Sevgili okurum, ben tarihçi değilim, politikadan da sadece “söyleneni değil, gördüğümü anlarım.” Politika ile ilintili yazılarımda “Ekonomi ve endüstriyel yönetim konuları yazıyorsam” güvenebilirsiniz; “ülke yönetim politikasına ilintili yazılarda” ise “kişisel görüş” geçerli olduğu için bir sübjektivite olacaktır.
Değerlendirmelerimde tamamen “toplum yararı” gözetiyorum.
Her Türk vatandaşının yapması gerektiği gibi “yönetici seçmek” gibi bir “yerli ve milli(!) bir görevi” ifa etmek, ayrıca sizlere doğru bilgi ve fikir verebilmek için çok “ince dokumaya” gayret ediyorum.
Buna rağmen, yanlış görüş de yazıyor olabilirim. Ülkedeki tüm “siyaset yazanlar” gibi beni de özellikle de bu yazımı; ihtiyat ile okuyunuz.
Bu kısa bilgilendirmeyi, beni bazen kibarca, bazen de nezaketsizce kritik eden, iktidar yanlısı okurlarım için yapıyorum.
İktidarın “iyi denebilecek” çok az uygulaması (sigara yasağı gibi) varken, upuzun bir yanlış listesi var.
İktidar, “Türkiye” derken, ülkede yaşayan insan topluluğunu; yani “milleti” değil; mücerret (soyut) bir kavram olan “devleti” kastediyor.
Oysa, oy alarak iktidar olan insanları oralara getiren o millet; müşahhas (Somut, var olan; fiziki olarak tarif edilebilen) bir şey. Tüm insanlar, insanların çoğunluğu yani…
Gelelim ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na.
Çok temel bir ayırım yaparsak, komisyonu oluşturan insanları fikirleri itibari ile temelde üçe ayırmak lazım.
Her üç düşünceyi de temsil eden kişiler, sahaya “top” ile çıkıyorlar. Ancak “kendi söylemlerine göre oynayacakları oyunun adı ve kuralları farklı”. Biri futbol, biri basketbol, diğeri hentbol oynamaya çıkmış; yani oyun kuralları ve takım sayıları tamamen farklı.
İktidar partileri; oyunun adını “Milli dayanışma, DEM “Kardeşlik,” CHP “Demokrasi” koymuş. Bir de oyunun sonuna doğru galip tarafın takımına katılacak yedekler (az oy alan partiler) var.
Bu kavramlar birbirine benzer görünüyor ama istenen netice ayni değil.
Öte yandan; saha tamamen yanlış seçilmiş. Oyuncu sayısı da tamamen yanlış. Hiçbiri “etik” değil.
Komisyon, son seçimde alınan “siyasi parti oyu nispetinde” milletvekili sayısı tefrik etmiş. Karar nisabı hesapları, tartışmaları falan yapılıyor. İktidar 21, CHP 10 üye gibi. 5 / 3 nisap mı olacak, ekseriyet mi olacak?
Öte yandan hep bir ağızdan “Bu komisyon herhangi karar üretmeyecek” deniyor. O zaman niye yüzdeler, nisaplar falan var? Tuhaf değil mi ?
Partilerin bir kısmı, açıkta kalan İyi Parti’nin 3 oyunu paylaşmaya çalışıyor.
Organizasyonu yapan iktidar partileri, bir yandan; nisaplar, yüzdeler gibi matematik hesaplar yaparken, öte yandan “burada karar alınmayacak!” diye herhalde yalan söylüyor; başta CHP, öteki partiler de bu yalana ses çıkartmıyor. İşte size benim gibi sadece “gördüğüne” inanan biri için bir kafa karışıklığı.
Öte yandan “köşe yazmağa başladığımdan beri; (50 yılı geçmiş!) insanımızın “yanlış terminoloji” kullanmasına takılırım; “damar damar üstüne bindi”, “çelik jant” falan gibi..
“Gazi Meclis” gibi. Gazilik için belirli İslamî web sayfalarına baktım; “Gazi, gaza eden kişi. İlâ-yı Kelimetullah için cihada giden, savaşan, Allah yolunda, Allah rızası için mücâdele eden Müslüman askerlerden savaştan dönenlere gazi denildiği gibi; savaşta büyük yararlıklar gösterenlere de gazilik ünvanı verilir. Lügatta "savaşa katılan kişi" hakkında kullanılmasına rağmen, savaşa katılan ve sağ olarak geri dönenler için kullanılan bir deyimdir” diyorlar. Bu durumda bizim TBMM’ye FETÖ kalkışması sonunda “Gazi Meclis” demememiz gerekiyor; çünkü yapılan iş bir şekilde “İslam” ile ilişkilendirilecekse Meclis; ülkeyi ve vatandaşı kanunsuz ihtilale karşı korumak istedi.
Asıl ötekiler; “duyum itibari” ile İslamcı idiler..
Belki Birinci Meclise (1920), Gazi denilebilir; Kurtuluş Savaşı’nı vermiş, saltanatı kaldırmış ve tüm Anadolu insanlarına bağımsızlık için Lozan'da barış görüşmelerini yürütmüştür. Yapılan Kurtuluş Savaşı tabi olarak “vatan toprağı” için yapılmıştır; ancak dönemin devlet anlayışına göre aynı zamanda “Müslümanlık” için de yapılmıştır. Bu işi bilenler; “Türkler galip gelmese idi, Müslümanlık da kalmazdı” diyorlar
Meclisler; aynı devlet kavramı gibi içindeki mebuslar ile birlikte asıl bir “süreci” temsil ederler. Lakap gibi babadan oğula da geçmez. Her 5 yılda bir farklı insanlardan oluşur.
Birinci dönem Meclis 1920 yılında; 28’inci dönem son Meclis ise, 2023 yılında düzenlenen ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 600 yeni üyesini belirlemiştir, “gaza” yapmamış bir Meclistir, yani “Gazi” değildir. İnşallah da olmaz.
Bahsettiğimiz komisyonu gerektiren şartlar ancak 9 ay önce Bahçeli’nin Öcalan çağrısı ile üstelik hiç beklenmeyen bir tarz ve sözler ile kucağımıza bir bomba gibi düşmüştü.
2023 seçiminde ve öncesi, iktidar tarafından asla bir “PKK” ve DEM yakınlaşması hissettirilmemiş, tam tersinin savunan sözler söylenmiş, fotoğraflar, servis edilmiş, hatta sahte videolar bile üretilmişti.
Bir temel gerçektir ki; bu olaylar 2023 seçiminden önce söylense, hatta ima edilse ne AKP ne MHP ne CHP ne de DEM aynı oranda oy alırdı.
Yani bugün “21 üye benden, 10 senden” diye görüşülememesi gerekiyor.
2013 seçiminde bu olaylar yaşansa idi; tüm siyasi partilerin oy miktar ve oranları farklı olacaktı.
Zaten oylama veya karar yoksa; her parti 3’ er adet (hatta belki de istediği kadar?) üye gösterebilmeli, belki konuşma süresi limiti ile sınırlandırılmalı idi.
Bugün bu “MDKD komisyonu” için hâlâ “iyi mi, kötü mü?” görüşmesi yapılıyor.
İktidarın nihai gayesinin Sayın Cumhurbaşkanı’nı tekrar seçtirmek olduğu sır değil; “hatta ömür boyu orada kalsın!” diyen var.
Buna mukabil Sayın Cumhurbaşkanı "Yeni anayasayı kendimiz için değil, ülkemiz için istiyoruz. Benim tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok" diyor. Bu sözler “ben dahil” büyücek bir çoğunluğa çok inandırıcı gelmiyor. Hatta bazı muzip insanlar; “Onun hakikaten seçilme derdi yok nasıl olsa seçilir!” diyorlar.
En büyük münakaşa CHP üzerine, ben bazı insanları anlamakta zorluk çekiyorum.
Sayın Özgür Özel baştan beri kendisi “Komisyon kuralım; demokrasi konuşalım; Kürtler ne istiyor hep beraber anlayalım” demiyor mu? Doğrusu da bu değil mi?
Ben DEM yetkilileri ile bir defa (Köşe yazarı sıfatı ile ‘Türk Endüstrisinde ne yapılmalı; iktidara gelirseniz ne yaparsınız?’ diye sormadan önce) “Siz ne istiyorsunuz? Ülkeyi bölmek gibi bir niyetiniz var mı?” diye sordum, “Hayır” dediler. “PKK ile ne ilişkiniz var?” dedim, “Aynı sahaya hitap ediyoruz” dediler. Daha detaylı soruları da geçiştirdiler.
Bugüne kadar da onların söyledikleri sözlerden, yazdıkları yazılardan, “ne istediklerini” anlamış değilim.
Eminim Özgür Özel de benden farklı değil. Onu katılıyor diye kritik edenlerin de onun gibi korkmaması lazım.
Bu konuda şimdiye kadar “gölge boksu” yapıldı, bu komisyonda herkes eteğindeki taşları ortaya dökecek bizde rahat edeceğiz.
Temel kırmızı çizgi (çizgi dahi değil; kırmızı saha!) 85 milyon vatandaş arasında etnik veya dini, mezhebi olarak algılanabilecek bir farkı ifade etmemek…
Bu kimse tarafından kabul edilemez. Bu konuda İyi Parti’yi de anlayış ile karşılıyorum. Bu konuları görüşmek dahi istemiyorlar. Haklarıdır; kendileri bilirler.
Tekrar TBMM’ye dönersek;
Bu oranları, düşünceleri, yeni anayasaları vs. konuşmak için bence “zaman” erken. Türk seçmeni bu yepyeni durumu tam anlamalı. Şimdi hemen konuşacaksanız, birileri bastırıyorsa, komisyon bir işe yarasın istiyorsanız, yeni seçim yapacaksınız, Türk vatandaşları bu çerçevede yeni teklif ve düşünceleri temsil edecek oylar verecek; böyle sonuç alabilirseniz.
Çünkü, size garanti veririm, seçimden sonra aldığınız kararlardan geri dönülecek.
O gün hâlâ “demokrasi” istiyorsak tabii…


