azerbaycan Türklerinin kaderiyle yakından ilgilendiklerini ileri sürdü.  

Ardından, anlaşıldığı kadarıyla hepsinin birden geleceğini Tahran’daki rejime emanet etmenin en doğrusu olduğuna karar verip, suskunluğu yeğledi.  

Gazze’de alınan görev ise “taltif” kabul edildi. Bu defa,son dönemde sık sık ekranlarda spot ışıkları altında kendine yer arayan Fidan’ın haleflik yarışında akıbetinin ne olacağı tartışılmaya başlandı.

Suriye’de ise Ankara’nın politika yapıcıları arasındaki akortsuzluk açıkça ortaya çıktı. Türkiye’nin politikaları yine okunaksız, öngörülemez ve tutarsız gözüktü.

Eski cihatçı Şara’ya tanınan -ve doğru da olan- “devlet adamlığına dönüşebilme” fırsatının örnek olarak Mazlum Abdi, İlham Ahmed gibilere neden tanınmaması gerektiği sorusu yanıtsız kaldı.
Benzer biçimde Şara’nın İsrail’le işbirliğine aralanan kapı ve o kapıdan geçilerek Şam kuvvetlerinin Halep’te, Tişrin’de harekat yapabilmesiyle, sürekli pompalanan İsrail’in SDG üzerinden sınırımıza dayanacağına ilişkin tehdit anlatısı birbirleriyle çelişti.
Tıpkı, en yakın bölgesel müttefikimiz Azerbaycan’ın aynı zamanda İsrail’in de bölgemizdeki en yakın işbirliği ortağı olmasının gözlerden saklanmaya çalışıldığı gibi…

Yakın çevremizdeki bu gelişmelerin üçünde de ABD “pivot” konumunda.
Şam’ı TSK desteğiyle Fırat’ın doğusuna geçmekten alıkoyan ABD oldu. İsrail’in mutlak güvenliğini önceleyen ve bu bağlamda Gazze’de barış komitelerini de ABD kurdurdu. İran’da idamları engelleyen de rejimin ayakta kalmasına olanak tanıyan da yine ABD idi.

Aynı ABD bize daha düne kadar “şu kadar bin mil uzaktan gelen emperyalist hegemon” olarak anlatılıyordu. Bugün aynı Fidan Trump’ın bölgemizdeki elçileri Barrack ve Witkoff’u adeta övmelere doyamıyor. Oysa, Fidan izlediğimiz politikalarla bölgemizde -onun deyişiyle- “Müslüman ülkelerin” meselelerini ABD müdahalesine gerek kalmadan kendi aralarında ve Türkiye’nin babacan gölgesi altında çözeceklerini vaz etmiyor muydu?

Üstelik bölgemizde sözde aramızda su sızmayan, her derdine koştuğumuz ABD ile ikili ilişkilerimizde CAATSA engeli olanca haşmetiyle orta yerde durmaya devam ediyor. Bu engeli Kongre eliyle kenara çekebilmenin yolunun İsrail’le ilişkileri bir biçimde hale yola koyabilmekten geçtiğini Ankara’dakiler de çok iyi biliyor.
Zaten bu diplomatik parendeler de onun için atılıyor, bu geniş diplomasi virajları bunun için alınıyor.  

Sonuç

Düne göre bugün dünya ve özellikle bölgemiz çok daha tekinsiz bir yer. Bugüne göre yarınlarda dünyada ve bölgemizde artık sabahlar hep daha erken oluyor ve olacak. Hesapların bu gerçeklere göre yapılmasında yarar var.

Diplomasi çevrelerinde nakledilen bir anekdota göre Kissinger muhataplarını Nixon’un “çılgın” olduğuna iknaya çabalarmış. Günümüzdeyse Trump’ın “çılgın” olduğunu anlamak için muhatapların CNN’i açması yeterliymiş.

Dünyanın en güçlü koltuğunda oturan Trump’ın çılgınlıktan bir diplomatik kaldıraç sağladığı kuşkusuz. Ama artık “Batı Yarımküre benim” diyen ABD başkanının güvenecek müttefik bırakıp bırakmadığı kuşkulu.  
ABD’nin üstünlüğü, baş rakibi Çin’e göre ilk on küresel askeri gücün belki tamamının ABD’nin müttefikleri olmasıydı. O dünya artık yok ve geri gelmeyecek. O eski dünyayı kendi elleriyle Trump darmadağın etti.

Ancak, bugün ABD küresel gayrısafi hasılanın dörtte birini üretiyor. Benzer biçimde askeri güç açısından kendi bütçesinden görece düşük yüzde harcayarak açık ara en önde bulunuyor.
Narsist kişilerin “suyuna giderek” yani kişisel dostluk diplomasisi” denilen yoldan sonuç almanın beklenmemesi gerektiğini uzmanlar belirtiyor. Sonuç almak için gereken stratejik dayanıklılık ve ulusal egemenlik bilinci. Kurumların güçlü olması; kurumsal kimlik ve tarihsel yönelimle yani aynalarla kavgalı olmamak da zorunlu.  

Prof. Dr. Seda Demiralp odak gruplarıyla yürüttüğü uzun soluklu araştırmaya dayanarak gelecek seçimde -genel olarak seçim sonuçları üzerinde etkisi olmayan- dış politikanın gelecek seçimde ekonominin de önüne geçerek en baskın konu olacağını öngörüyor.
Buna göre seçmen ona güven veya onu güvende tutacağı güvencesini veren lider arıyor.  

2027 yılında Avrupa’da da Fransa, İspanya, İtalya ve Polonya gibi AB ağır sıkletlerinden ülkelerde seçim var. Oralarda da güçlü, güven veren, güvende tutacak lider aranıyor.
Güçlü liderin tarifi ise “Trump’a hayır diyebilecek lider” olarak yapılıyor. İktidarlarını korumak için tüm sermayelerini Trump’a yükleyen Erdoğan veya Fidan bu tanıma uyuyor mu? Bu yönetimin bizleri içine soktuğu hukuksuz, anayasasız, ekonomisi batık kara düzenle “stratejik özerklik” veya “stratejik direnç” mümkün mü?

İlgili İçerikler