Yarışma çocukları
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Yarışma çocukları

Her çocuğu değerlendirirken tüm jüri bu dövizleri kaldırırdı; Manço da her seferinde “10 puan! 10 puan! 10 puan! 10 puanda şampiyon bugün çocuklar!” derdi;) O “yarışma”nın yarıştırmaktan çok başka bir amacı vardı...

Yarışma çocukları

C Kategorisi ve tüm Yarışmanın Birincisi Mehmet Erdem Güdül

Yarışmalar oldum olası bende karışık duygular uyandırmıştır. Yarışmalar insanları birbirine rakip yapar, “birlikte” bir şeyler yapmak dururken birbirine “karşı” bir şeyler başarmaya teşvik eder. Çok ciddiye alınırsa kardeşi kardeşe düşürme potansiyeli taşır yarışmalar. Zîra tanımı gereği her yarışmanın kazanan(lar)ı ve kaybeden(ler)i olur. Kimin kimden üstün olduğu kanıtlanır, belgelendirilir. Üstün olanlar ödüllendirilir; olmayanlar teselli edilir.

Yarışmalar çocuklukta başlar, oyunlarla. Misket, mahalle maçı, koşu yarışı, sonraları tavla, satranç… Kazanan çocuklar kaybedenlere nasıl bakar dersiniz? Kaybedenler kazananlara karşı ne hisseder dersiniz?

İstediğiniz kadar “bu sadece bir oyun” deyin, “amaç kazanmak değil, centilmence yarışmak, eğlenmek” deyin; bence her tür yarışma ister istemez insanlar arası bir hiyerarşi yaratır. Onu oyun formatında sunmak, kaybedenlere mansiyon veya teselli ödülü vermek bu durumu yumuşatma çabasıdır sadece; yarışmanın kavram olarak taşıdığı “karşılaşma” niteliğini değiştiremez.

Ülkemizdeki takım tutma geleneğini düşünün. Aile içinde karıyla kocayı, ebeveynle çocuğu, iki dostu karşı karşıya getiren bir seçimdir bu. Çoğu durumda şakacıktan, tatlı bir çekişme ortamı doğurur; ama stres düzeyi yüksek toplumumuzda sembolik olması gereken bu çekişmeyi fazla ciddiye alanlar, ileri götürenler az değildir. Maç günü taraftarlar arası kavga ve yaralama vakaları haberlerde sık sık karşımıza çıkar. Bu, takım tutmanın özünde yatan potansiyeli gösterir.

Ne gerek var ki? Kime, neye yarıyor bu? Neden arkadaşımla aramda “tatlı” bir çekişme olsun? Hiç olmasa daha iyi değil mi?

Ben hep kazananı, kaybedeni olmayan oyunları sevdim; halen de öyleyim. Asla takım tutmadım. Çocukken bazı top oyunlarını birer, ikişer kez oynadım; tavla, dama, satranç vb. öğrendim ama çok seyrek oynarım, yapacak daha iyi bir şey olmadığında; sosyalleştiğim insanların birlikte Lego oynama, kumdan kale yapma gibi yarışmasız bir oyuna hevesi olmadığında.

Yarışmalar insanı motive eder, deniyor. Evet, biliyorum, eder. Ama ne kadar sağlıklı bir motivasyon yöntemi bu? İnsanın insana içten içe bakışını nasıl etkiliyor? Hele ki çocukların birbirine bakışını? Bir yandan ötekilerden daha iyi olacağım diye, “birinci” olacağım diye kıyasıya mücadele ederken “öteki”lere karşı bakışımız ne oluyor? Bu güdümlenmiş halde kazanırken veya kaybederken, dışarıya karşı “sportmen” ve “centilmen” bir profil çizerken psişemizin derinliklerinde kendimize bile itiraf edemediğimiz gizli düşmanlıklar veya küçük görmeler peyda olmuyor mu?

Benim mesleğimde yükselmenin, konser kariyerinin önünü açmanın standart yolu olmasına rağmen ben hayatımda hiç piyano yarışmasına katılmadım. Buna rağmen sanatımda ilerleme konusunda motivasyonum hiç eksik olmadı. Motivasyonumu farklı yerlerden aldım. Müzikle insanları mutlu etmenin zevki; müzikte yeni yollar, yeni ifade biçimleri keşfetmenin heyecanı; dahası, kendimle yarışma: herhangi teknik, ifadesel veya yaratıcı bir konuda bir önceki rekorumu kırma çabası, daha fazlasını yapabilme şevki… Sanatta yapılabilecek şeylerin bir sınırının olmadığını bilmek azmimi diri tutuyor. Hep bir sonraki “level”da neler olduğunu merak ederek günler, geceler boyu oynanan, bağımlılık yapan bir bilgisayar oyunu gibi! Benden önce gelenlerin veya çağdaşlarımın ulaştığı “level”ları görmek de aynı noktalara gelme ve ötesini görme konusunda beni güdümlüyor; ama yarışmıyorum.

İnsan birbirine karşı yarışmadan; doğaya karşı, hayatın zorluklarına karşı kâh tek başına, kâh takım halinde mücadele ederek de güdümlenebilir, başarılı olabilir. Kaybeden yok. Kimseyi teselli etmeye gerek yok.

Barış Manço'nun çocuk yarıştırma anlayışı

Hani yıllar önce TRT “TRT” iken ve televizyon tek kanalken Barış Manço’nun “Adam Olacak Çocuk” yarışması vardı ya? Yaşı tutanlar hatırlar:) Çocukları şakacıktan yarıştırıyordu Barış abileri. Jüri üyelerinin ellerinde tek tip puan dövizleri vardı: 10 puan. Her çocuğu değerlendirirken tüm jüri bu dövizleri kaldırırdı; Manço da her seferinde “10 puan! 10 puan! 10 puan! 10 puanda şampiyon bugün çocuklar!” derdi;) O “yarışma”nın yarıştırmaktan çok başka bir amacı vardı. Eminim oraya katılan çocukların da motivasyonu, heyecanı yüksekti.

Geçenlerde IPC (International Piano Competition) adlı amatörlere açık piyano yarışmasında jüri üyesi olmaya davet edildim. Beni davet eden içten, güler yüzlü, kendini eğitime adamış bir meslektaşımdı. Kabul ettim. İkinci kez böyle bir işi kabul ediyordum.

C Kategorisi Birincilerinden Ersan Demir Gürel

İlk yarışmacıyı elimde kalem kağıtla dinlerken içim cız etti. Karşımda ufacık bir çocuk; yapacağı en ufak bir hatanın puan kaybına yola açacağının bilinciyle piyano çalıyor. Stres altında olduğunu hissettim yavrucağın…  ve benim rolüm, ona “aferim” deyip başını okşamak dururken kağıt üzerinde “sen falan arkadaşından üstün çaldın, ama filan arkadaşın kadar iyi çalamadın”ı bir rakamla ifade etmekti. Görevimi yaptım ama kalemim isyan etti, “bir çocuk yarışmak zorunda kalmamalı!” diye not düştüm kendi kendime.

Elbette “zorunda” olduğu için yarışmıyordu, kendi tercihiydi. Bizler de mecbur olduğumuz için takım tutmuyoruz. Sistem bizi buna yönlendirdiği, özendirdiği için tutuyoruz. Benim gibi tutmamayı, yarışmamayı seçenler azınlıkta; çünkü sistem dışında kalarak bir yerlere varabilmek, akıntıya karşı kürek çekmek demek.

Derken bir başka çocuk başladığı parçanın devamını getiremedi. Biraz bocaladıktan sonra yarım bıraktı, yüzünü tutarak (belki ağlayarak) koşarak sahneden indi, uzaklaştı.

Her şeye rağmen jüride nazik ve olumlu bir ortamla karşılaştım. Bu beni rahatlattı. Yarışmayı bu yıl 7. kez organize eden ve beni davet eden Levent Atlıer, Barış Manço kadar olmasa bile, yarışma konseptini çocuklar için olabildiğince yumuşatmış, kimseyi dışarıda bırakmayan sınırlar çizmişti. Yarışmacılar yaş gruplarına göre kategorilere ayrıldılar. 6 yaşından 19 yaşına kadar A, B, C, D, E ve F kategorileri vardı. Bazı kategorilerdeki yarışmacılara -bilhassa küçük çocuklara- performans seviyesi ne olursa olsun, verebileceğimiz en düşük puan 79 veya 80 olarak sabitlenmişti. Her kategorinin kendi içinde 1., 2., 3, ve 4.’lük dereceleri vardı. Jürinin verdiği puanlara göre her kategoriden sınırsız sayıda 1., 2., 3. ve 4. seçilme hakkı vardı; nitekim öyle de oldu. Ödül töreninde sahneye 1.’ler, 2.’ler, 3’ler, 4.’ler gruplar halinde çıktı, hepsine birer sertifika verildi.

B Kategorisi Absolut Birincisi Yağmur Özbal

Tüm bunlar, kimseyi üzmeden motive etmeye yönelik iyi niyetli bir girişimin göstergeleri. Takdir ettim. Bununla birlikte bu bir “yıl sonu konseri” değil, -adı üstünde- yarışmaydı ve her kategoride 1.’ler arasından tek bir “absolut birinci” seçildi, ayrıca tüm yarışmanın bir “absolut birinci”si, yani kazananı oldu, DoRe Müzik tarafından bağışlanan dijital piyano şeklindeki büyük ödülü kazandı.

Kıl payı

“Absolut” birincilikleri, yani ödülü kıl payı farkla kaçıranlar oldu. Jüri üyelerinin verdiği puanların ortalaması alındığında iki çocuğun aynı puanı aldığı durumlar oldu. Öyle durumlarda aramızda konuşup içlerinden birini öne çıkarmak durumunda kaldık. Öyle anlarda adil olabilmek için ne kadar çaba sarf ettiysem de bunu benim de, meslektaşlarımın da başarabildiğinden emin değilim.

Öyle ya, sanat bu! Mutlak doğru yok. Bazı genel kabul gören kriterler üzerinden değerlendirme yapabiliyoruz ancak. Bestecinin yazdığından farklı, yani “yanlış” nota basmak net olarak hata sayılabilirken, nasıl bir eserin neresinde ne kadar süreyle böyle bir yanlışa düştüğünüze göre o hatanın büyüklüğü -yani bir jüri üyesi olarak o hatadan kaç puan kırmanız gerektiği- değişir. Bu, üzerinde anlaşmaya varamayacağımız kişisel kriterlerin devreye girdiği bir durum.

Hele ki bir icracı tüm notalara doğru anda, doğru şekilde bastıktan sonra işin içine giren “yorum” konusunu kişisel kriterlerden soyutlamak mümkün değil!

D Kategorisi Absolut Birincisi Elif Ar

Bazı konservatuvar giriş sınavlarında torpil olmasın diye çocuklara paravan arkasından ses verdirirler. Burada öyle bir durum da yok; herkesin adı, sanı belli. Ya benim veya bir başka jüri üyesinin yarışmacılardan biriyle bir yakınlığı varsa? Herkes tanıdığa ve tanıdığın rakibine karşı kendince objektif olduğunu düşünür ve savunur; ama benim 2 puan kırdığım yerden diğer bir jüri üyesi 5 puan kırıyorsa ve bu bir çocuk için büyük hayallerin suya düşmesi anlamına geliyorsa insan ister istemez şüphe ediyor. Burada bizim objektifliğimizi denetleyecek ve gerekirse yargılayacak hiç bir mekanizma yok.

Yarışmalarda bu nedenle çok zaman tartışmalar olur, itirazlar, jüriden çekilmeler, protestolar olur. Neyse ki IPC teşvik edici, uyumlu, dostane bir havada başladı ve bitti. Ödül töreni ve sonrasında görebildiğim herkesin yüzü gülüyordu. Yarışma çeşitli sponsorların desteğiyle Yeditepe Üniversitesi’nin İnan Kıraç salonunda, kaliteli bir ortamda, kaliteli bir piyanoyla gerçekleşti. Hatay’dan gelen görme engelli depremzede bir yarışmacıya jüri özel ödülü verildi.

D Kategorisi Absolut Olmayan Birinci Ekin Yazıcı

Yarışmanın yaratıcısı Levent Atlıer’i ve emeği geçen herkesi kutluyor; IPC’nin uyum, iyi niyet ve adaletle yıllarca devam etmesini ve geleceğin piyanistlerini hep olumlu bir bakış açısı içinde motive etmesini diliyorum.


IPC hakkında bilgi almak ve katılmak için:

https://www.instagram.com/ipc.istanbul/

https://ipcistanbul.com/

İlgili İçerikler