Okan Buruk için uzun zamandır zihnimde çevirdiğim bir kavramdı muhafazakâr devrimci tanımı. Bunu elbette Buruk’un siyasi yelpazedeki konumu itibariyle söylemiyorum (zaten yelpazenin o noktasında da durmuyor siyaseten); sahadaki duruşu itibariyle söylüyorum.
Okan Buruk’un futbol anlamında muhafazakârlığı kanımca şundan ileri geliyor: Buruk’un kafasında belirlediği bir formasyon ve futbol felsefesi var ve bundan bir milim öteye adım atmıyor, atmak istemiyor. Ne formasyonundan taviz veriyor, ne de futbol felsefesinden.
Okan Buruk’un Bayern München maçında Galatasaray’a oynatmış olduğu futbol çok beğenilmiş olsa da oyuncu değişimlerinin zamanlaması eleştirildi. (KAYNAK)
433 önerileri
Malum; sezon başından itibaren futbol kamuoyunda Galatasaray’ın UEFA Şampiyonlar Ligi’nde üç orta sahalı 433 formasyonuyla mücadele etmesi gerektiği yolunda ısrarla dile getirilen bir görüş var. 433 fırkasının temel varsayımı, Galatasaray’ın merkezde yer alan iki futbolculu orta saha yapısının Şampiyonlar Ligi için yetersiz kalacağı görüşüne dayanıyor. Bu görüş neredeyse bütün Şampiyonlar Ligi karşılaşmasından önce kanaat önderleri tarafından hep dile getirildi ve bu kanaat önderlerini izleyenler tarafından da “tabii çok doğru” diye benimsendi.
Benzer biçimde sezon başından bu yana Galatasaray’ın üçlü defans oynaması gerektiğini savunanların sayısı da az değil. Bu görüşün yaslandığı temel argüman ise Angeliño’nun ideal üçlü savunma kurgusunun kanat oyuncusu olduğu yolundaki varsayım. Bu fikri savunanlara göre Angeliño’dan daha fazla verim almak için Galatasaray üç stoperle oynamalı. Böylece hem savunma güvenliği artırılmış, hem de Angeliño’dan istenilen verim alınmış olur.
Üçlü stoper görüşünde Davinson Sánchez’in transferinden sonra Victor Nelsson’un formasını kaybetmiş olmasının da örtük bir etkisi olduğu söylenebilir. Zira birçok futbol yorumcusuna göre Nelsson gibi verimli bir stoper yedek kalmamalı. Görüldüğü gibi burada iki oyuncudan daha fazla verim almak amacıyla Okan Buruk’un Galatasaray’ı 343 ya da 352 formasyonuyla oynatması isteniyor.
Pür muhafazakârlık
Bu fikirler neredeyse her basın toplantısında Okan Buruk’a soru şeklinde empoze edilmeye çalışıldı ve Buruk her seferinde bu önerileri olabildiğince nazik olarak geri çevirdi. Bundan da öte her maçına aynı formasyonla, 4231’le çıktı. Hem de rakip (FC København, Manchester United veya Bayern München) ve stadyum (Old Trafford) fark etmeksizin.
Bu pür muhafazakârlıktır kanımca.
Burada kolayca anlaşılabileceği gibi muhafazakârlık kavramını olumlu ya da olumsuz anlamda kullanmıyorum. Sadece bir durumu tespit etmek ve bir insanın duruşunu tarif etmek amacıyla, nötr tanımıyla kullanıyorum.
Gelelim devrimci tanımına. Paradoksal görünebilir, ama naçizane ben Okan Buruk’un muhafazakâr olmasının yanı sıra, bir devrimci olduğunu da düşünenlerdenim. Şundan; Okan Buruk’un kafasında ideal bir futbol anlayışı var. Rakibin ismi ne olursa olsun Galatasaray’ın hep aynı futbol felsefesiyle oynamasını; iç saha ya da deplasman hiç fark etmez, Galatasaray’ın maç boyunca ön alan baskı yapmasını isteyen bir profile sahip.
Devrimcilik mi, idealist tutum mu?
“Buna devrimcilik diyemeyiz, bu olsa olsa idealist olmaktır” diye karşı konulabilir bu görüşüme. Buna şöyle itiraz edeceğim: Ben Okan Buruk’u, Şampiyonlar Ligi’ni tek tek oynanan maçların ötesinde, bir standart ve bir yolculuk olarak kabul etmesinden ötürü devrimci olarak tanımlıyorum. Buruk’a göre önemli olan gruptan çıkmak, ya da Avrupa yolculuğuna devam etmek değil. O bnun da ötesinde Galatasaray’ın her zaman ve her rakibe karşı çalışacak bir futbol felsefesine ve standardına sahip olmasını istiyor. Buna kısaca “amacı Galatasaray’ı bir Şampiyonlar Ligi takımı yapmak” diyebiliriz.
Argümanım şu: Galatasaray’ın üç maçlık Şampiyonlar Ligi macerasına retrospektif açıdan bakacak olursak her maç üste koyan, Şampiyon Ligi takımı olmak anlamında her maç kalıcı bir adım daha atan bir takım izledik şimdiye kadar.
Aritmetik artış
Bu görüşümü verilerle daha da destekleyerek derinleştirmek istiyorum: Galatasaray gruplardaki ilk maçı olan FC København karşısında rakibine sadece 30 dakika ön alan baskısı yapabilmiş, bu süreçte enerji depolarını neredeyse tamamen boşaltmış olduğu fizik kalitesi o dakikadan sonra hızla aşağı düşmüştü. Galatasaray maçın ilerleyen dakikalarında neredeyse sonsuz enerji harcayan rakibine karşı 2-0 geriye düşmüş, beraberliğe ancak FC København sol bekinin kırmızı kart görmesinden sonra ulaşabilmişti. (Hafızası iyi olanlar FC København’ın bu maçta belirli bir süre 10 kişi oynamasına rağmen Galatasaray’dan 9,6 kilometre daha fazla mesafe kat ettiğini hatırlayacaktır.)
İkinci maçta Galatasaray Manchester United’a deliler gibi ön alan baskısı yapmadı, ama zaman zaman etkili ön alan baskısı yapmakta da geri adım atmadı. Bu sayede enerjisini tüm maça yaymayı başararak Manchester United’ın fizik kalitesine son dakikaya kadar karşılık vermeyi ve Old Trafford’dan üç puanla ayrılmayı başardı. (Galatasaray bu maçta Şampiyonlar Ligi tarihi içinde en çok mesafe kat ettiği karşılaşmayı oynamış ve toplam kat ettiği 117,5 kilometreyle Manchester United’dan 2,8 kilometre daha fazla mesafe kat etmişti.)
Galatasaray etkili ön alan baskısı yapma süresini Bayern München karşısında dün yaklaşık 60 dakikaya çıkararak Manchester United maçının da bir adım ötesine geçti.
Alphonso Davies, Kingsley Coman ve Leroy Sané gibi dünya çapında hızlı futbolculara sahip olan Bayern München geçiş hücumlarıyla Galatasaray savunmasına zor anlar yaşattı. KAYNAK
Dolayısıyla bu üç maçta Galatasaray’ın fizik kalitesinin aritmetik bir şekilde sürekli artırdığını söylemek hiç de yanlış olmayacak. Ki asıl devrim de budur zaten. Zira dün, yakın gelecekte 70-80 dakika etkili ön alan baskısı yapabilecek yüksek tempolu Galatasaray’dan küçük bir fragman izlemiş olduk.
Bu devrim sadece maçı izleyen Galatasaraylıların kafasında olmadı, Galatasaraylı futbolcuların zihinlerinde de yaşandı aslında. Bunun iyi anlaşılması için geçmişten bir örnek vermek istiyorum.
Ali Sami Yen’in “cehennem” olma öyküsü
Benim gibi dinozor olmayanlar eminim Ali Sami Yen Stadı’nın rakipler için hep cehennem olduğunu düşünüyorlardır. Ama gerçek öyle değil tabii. Ali Sami Yen’in Galatasaray’ın rakipleri için cehennem olması 30 Eylül 1987’ye tarihlenir. Ondan önce bir cehennem değildi.
Galatasaray 1987 Eylül’ünün son günü UEFA Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ilk turunda deplasmanda yenildiği PSV Eindhoven’den rövanşı almak için çıkmıştı sahaya. İlk maç, saha dışı faktörlerin de devreye girmesi nedeniyle 3-0 kaybedilmişti. Tur artık bir mucizeydi. Ancak rövanş maçında Ali Sami Yen tıklım tıklım doluydu. Zira stadı dolduranlar her ne kadar tur atlanacak olmasa da PSV’ye sahayı dar eden bir Galatasaray izlemeyi umuyorlardı. O amaçla gelmişlerdi ve bu amaçlarında da yanılmadılar.
Galatasaray çok etkili bir başlangıçtan sonra PSV karşısında 2-0 öne geçmeyi başardı. Atılacak bir gol maçı uzatmaya götürecekti. Ancak o gol gelmedi. Zira Galatasaray 2-0 öne geçebilmek için bütün enerji depolarını harcamıştı. Galatasaray bu nedenle maçın son yarım saatinde neredeyse PSV kalesine ciddi bir hücum bile yapamadı. Maç 2-0 bitti.[1]
Zihinlerde yaşanan devrim
Galatasaray elenmişti, ancak o gün Galatasaraylı futbolcuların ve taraftarların kafasında çok önemli bir devrim gerçekleşti. Futbolcular ve taraftarlar o gün Galatasaray’ın, ne kadar büyük ve yenilmez de olsa her Avrupa takımını seyirci desteğiyle iç sahada yenebileceklerini görmüşlerdi. Bunu test etmek için ertesi yılı beklediler.
Galatasaray ertesi sezon UEFA Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ilk turda Avusturya şampiyonu Rapid Wien’i 2-1 kaybettiği maçın rövanşında Ali Sami Yen’de 2-0 yenerek ikinci tura yükseldi. Sırada İsviçre şampiyonu Xamax Neuchatel vardı. Galatasaray Xamax’ı, deplasmanda 3-0 kaybettiği maçın rövanşında ASY’de 5-0 yenerek eledi ve çeyrek finale yükseldi. Ardından da başında Arsène Wenger’in bulunduğu AS Monaco’yu eleyerek yarı finale. Ali Sami Yen’in rakipler için bir cehenneme dönüşmesinin hızlandırılmış öyküsü kısaca böyledir.
Kaybederken kazanmak
Galatasaray FC København karşısındaki kısa erimli futboluyla bir Şampiyonlar Ligi takımı olmak yolunda fazla ışık vermemişti. (Ya da verdiği ışığı ben anlamamıştım diyeyim.) İlk maçta sezemediğim bu ışığı ikinci maçta Old Trafford’da parlak biçimde yanarken gördük. Her ne kadar dün Galatasaray Bayern München’e karşı maçı 3-1 kaybetmiş olsa da bu ışığın daha harlı yanmaya devam ettiğini söylemek istiyorum.
Elbette bu Galatasaray’ın birçok şeyi düzeltmek ve iyileştirmek zorunda olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zira önemli olan kaybederken bir şeyler kazanmak.
Bunları şöyle sıralayabilirim.
- Maçlar 60 dakika değil, 90 dakika ve karşılaşma sonrasında Thomas Tuchel’in de dikkat çektiği gibi burası Şampiyonlar Ligi; bu ligde maçları 60 dakika iyi oynayanlar değil, 90 dakika sonunda ayakta kalanlar kazanıyor. Bu açıdan Galatasaray’ın iyi bir Şampiyonlar Ligi takımı olabilmek için kat etmesi gereken mesafenin hiç de az olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. Galatasaray’ın ilk aşamada enerji depolarının 60 dakika sonunda boşalmaması gerekiyor. 60 dakika boyunca etkili ön alan baskısı yaptıktan sonra Galatasaray’ın 30 dakika daha oyunu riske atmadan oynamayı becermesi şart. Ancak bunu gerçekleştirmek hiç de kolay değil. Zira Galatasaray temposuz oynanan ligimizin bir takımı, Bayern München gibi bir Bundesliga, ya da Manchester United gibi bir EPL takımı değil. Süper Lig’de mücadele ederek Bundesliga ve EPl takımlarına karşı hazırlanmak hiç de kolay değil.
- Galatasaray’ın geçiş savunmasında ciddi bir sorun var. Biraz geriye gidecek olursak Galatasaray’ın FC København’dan iki, Ankaragücü’nden bir, Manchester United’dan iki, Beşiktaş’tan bir ve Bayern München’den bir olmak üzere son dönemde toplam yedi hızlı hücum geçişi golü yediğini görüyoruz.
Geçiş savunmasını düzeltmek dünden bugüne gerçekleşecek bir şey olamaz. Bu her şeyden önce, ön alanda daha mücadeleci bir forvet grubunun varlığı dışında merkezde yer alan futbolcuların sprinter özelliğe sahip olmasını gerektiriyor. Bundan ötürü de Galatasaray’da kısa vadede geçiş savunmasında radikal bir düzelme olması çok mümkün görünmüyor. Dolayısıyla yapılması ve üzerinde daha çok çalışılması gereken şey topun kaptırılmasından sonra daha etkin bir karşı-pres yaparak topun yeniden geri kazanılması olmalı. Bu açıdan Okan Buruk’un antrenman düzenlerini yeniden gözden geçirmesi gerekebilir.
- Geçiş savunmasında mesafe kat edebilmek için Okan Buruk’un Ange Postecoglou’nun Tottenham Spurs’te yaptığı gibi iki stoperin önüne iki kanat bekini (bunların atletizmleri yüksek Sacha Boey ve Kâzımcan Karataş olması gerekiyor) koyması yerinde olabilir. Ancak bu yapı Galatasaray’da iki soruna yol açacaktır: İlk olarak beklerin de aktif olarak katıldığı kanat organizasyonlarında, beklerin devre dışına alınması nedeniyle sorun ortaya çıkma olasılığı yükselecektir. İkinci olarak Galatasaray orta sahasının hücum anlamında oldukça verimsiz ve kısır olması nedeniyle beklerin savunma önüne çekilmesi hücum gücünün azalmasına yol açacaktır.
- Galatasaray’ın bu oyun yapısını bir adım daha ileri götürmesi için Wilfried Zaha ve Hakim Ziyech’in fiziksel kapasitelerine yüzde yüz kavuşmuş olmaları gerekiyor. Ayrıca Tanguy Ndombélé’nin yeniden futbol oynamaya karar vermesi de şart gibi.
- Galatasaray’ın skor üretme yükü neredeyse iki oyuncunun Mauro Icardi ile Kerem Aktürkoğlu’nun üzerine binmiş durumda. Icardi’nin bitiriciliği üzerine konuşmaya gerek yok. Aktürkoğlu’nun durumu ise biraz daha farklı. Aktürkoğlu hem skor, hem de kendi pozisyonunu üretebilen bir futbolcu ve bu açıdan Galatasaray’da eşi benzeri yok.
Aktürkoğlu bu biricik yapısını dünya standardında olan ön alan hareketliliğine borçlu. Dolayısıyla ilk olarak Aktürkoğlu’nun hareketli ön alan oyununun diğer futbolcular tarafından da desteklenmesi gerekiyor ki hücum daha da çeşitlensin. (Bu açıdan Galatasaray Yunus Akgün’ü arıyor kanımca.) Ancak dönüp Galatasaray’ın oyuncu grubuna baktığımızda ön alan hareketliliği konusunda ışık veren tek futbolcunun Barış Alper Yılmaz olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Okan Buruk’un Galatasaray’ın hücumdaki bu ıssız yapısını çeşitlendirmek amacıyla ciddi bir ufuk turu yapması gerekiyor.
- Okan Buruk bu sorunları çözdüğü ölçüde devrimci rolünü daha da belirginleştirecek ve ülke futbolunda oldukça farklı bir yere sahip olabilecek.
[1] Galatasaray o sezon tarihe, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan PSV Eindhoven’ı yenen tek takım olarak geçti.


