Erdoğan, Trump’ın yanında, sıkı sıkı tembihli medya mensuplarından soru gelmeyeceğini bildiğinden ötürü rahatça oturdu. Dolayısıyla, hayatın doğal akışına aykırı biçimde ona soru sorulmadı ve yalnızca bir kez söz aldı. Vaşington görüşme gündemini “F-35, F-16, Halkbank ve Heybeliada” olarak açıkladı. Dönüşte de kendi ziyaretine yine kendisi “fevkaladenin fevkinde” notunu vererek kendi sırtını sıvazladı.
Ne var ki, Trump’ın Erdoğan’ın altına ittiği sandalyeyi, bu defa beklenmedik biçimde Fidan Erdoğan’ın altından çekiverdi. O da kameraların karşısına geçmek lüzumu hissetti ve herkesin bildiği ama yeni öğreniyormuş pozu takındığı gerçeği yineledi: Yerli ve milli KAAN uçağımızın turbofan motorları ABD’den ithal edilemiyordu, Kongre engeline takılmıştı.
Tıpkı KAAN gibi BAYKAR üretimi Kızılelma SİHA’nın da milli tank ALTAY’ın da motorları ABD’de üretiliyor. Ve doğru, yerli savunma sanayisinde buralardan oralara bir günde zıplamak olanaksız, bu uzun yolu sebatla yürümek gerekiyor. F-110 uçak motorunu üreten GE (General Electric) 1892’de kurulmuş. Örnek olarak, Almanya’nın savaş gemilerine dizel motoru üreten MTU (Motoren und Turbinen Union) da 1909’da…
Halkbank’a ilişkin konu ise karşılıklı uzun uzun el sıkışılan kurban pazarlıklarını andırıyor. Erdoğan, davayı 100 milyon dolara kapatmak istiyor. Bloomberg’e göre Yüksek Mahkeme yarın (6 Ekim) temyiz başvurusunu karara bağlayacak ve en muhtemel senaryo Halkbank’ın ABD ilgili makamlarıyla bir ila iki milyar dolar arasında bir uzlaşmaya gitmesi. Aradaki fark muazzam.
Heybeliada Ruhban Okulu esasen bir iç idari konu. On yıllardır ipe un serildiği için bunun Trump karşısında açılması bizim ortak ayıbımız. Herhalde muhterem Patrik Bartolomeos Erdoğan’dan önce Beyaz Saray’ı ziyaretinde Trump’la bu görüşmeyi tavsiye üzerine Türkiye’nin yararına açmış olacak. Bunun pazarlık konusu edilmeden bir an önce olumlu sonuca bağlanması gerekir.
Gazze konusu ise belli ki Vaşington’da ikili düzeyde ele alınmadı. Bunun böyle olması da tıpkı Erdoğan’a soru sorulmaması gibi, ziyaretin diplomatik koreografisine dahil. Başkente geçilmeden önce New York’ta Trump başkanlığında düzenlenen toplantıda çok taraflı ele alınan Gazze Planı’na başköşedeki Erdoğan’ın ama açık ama zımni onayının alındığı anlaşılıyor.
Önceden Boeing, LNG, gümrük vergisi indirimi, nadir toprak elementleri imtiyazı gibi hediyelerden güzel bir paket hazırlayarak baş başa Beyaz Saray görüşmesi kopartan Erdoğan’ın plana direnmesi zaten mümkün olamazdı. Nitekim planın Hamas’a kabul ettirilmesi işi de Katar ve Türkiye’ye havale edildi. Trump da kendi yanından Netanyahu’ya Katar Emiri’nden özür dilettirmekle yetinmedi, Katar’la bir de güvenlik işbirliği anlaşması yaparak bundan böyle bu ülkenin savunmasını güvenceye aldı.
Gazze Planı manda çağrışımlı olabilir. Ama eldeki ve İsrail’e dediğini yaptırabilecek tek devlet olan ABD’nin arkasında durduğu yine tek plan da bu. Taslağı Kushner-Blair çifti tarafından hazırlanmış olsa da son haline Katar eliyle getirildiği belirtiliyor. Bu da şaşırtıcı değil, zira yeniden imar için on milyarlarca dolarlık kaynağın geleceği yer de Körfez…
Söz konusu hararetin içinde Erdoğan’ı da hafriyat, inşaat, ihale heyecanının şimdiden sarmış olması kuvvetle muhtemel.
Aslında, plan pek de özgün bir yaklaşım içermiyor. Özetle, İsrail’in kademeli çekilmesini, 250 Filistinli tutsağı ve Gazze’de gözaltına alınan bini aşkın kurbanı serbest bırakmasını; Hamas’ın da yine aşamalı silâh bırakmasını ve elindeki rehineleri (ve naaşlarını) derhal teslim etmesini öngörüyor.
Filistin Devleti’nin kurulmasına belirsiz bir gelecekte ve pek çok koşulun yerine gelmesiyle kapı aralarken; Gazze’nin ilhakını (ama Batı Şeria’nın değil) ve Gazzelilerin tehcirini yasaklıyor.
Plan Gazze’nin yönetimini de (manda çağrışımı burada) bir tür onursal başkan gibi Trump’ın altında çalışarak yürütmeyi üstlenecek eski İngiltere başbakanı Tony Blair yönetiminde kurulacak bir teknokratlar kuruluna bırakıyor. Ayrıca, güvenliğin sağlanması ve yeni Filistin kuvvetlerinin eğitilmesi için gönüllü ülkelerin kuracağı bir uluslararası güç de alanda görev yapacak.
Erdoğan ve Trump, 25 Eylül'de Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te
Hamas planı 72 saatlik (veya Trump’a göre “3-4 günlük”) süre dolmadan kabul ettiğini duyurdu. Reddedilse, Trump, Netanyahu’nun dilediğini yapmak üzere ellerinin serbest olacağını önden bir tehdit biçiminde ortaya koymuştu. Ayrıca, Trump, Erdoğan’ın da katıldığı New York toplantısına dayanarak bu planın Gazze’nin ötesinde “yeni bir Ortadoğu düzenini müjdelediğini” de alabildiğine kendini beğenmişlikle iddia etmişti.
Hamas tarafından planın kabul edildiğinin açıklanmasının ardından Trump önce görüntülü bir açıklamayla başta Katar ve Türkiye’ye de teşekkür ederek hoşnut ve iyimser bir tutum benimsedi. Daha sonra bir sosyal medya paylaşımıyla İsrail’i askerî harekâtı derhal durdurmaya katı bir biçimde davet etti. Peşine, gerçekten de İsrail Gazze’yi işgali durdurdu. Buna karşılık, dün (4 Ekim) sabahı Gazze’de bazı hedeflerin bombardıman edildiği de uluslararası medyaya yansıdı.
Yapısal çelişki şu ki, plan şimdilik görüldüğü üzere tutacaksa hem Netanyahu’nun hem Hamas’ın siyaseten yok oluşunun yolu kaçınılmaz biçimde açılacak. Her iki taraf da bu akıbeti görüyor ve biliyor. Öte yandan, “Blair” ismi telaffuz edilince de ya Kuzey İrlanda’da “Hayırlı Cuma” anlaşmasının mimarı olması ya da Irak’ın işgaline ABD yalanlarına şevkle inanarak katılması hatırlanıyor. Aradan geçen on yıllarda Blair’in Ortadoğu’da geniş bir ilişkiler ağı kurduğu, dolayısıyla rastgele “dolaptan çıkarılmadığı” da biliniyor.
Böylesine fevkaladenin fevkinde (!) gelişmeler yaşanırken İran’a nükleer programından ötürü yaptırımlar yeniden devreye girdi. Gerilim had safhada, mollalar rejiminin geleceği yine sallantıda. Kuzey Avrupa semalarında ise Rus olduklarına ilişkin kuvvetli şüphe bulunan kimliği belirsiz İHA’lar uçuyor, hava trafiğini kilitliyor, NATO teyakkuzda, Türk Hava Kuvvetleri’nin bir AWACS uçağı Polonya’da görev yapacak. Avrupalı müttefiklerin İHA-savar önlemler için Ukrayna’ya başvurmaları ama bu alanda küresel iddiaya sahip Türkiye’yi dikkate almamalarıysa türlü açılardan düşündürücü.
Trump’ın ABD silâhlı kuvvetlerinin tamamını oluşturan 800’ü aşkın general ve amirali bir gün önceden haber vererek apar topar Vaşington yakınlarında Quantico’daki deniz piyade karargâhında karşısına dizmesi de es geçilmemeli. Kendi asker kaçağı olan Trump’ın, 73 dakika boyunca karşısında buz gibi oturmakla yetinen komutanlara aklına estiği gibi doğaçlama konuşma yapması ve onlara “iç düşmana” karşı hazırlıklı olma talimatı vermesi hem gerçeküstü hem ürkütücü bir gösteriydi.
İşte Erdoğan’ın, “hamili kart yakinimdir” havasında “meşruiyet” devşirdiği bu Trump’tı ve önceki FBI direktörü Comey’ye de dava açtırdığı gibi bütçenin kilitlenmesinden (“government shutdown”) bilistifade çeşitli kamu programlarını gönlünce ve cezaen biçmeye girişen de oydu. Ama fark şu ki ABD’de ülke genelinde “No Kings Day” etkinlikleri bağlamında 18 Ekim günü geniş katılımlı kitlesel direniş eylemleri nokings.org da düzenlenecek.
Diplomaside perakendeci, al-verci (“transactionalist”) yaklaşım küresel olarak egemen. Trump ve Erdoğan bu tutumun zaten tutkunları. İlke ve değerlerin o karede yeri yok. “Direniş örgütü” Hamas’ın Gazze’den silinmesine Erdoğan’ın şevkle önayak olması sözkonusu fırsatçılığın en son göstergesi. Demokrasi ise toplum ona inanırsa yaşatabilen bir yönetim biçimi. Beyaz Saray’daki trajikomik manzaralar ve TBMM açılışı ile CHP mitinglerinin resimleri yan yana konulduğunda ortaya çıkan kontrast da, hem demokrasi hem diplomasi için pek çok dersler barındırıyor.


