7 Ekim 2025. Küresel bir CEO İstanbul’da. Şirketin ülke ekibi onu ağırlamaktan mutlu ve heyecanlı. Hazırlıklar günler önce yapılmış, sunumlar, saatler, kimin nerede duracağı, her şey mükemmel planlanmış. Vakit geliyor. Maslak’ta bir plazada bir salona dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin üst düzey yöneticileri giriyor. Odada onları İstanbul Kağıthane’deki bir devlet ilköğretim okulunun dokuz öğrencisi ve iki üniversite öğrencisi karşılıyor.
Küresel CEO ve ülke CEO’su, üst düzey yöneticiler çocuklarla tanışıyor, sorular soruyor. Tercüman çeviriyor. Sonra birden bir kız, odaya giren uzun boylu sevimli amcayla sohbete başlıyor. İngilizce. Amca, “tam olarak nasıl çalıştığını anlamıyorum” dediği sırada, kız heyecanla “ben de!” diye sohbete başlıyor. Herkes şaşkın. Amcanın yüzünde kocaman bir gülümseme. Oysa sözleri henüz tercüme edilmemiş. Yani kız tercümanı beklememiş, onun ne dediğini takip etmiş, anlamış, dediğine katılmış ve son derece doğal bir heyecanla ona İngilizce cevap verivermişti. Sohbetleri bir iki cümle daha devam etti.
Çocuklar o gün, o salonda Habitat Derneği ve Vodafone Vakfı’nın birlikte yürüttükleri Yapay Zekâ Yıldızları projesi kapsamında eğitime gelmişlerdi. Proje Türkiye’de özellikle sosyo-ekonomik olarak kırılgan çocuklara dijital beceriler kazandırmayı, teknolojiyi sadece tüketen değil, üreten de kişiler olmalarını kolaylaştırmayı hedefliyor.
Sadece geçen yıl tüm ülkede 55 binden fazla ilköğretim öğrencisine blok tabanlı kodlama ve yapay zekâ eğitimi veriliyor. Proje çerçevesinde düzenlenen hackathonlar ile ülkenin farklı kentlerinden İstanbul’a gelen çocuklar, örneğin kentsel sorunlara çözümler düşünüyor, prototipler geliştiriyor. Hacktahon birincileri küresel yarışmalara katılıyor, proje Birleşmiş Milletler Dünya Bilgi Tolumu Zirvesi’nin kapasite geliştirme alanında dünya şampiyonu oluyor. Yani, kendi amaçları çerçevesinde çok başarılı bir proje.
O gün Maslak’ta yaşanan olay ise bana projenin sadece kırılgan çocuklara dijital beceriler kazandırmakla sınırlı olmadığını gösterdi. Öncelikle, hele ki 5G ihale sürecinde, bir teknoloji şirketinin yöneticileri, küresel CEO'larıyla üst düzey toplantısında, bu sosyal fayda projesini hiç dile getirmez ya da iki kelimeyle geçiştirebilirdi.
Aksine, projeden faydalanan çocukları kendi mekanlarında ağırlamak, proje eğitiminin, gönüllü eğitmenlerin, eğitimi alan çocukların, eğitimin sonuçlarının neye benzediğini paylaşmak istemek, çocuklarla sohbet etmeye zaman ayırmak yöneticilerin bu projeye ve çocuklara verdiği değeri gösterdi.
Çocuklar da kalplerinde ve zihinlerinde, gördükleri bu saygıya ve özene, samimi, neşeli ve yine özenli bir yanıt verdiler. O gün o salonda aldıkları eğitimde yurt dışından gelen konuğa neşeli bir şarkı bestelemişlerdi. Ayrıca eğittikleri sphero mini robotlarla hoş geldin demişlerdi. Giriş sohbetindeki kızın heyecanlı katılımıyla şenlenen salonda eğitimin iki çıktısı da paylaşılınca yöneticiler de kendilerini yerdeki mini robotlara komut verirken ve eğlenirken buldular. Çocuklar teknolojiyi öğrenip yaratıcılıklarını geliştirerek büyümüş, o yaratıcı işlerle büyükler içlerindeki çocukla buluşmuşlardı.
Çocuklar bu tatlı karşılaşmadan çok önemli bir mesaj da aldılar. Vodafone küresel CEO’su Jean – François van Boxmeer, ayrılmadan onlara “siz yapay zekâ hakkında onun sizin hakkınızda bildiğinden daha çok şey bilin. Ancak o zaman ondan üstün olabilirsiniz” dedi. Bizim Ayşe* kendisine yine katıldı, “aynen!” Yapay zekâdan üstün olma ihtimali belli ki onu heyecanlandırmıştı.
Ayşe’nin Jean-François’ya ilk “me too!”sundaki güzel sürpriz üzerine ister istemez devlet okulundan geldiklerini teyit etme ihtiyacı duyuyorum. Evet, devlet okulundan ve maddi kısıtları olan ailelerden geliyorlar ve dijital becerileri arttıkça webde nasıl İngilizce öğrenebileceklerini de çok iyi biliyorlarmış.
Kabaca demokratik süreçlerle teknolojinin etkileşimi olarak tanımladığımız e-demokrasinin, o gün o salonda analog bir sonucuna tanık olduk. Başka türlü tanışmaları imkânsız olan iki grubun bir araya gelmesi yetmemiş, aynı dili konuşmuş, aynı mini robotlara komutlar vermiş, aynı teknoloji üzerine salondaki kimsenin ana dili olmayan bir dilde sohbet edilmişti. Bilgi, dijital beceriler, dijital becerilerle yeni bilgi/beceri edinmek, örneğin yabancı dil öğrenmek güçtü. Sosyo-ekonomik açıdan kırılgan bu çocuklar, bu defa sayısal uçurumdan çekilip çıkarılmış, onlara hak ettikleri imkanlar ve güç verilmişti.
O çocuklar karşılarındaki büyüklerin pozisyonlarıyla gerilerek, onlardan korkarak, utanarak değil, edindikleri dijital becerileriyle ürettiklerini paylaşarak, çocuk doğallığıyla, kendilerine güvenerek, gururla, saygıyla ve neşeyle büyüklerle iletişime girdiler. Geleceğin büyükleri olmayı beklemeden bugünün çocukları olarak o salonda var oldular.
Çocuklara sunulan bu saygı ve özen, onlarda uyanan bu güven ve neşe, bilgi ve dijital becerilerle birleşince işte ortaya bu cıvıl cıvıl umut verici ve demokratik ortam çıkmıştı. Yani bu defa e-demokrasi, özgürleşen ve güçlenen çocuklardı.
*Reşit olmadığı için takma ad kullanıyorum


