"Komutanlık Önüne,
29 Ekim 1982’de mektup yazarak kızımın bayramını kutlamak istedim (...) Köşesini Türk bayrağı ile süsleyip milli renklerimiz olan kırmızı-beyaz olarak el yazımla yazdığım mektup postalanmayarak iade edildi (...) Amacım, evlatlarıma memleket havası sunmak, Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla duyduğum coşkuyu onlarla paylaşmaktı."
Metris Cezaevi'nden yazılan bu dilekçenin altında "Cumhuriyet Reha İsvan" yazıyordu. Muhtemeldir ki dilekçe önüne geldiğinde, cezaevi komutanı, "Cumhuriyet" diye bir ad olamayacağını, kendisiyle dalga geçildiğini düşünmüştür.
Cumhuriyet Reha İsvan, yaşasaydı 29 Ekim'de 100 yaşına girecekti. 2013'te yaşama veda etti. Barış Derneği yöneticisiydi. Ülkenin önde gelen aydınları, düşünürleri bu derneğin çatısı altında toplanmışlar, barışın korunması, soğuk savaşın sıcak çatışmalara dönüşmemesi için çabalıyorlardı. 12 Eylül Darbesinin hemen ardından bu derneğe yönelik soruşturma, büyük bir tutuklama hamlesine dönüşmüştü. Dernek yönetici ve üyelerinin en büyük suçu "Barış istemek yoluyla NATO'dan çıkmayı hedeflemek"ti ve elbette "hepsi komünist"ti!
Reha İsvan da tutuklandı. "Size kelepçe takmak zorundayım" dedi, subay. O bileklerini uzattı: "Buyurun, hemen kelepçeleyin; onlar benim onur bileziklerimdir."
"İkindi vakti taktılar kelepçeleri. Araba hareket edip Metris'e geldiğimizde saat dokuz olmuştu (...) Bir yüzbaşı koşarak geldi. İki yanında iki sıra asker dizilmişti. Benim bir şeyden haberim yok; babamın ve eşimin görevlerinden dolayı alışık olduğum için bana saygı çağrışımı yaptı. Sanki bir karşılama merasimiydi. Bu iki sıra askerin, yanlış bir davranışta bulunursam beni coplamak için hazır bekletildiğini bilmiyordum."
57 yaşındaki Reha Hanım, dokuz kişinin kaldığı dört metreye yedi metrelik kaçakçılar koğuşuna konur. Ertesi sabah faşizmin bir başka yüzüyle karşılaşır, bir adı Cumhuriyet olan Reha Hanım.
"Yat...Kalk..."
"İstiklâl Marşı söylenecek... Söyle!"
"Siz vatan hainisiniz."
"Vatanı satan komünistler sizi!"
"Sizi Rus ajanları sizi!"
Küfür ve hakaretlerle birlikte coplar iner kalkar üstlerine...
"İstiklal Marşı, benim çocukluğumdan beri sonsuz bir onurla, övünçle, saygıyla ve sevgiyle söylediğim marş (...) Bir de baktım Metris'te bu marş pazarlık metaı olarak kullanılıyor."
Ziraat mühendisi Cumhuriyet Reha İsvan, İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan'ın eşidir, aynı zamanda. Ahmet İsvan da Davutpaşa Kışlası'nda, DİSK davasından tutukludur. Dahası, kanlı 1 Mayıs'la ilgili suçlanmaktadır. Bu ülke aydınlarının yazgısı mıdır bu? Nerede bir provokasyon olmuşsa, acıyı çeken, suçlanan, öldürülen, kanı akıtılan solcular ve aydınlar olmuştur hep. Ahmet İsvan'ın iddianamesi kanıtsız, kof suçlamalardan ibarettir. Evinde yapılan aramada, dededen kalma, antika bir tabanca bulunur. Bu gerekçeyle iki yıldan fazla hapis yatacaktır İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan.
Ahmet İsvan ve Reha İsvan
Biri Metris'te, diğeri Davutpaşa'dadır; görüşmeleri olanaksızdır. Çocukları aracılığıyla haberleşirler. Ancak Reha İsvan, günlük tutar gibi eşine mektuplar yazar hiç durmadan:
"Görüyor musun birbirimizden uzak da olsak yine de aynı yaşamı paylaşıyoruz. Çıkınca asker emeklileri gibi 'Ben Davutpaşa'dayken, ben Metris'teyken' diye başlayan anılarımızın karşılaştırmalarını yapacağız (...) Yaşamın hiç aşinası olmadığım, ayrıca hayalimde bile canlandıramadığım ama var olan bir bölümünü yaşıyorum. Yabancısı olduğum bir âlemi anlamaya çalışıyorum (...) Yine de seni çok özlediğim için olacak, Davutpaşa'yı özlüyorum (...) ve canım kocacağım, gönlüm alabildiğine özgür."
Her ikisi de cezaevine konduktan sekiz buçuk ay sonra bir gün cezaevi yöneticilerinden biri, onları görüştürebileceklerini söyler. Çok sevinir Reha Hanım; eşine kısacık da olsa dokunmak, kucaklamak, özlem gidermek iyi gelecektir. Bir dilekçe yazmasını isterler. Duraksar. Niçin? Bu görüşme bir ayrıcalık olarak önüne konmaktadır. Ayrıcalıklardan nefret eden, haksızlıklara direnen biri, cezaevlerinde yıllardır eşlerini, çocuklarını, ana babalarını göremeyenlerin yanında ayrıcalığı kabul edemeyeceğini ve dilekçe yazmayacağını söyler. Sonradan öğrendiğine göre eşi Ahmet İsvan da dilekçe yazmayı reddetmiştir. Daha sonra, Ahmet İsvan tahliye olduğunda görüşebileceklerdir ancak, demir parmaklıklar arkasından da olsa.
Reha İsvan, üç yıl iki ay sonra yargı önünde savunmasını yapar: "Eğer dünyada olup bitenler hakkında bilgi edinmiş olmak suç ise, peşinen kabul edeyim, bizler suçluyuz! Çünkü bizler, mesleğimiz ne olursa olsun, dünya ile, evrenle, yurdumuzla, ülkemizin diğer ülkelerle olan ilişkileri ile, devletle, toplumla, gençlerimiz, ihtiyarlarımız, çocuklarımızla, hasılı yaşamla ilgiliyiz. Çünkü insanları seviyoruz. Hiçbir ayrım gözetmeksizin her bir insanın mutluluğunu istiyoruz. Bu gerçekleşmeden tümü ile mutlu olamıyoruz. Tüm canlıların güzel yaşamalarını istiyoruz; çiçekler, balıklar, kuşlar dahil tüm canlıların verimli olmalarını istiyoruz, biz bunun için barış uğruna baş koyuyoruz. Evet, ben seçimimi yaptım. Kendi çıkarları için insanların, uygarlığın, doğanın tahrip edilmesi tehlikesini bilmezlikten gelen gafillerle birlik olamazdım, barış savaşçılarının safını seçtim."
Cumhuriyet Reha İsvan'ın buraya küçük bir bölümünü aldığım savunması, bugünün Türkiye'sine de öngörü gibi göndermelerle yüklü.
Şu günler Cumhuriyet'in yıldönümünü kutluyoruz. Ülkemizi olağanüstü bir atılımla uygar toplumlara yaklaştıran, başarılarını, yaşam biçimini içselleştirdiğimiz ama bir o kadar da eksikleri, yanlışları ile çile çektiğimiz yüz yıllık sürecin bugünkü noktasında, nerede yanlış yaptık, neyi eksik bıraktık, kimleri yanlış anladık sorusunun yanıtları Cumhuriyet Reha İsvan'a ve onun gibi aydınlara, devrimcilere reva görülen uygulamalarda gizli değil mi?
Not: Bu yazı için Zeynep Oral'ın Milliyet Yayınları'ndan çıkan "Bir Ses" ve İ.Dizman- Ç. Sezer'in hazırladığı, İmge Kitabevi Yayınları'ndan çıkan "30 yıl 30 Hayat" adlı kitaplardan yararlanılmıştır.


