Eşyaların gölgesinde insan
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Eşyaların gölgesinde insan

Önce ceplerimiz oldu; zamanla ceplerimizden taşıp, dolaplara sığmaz olduk

Eşyaların gölgesinde insan

Avustralya’nın kadim topraklarında Aborijinler karşılaştıkları ilk beyaz adamları elleri ceplerinde çizdiler. Çünkü doğayla sıkı bağlantı içinde yaşayan bu yerel halk doğayla birlik içinde, dış dünyadan bir parçayı “benim” kılmaya ihtiyaç duymadan yaşıyordu.

Onlar için ellerin açıkta olması, karşılıklı güvenin ve açıklığın göstergesiydi.

Böylesi açıklıkta bir yaşam sürdüren Aborijinlerin, ellerini ceplerine koymuş beyaz adamı; “kendini ve niyetini gizleyen” ve “toprakla bağı zayıf” biri olarak yorumlanmış olması muhtemel.

En eski “cep” benzeri nesneler giysinin içinde değil, dışında taşınan keselerdi.

Taş Devri insanları, deriden veya dokumadan yapılmış küçük torbalarla taş, tohum, alet veya tılsım taşırdı.

13. ve 14. yüzyıllarda, giysilerde “cep için yarık” açılmaya başlandı — kese giysinin altına gizlenebiliyordu. Bu, hem gizliliğin hem de kişisel alanın gelişimiyle ilişkilendiriliyor.

Cebin giysinin bir parçası haline gelmesi ise Avrupa’da 16.-17. yüzyıllara denk geliyor.

Cep; insanın sabit bir yerden bağımsız olarak kişisel eşyasını yanında taşıyabilmesini sağlar, bedenin içinde bir “özel alan” oluşturur ve bu sosyologlara göre mahremiyet bilincinin ve “kendine ait olan”ın bir simgesidir.

Cepte taşınan şey, artık bireyin “kendi eşyası” olur ve bu da insanlık tarihinde mülkiyet ve kişisel kimlik anlayışının evriminde önemli bir adımdır.

Cepler; insanın eşyasını kontrol etme, saklama ve güvende tutma ihtiyacını yansıtır.

Cep

Cepte taşınan şey, yalnızca eşya değildir; giz, güven ve sahiplik duygusudur. Bir nesneyi cebine koymak, onu “dış dünya”dan ayırmaktır; onu “benim” kılmaktır.

Bir bakıma cep, medeniyetin de küçük bir cebidir: içinde taşıdıklarımız kadar, biz de cebimizin içindekilerle tanımlanırız.

Bu haliyle cebin tarihi, aslında insanın kendiyle ve sahip olmayla kurduğu ilişkinin de tarihidir. Bir zamanlar elimizde taşıdığımız taşlar, tohumlar, tılsımlar vardı; sonra bunları bir keseye, sonra o keseyi de bedenimizin içine, giysimizin kalbine gizledik.

İnsanın bir keseyle başlayan sahip olma ve saklama arzusu tüketimin büyük bir hız kazandığı bugün artık yalnız ceplere değil evlere, depolara sığmaz bir durumda.

Bir taşınma üzerine düşünceler

Bir süredir içinde bulunduğum ev taşıma süreci beni; insanların nesnelerle kurduğu ilişki ve onlara sahip olma arzusuyla ilgili birtakım düşüncelere ve sorgulamalara saldı.

Taşınma süreçlerinde, zaman içinde evde oluşan eşya birikimi insanın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor.

Tüketim konusunda bilinçli tercihler yaptığımı düşünmeme ve olabildiğince az eşyayla yaşamaya gayret etmeme rağmen, yıllar içinde evde biriken eşya miktarına şaşırdım kaldım.

Şöyle ki; yıllar içinde farkına varmadan evlerin kuytularına kadar sızan zamanla unutulmuş ve işe yaramaz hale gelmiş kullanılmayan pek çok eşya taşınma süreçlerinde kurtulunması gereken büyük bir yüke dönüşüyor.

Taşınma

Aslında; pek çoğuna ihtiyacımızın üzerinde sahip olduğumuz, artık beğenmediğimiz, varlığını unuttuğumuz, eskidiği veya yenisini aldığımız için kullanmadığımız bir yığın eşyayla hayata devam ediyoruz. Ve farkında olmadan günden güne hantal bir kütleye dönüşüyoruz.

Taşınmak üzere eşyalarımızı paketlerken bu durumun insanın zamanından ve enerjisinden çalan büyük bir yük olduğunu bir kez daha hatırladım. Ve bu halin manaya değer katan değil de ondan çalan bir hâl olduğunu hissettim.

Pek çoğumuz artık bize hizmet etmeyen duyguları bırakmakta da zorlandığımız gibi eşyalarımızı bırakmakta, atmakta ve onlarla vedalaşmakta da zorlanıyoruz.

Halbuki zorlandığımız şey bir süre sonra sırtımızda koca bir kambura yol açıyor ve zamanla hem duygusal hem de fiziksel açıdan yüklerin altında ezilme noktasına geliyoruz.

İnsanın kıyafeti üzerindeki cebin evlerdeki karşılığı da dolaplar.

Yeni yuvamız olmaya aday evleri gezerken, odalarında hali hazırda dolabı olan evlerin daha kullanışlı olduğu fikrini göz önünde bulundurduk. Bir evin ne kadar çok dolabı varsa o kadar iyidir değil mi? Diğer bir deyişle ne kadar çok dolap o kadar çok eşya depolama kapasitesi.

Bir evden başka bir eve taşınmak fiziksel olarak zorlu bir süreç olmakla birlikte duygusal açıdan da insanın içinde açılımların yaşandığı bir süreç.

Yeni evimizde kolileri açıp dolaplara yerleştirirken kendimi bir sorgulama içinde yakaladım. Bu süreçte evin dolaplarına atfettiğimiz önem beni eşyalarla kurduğumuz ilişkiye dair düşünmeye itti ve bir kez daha şu soruları farkındalıkla kendime yöneltmeme sebep oldu.

Evimi dolduran bunca eşyadan, yaşamak için ne kadarına gerçekten ihtiyacım var? Neler olmasa da olur? Nelerle vedalaşmakta zorlanıyorum? Zorlanıyorsam sebebi ne olabilir? Eşyalarımla nasıl bir bağ kuruyorum? Onlara fizik varlıklarından öte ne anlamlar yüklüyorum?  Eşyalarımla kurduğum duygusal bağ ne boyutta? Eşyalarım kendi tanımımın bir parçası mı?

Bir taşınma hikayesiyle öne çıkan dolap mevzu, zihnimde eşyalarla kurduğumuz ilişkiden sahip olma arzumuza, Aborijinlerden kıyafet“cep”lerin insanın varoluşsal sürecindeki anlamına dair çağrışımlara ve sorgulamara vesile oldu.

Size de taşınmaya gerek kalmadan kendinize bu soruları sormanızı ve hem zihinsel hem de fiziksel açıdan dönem dönem biriken yüklerinizden kurtulmanızı tavsiye ederim. Bahar ayları bize bu konuda doğanın dönüşümüyle çok güzel örnek oluyor. Doğa anayı takip etmekte ve bahar aylarını hafiflemek üzere fırsata dönüştürmekte fayda var.

Çıplak geldimiz bu dünyadan nihayetinde yine çıplak ayrılacağız. Bu gerçeği kendimize hatırlatarak nesnelerle ve ‘sahip olma’yla ilişkimizi gözden geçirmek, yüklerle yaşamaktansa adım adım hafiflemeyi seçmek, pratik etmek ruhlarımızı, zihinlerimizi ve bedenlerimizi hafifletecek.

Herkese, sonbaharın bu son günlerini artık kendine hizmet etmeyen yapraklarını zarifçe bırakan bir ağacın farkındalığıyla, hafifleyerek geçireceği bir hafta diliyorum.

İlgili İçerikler