Beşer şaşar, arşiv unutmaz
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Beşer şaşar, arşiv unutmaz

Savcılar ile aynı ülkede yaşayıp yaşamadığımız konusunda tereddüt yaşıyorum. Eğer Ankara'ya başka bir ülkeden gelmedilerse de ciddi bir hafıza sorunları var

Muhalifleri cezalandırma bahanesi olarak "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasından sıkılan savcıların yeni eğlencesi "dezenformasyon yasası" oldu.

Savcılığın bu yeni oyuncağı kullanarak ceza tehdidini yönelttiği kişi ise bu kez Veli Saçılık.

Veli Saçılık

Önce Veli Saçılık'ı tanımayanlar için kısa bir hayat hikâyesi:

Devletin bu vatandaşımız ile özel bir meselesi olduğunu düşünmemiz için çok neden var.

5 Temmuz 2000 günü Burdur Cezaevi'nde tutuklu olarak bulunduğu sırada, Hayata Dönüş Operasyonu'nda bir duvarı yıkan dozer, Saçılık'ın bir kolunu da koparmıştı.

Saçılık, daha sonra o cezaevinde bulunmasına yol açan suçlamadan beraat etmişti ama olan da koluna olmuştu.

Kopan kolu nedeniyle açtığı tazminat davasını kazandı.

Ama bu, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından KHK ile işten atılmasına da yol açtı.

Darbe girişimini Fetullahçılar yapmıştı ama bu ülkede her fırsatta solcu dövmek artık bir devlet geleneği sayılır, Saçılık'ın payına da KHK ile memuriyetten atılıp, açlığa mahkûm edilmek düşmüştü.

Saçılık, kendisi gibi KHK ile işten atılıp, açlığa mahkûm edilenlerin eylemlerine destek verdiği için polisten dayak da yedi.

Bunun için de dava açtı, geçenlerde kazandı, devletimiz Saçılık'a tazminat ödemeye mahkûm edildi.

Saçılık'ın savcıların hedefine yeniden girmesinin nedeni 6 Şubat depremlerinin ardından Antakya'nın Ürgen Paşa mahallesinde çekilen bir videoyu X hesabından paylaşması.

Enkaz önündeki bir depremzedenin, "İçeride ses olmasına rağmen 28 saattir hiçbir ekip gelmiyor" dediğine dikkat çeken Saçılık, "Depremde kurtarma çalışmaları için ilk üç gün çok önemliydi. Bütün enkazlardan sesler geliyordu. 'AFAD dışında hiçbir kişiye – kuruluşa müsaade etmeyeceğiz' diyerek insanları ölüme terk ettiler" diye yazdı.

Ve bu paylaşımının üzerinden aylar geçtikten sonra "yanıltıcı bilgiyi yaymakla" suçlanıyor.

Savcılık "depremin ilk anından itibaren devletin milletle el ele tüm yardımları deprem bölgesine ulaştırdığını" söylüyor ve Saçılık'ın "dezenformasyon kanunu" diye bilinen kanun uyarınca cezalandırılmasını istiyor.

Savcılar ile aynı ülkede yaşayıp yaşamadığımız konusunda tereddüt yaşıyorum.

Eğer Ankara'ya başka bir ülkeden gelmedilerse de ciddi bir hafıza sorunları var, bunu da belirtmiş olayım.

Kim bilir, belki de savcılarımız da "Türklerin toplumsal hafızası zayıftır" mottosuna inanıyorlar.

"Nasıl olsa hatırlayan olmaz" diyerek gerçekleri yeniden yazmaya mı heves ettiler acaba?

Depremin olduğu gün ve ertesindeki iki üç gün, birçok enkaza müdahale edilemediği bir sır değil.

O günlerin haberlerine kısa bir göz atmak bu bilgiye sahip olmak için yeterli.

Enkaz başında, kaldırmak için yardım beklerken çırpınanları, yoldan geçen kurtarma ekiplerine yalvaranları unutmadık.

Yurt dışından gelen arama – kurtarma ekiplerinin ilk bir – iki gün havaalanlarında bekletildiklerini, bölgeye ulaşan ekiplerin koordinasyonsuzluk nedeniyle çok değerli saatleri kaybettiklerini de hatırlayalım.

Depremin hemen ardından harekete geçirilen yardım kamyonlarının "kar yolları kapadığı için" dağ başlarında kaldığını da!

Hatta askeri birliklerin depremin hemen ardından arama kurtarma faaliyetlerine katılmaması da ciddi bir eleştiri konusuydu, hatırlayın.

Bütün bunları yaşadık ve evet, çok değerli ilk iki – üç gün kaybedildiği için enkaz altında duyulan seslerin zamanla zayıflayıp, tamamen sustuğunu da biliyoruz.

Video kayıtları, fotoğraflar, gazetecilerin bölgeden yazdıkları izlenimleri televizyonların, gazetelerin, internet sitelerinin arşivlerinde kayıtlı.

Mehmet Akif Ersoy'un, HaberTürk canlı yayınında kamera ışıklarını 10 saniyeliğine kapattırarak karanlıkta hepimizin görmesini sağladığı şey de tam olarak buydu.

Her şeyi bir üst makamdan bekleyen, yeteneksiz ve inisiyatif kullanabilmekten uzak kadroların elinde kalan kurumlar, depremden sonraki en hayati ilk saatlerde gözlerine far tutulmuş tavşanlar gibi donup kaldılar.

Gerçek olan buydu, "dezenformasyon" bunun tersini iddia etmektir.

İnsan hafızası nisyan ile malul derler, belki de öyleyiz ama arşiv unutmuyor Sayın Savcım.

* * *

Çözüm bu kadar basitmiş!

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, TBMM'deki komisyon toplantısında gündeme gelen Cumartesi Anneleri için "yaşadıkları mağduriyettir, en kısa sürede çözüm üreteceğiz" demişti.

Bakan Yerlikaya, çözümü buldu ve farkında mısınız bilmiyorum ama Türkiye Cumhuriyeti hâlâ ayakta.

Cumartesi Anneleri, bir aydır Galatasaray Meydanında yeniden toplanabiliyor ve bu nedenle ne yer yerinden oynadı ne de saatler durdu, güneş batıdan doğdu.

Çözüm bu kadar basitmiş meğerse.

Cumartesi Annelerinin Galatasaray Meydanında toplanmasının yasaklanması 700. haftadan sonra gerçekleşmişti.

700 hafta olaysız, sıkıntısız toplanan ve kayıp yakınlarının hiç olmazsa cesetlerinin bulunmasını ümit eden insanlara meydanın yasaklanması Süleyman Soylu'nun marifetiydi.

Türkiye'yi yabancı mafya üyeleri merkez üs haline getirirken, dikkatleri başka yere çekmek için icat edilmiş bir "maymuna bak" oyunu muydu diye düşünmeden de edemiyorum.

Yerlikaya'nın tutumu, demokratik bir ülkede protestolardan korkmanın anlamsızlığını bir kez daha herkese göstermiş olmalı.

Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 976. haftasında İbrahim Demir ve Agit Akipa için adalet istedi

Mehmet Y. Yılmaz kimdir?

Mehmet Yakup Yılmaz, 1956 yılında Malatya'da doğdu. İlkokulu Antalya Devrim İlkokulu'nda, orta okul ve liseyi parasız yatılı olarak Denizli Lisesi'nde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü'nden 1977 yılında mezun oldu

Gazeteciliğe SBF öğrencisi iken 1975 yılında Ankara'da Mehmet Ali Kışlalı yönetimindeki Yankı Dergisi'nde başladı. Derginin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini de bir süre yürüttü.

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk İş'e bağlı Yol İş Federasyonu ve YSE - İş sendikalarında basın müşaviri olarak görev yaptı, sendika gazete ve dergilerini yayınladı

Askerlik görevini Kara Harp Okulu'nda tamamladıktan sonra İstanbul Gelişim Yayınları'nda mesleğe döndü. Gelişim Yayınları'nda Erkekçe ve Bilim dergilerinin Genel Yayın Müdürü Yardımcılığı ve ardından Gelişim TV Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulundu

1985 yılında Hürriyet'e geçti ve Hürriyet Dergi Grubu'nu kurdu. Tempo, Blue Jean, Playmen gibi dergileri yayınladı.

Daha sonra Dönemli Yayıncılık Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Ercan Arıklı ile birlikte Dönemli Yayıncılık'ın 1 Numara Yayıncılık'a dönüşmesi sırasında Genel Müdürlük görevini üstlendi. Aktüel, Cosmopolitan, Penthouse, Oya gibi dergilerin kurucu genel yayın müdürü oldu. Bugüne kadar 30'u aşkın derginin kuruculuğunu yaptı.

1995 yılı başında Posta gazetesini yayınladı. Aynı yılın sonunda Fanatik gazetesini, 1996 yılı sonunda da Radikal gazetesini kurdu, genel yayın müdürlüğünü yürüttü.

2000 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevine getirildi. Bu görevi 5,5 yıl sürdürdükten sonra Doğan Burda Dergi Grububu'nun CEO'luğu görevini üstlendi.

2005 yılından 2018 Eylül ayına kadar Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ekim 2018'den itibaren T24'te yazmaya başladı.

Gazete köşe yazılarından derlenen "Kırmızıyı Seçtim, Aşk Mavinin Altındaydı", "Benden Selam Söyleyin Bütün Aşklarıma", "Aşktan Sonra Hayat Var Mı", "Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür" isimli kitapları yayımlandı. "Aşk Herşeyi Affeder mi" isimli uzun hikâyesi de kitap olarak yayınlandı. 

"Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci" olan Mehmet Y. Yılmaz, güncel politik gelişmelerin yanı sıra, deneme tarzındaki yazıları ile futbol üzerine yaptığı yorumlarıyla da biliniyor.

 

İlgili İçerikler