Bir eylemi, bir durumu, bir kişiyi görünmez kılmak istiyor, yaptıklarının üzerini kapatmaya çalışıyorsanız, suyu bulandırmaktan daha iyi bir yol yoktur.
Bir konunun bütün taraflarını aynı suya atıp, bulanıklaşan suya da bir isim verdiğinizde tam da bunu yapıyorsunuz.
“Sağ-sol çatışması” deyimi bunun tipik bir örneği.
Son dönemde kampüslerde yaşananlar da göstergesi.
* * *
Türkiye’de yargı, sağ yapılanmalara ve eylemlerine “terör” gözüyle bakmaz.
Yargıya göre terör, her zaman, soldan gelen bir tehlikedir. Yapılan eylemler terör tanımına uymasa bile eylemi yapanlar “terörist” tanımının içine sıkıştırılır.
Bunun aksini görmek zor.
Nadir aksi örneklerinden biri yıllar önce, Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan ve birlikte hareket ettiği grup için söz konusu olmuştu.
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, o dönem, bir Danıştay üyesini öldüren, diğer Danıştay üyelerini yaralayan silahlı yapılanma için, “terör örgütü” tanımı yapmıştı.
Bu tarihi karar, Ergenekon soruşturmasının başlamasıyla tarih oldu.
Asla net biçimde kanıtlanamayan bir biçimde Arslan ve ekibinin Ergenekon sanıklarından talimat aldığı yönünde bir dava açıldı ve Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dosya nakledildi.
Muhafazakâr/sağ bir yapılanmanın yeni bir terör örgütü olarak adlandırılması ihtimali de ortadan kalktı.
* * *
Yargının pratiği uzun yıllardır böyle. Bir sağ grubun eyleminin terör sayılması için mutlaka önceden terör örgütü sayılan bir örgütün üyeleri olması bekleniyor.
Hizbullahçı, İslami Cihatçı vs…
Bu da geniş bir alan sunuyor bu yapılanmalara…
En ağır eylemi yapsalar da eylemleri asla bu kapsama alınmıyor.
Tersinde ise solcu gençlerin örgütsel bağı bulunmasa bile tarihten silinmiş bir örgüt getirilerek, bu örgütün üyeleri oldukları söyleniyor.
* * *
Günlerdir Hacettepe Üniversitesi’nde yaşananlar gündemde…
Palalı, maskeli ülkücü grubun yaptıklarına tepki gösterenler, “Karşı taraf çok mu masum?” argümanını ortaya atıyor.
Elbette üniversitelerde sol yapılanmalar, örgütler vs. de alan bulmaya çalışıyor.
Ancak 12 Eylül’den bu yana, bu söylem bahane edilerek, bütün demokratik haklar terörize ediliyor.
Stant açan, demokratik olarak örgütlenmek isteyen, yemek zammını, harçları, yurtlardaki kötü koşulları protesto eden öğrenciler, ya ülkücü grupları buldu hep karşılarında ya da özel güvenliği…
Rektörler, en küçük demokratik hak arayışında çevik kuvvet polisini de kampüslere soktu.
Herhangi bir terör eyleminin yanından bile geçmeyen gencecik insanlar bir cümleden, bir hak arayışından, basit bir slogandan, basit bir paylaşımdan dolayı terör şubelerinde, mahkemelerinde buldular kendilerini…
Bir uygulama eşitliği, eşit koşullarda yürüyen bir mücadele, iki tarafın çatışması nedeniyle çıkan olaylar söz konusu değil.
Bir tarafta sindirilmek istenen, ülkede herhangi bir sokak eylemi olduğunda ilk bastırılması gereken olarak görülen gençler var.
Diğer tarafta ise bu işle görevlendirilenler.
* * *
Hacettepe Üniversitesi’nde palayla, maskeyle kampüsün ortasında saatlerce oradan oraya koşturanlar, özel güvenlik tarafından sırtları sıvazlananlar için tek bir işlem yapılmadı.
Terörle Mücadele Kanunu’na bakalım…
Değişmesi ve muğlak yönlendiren arındırılması istenen, sırf bunu yapmamak için iktidarın AB hedefinden bile vazgeçmeyi göze aldığı bu yasadaki bazı maddeler, diğerlerine oranla çok daha açık ve seçik…
“Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1'inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar…
…toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerini gizlemek amacıyla yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu suçu işleyenlerin cebir ve şiddete başvurmaları ya da her türlü silah, molotof ve benzeri patlayıcı, yakıcı ya da yaralayıcı maddeler bulundurmaları veya kullanmaları hâlinde verilecek cezanın alt sınırı dört yıldan az olamaz.
İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur.”
* * *
Bütün bu eylemleri yaptıklarında bile ceza almayanları biliyoruz elbette.
Bugüne kadar yaptıklarını da…
Taşra üniversitelerinde kaç öğrencinin baskı ve cebirle okulu bırakmak zorunda kaldığını, kaç öğrencinin kuytu köşelerde linç edildiğini biliyoruz.
Hacettepe dahil Ankara ve İstanbul’daki üniversitelerde kaç öğrencinin yurtlarda saldırıya uğradığını, kaç öğrencinin ağır biçimde yaralandığını da biliyoruz.
Hakikatin bilinip bilmezden gelindiği bir alan burası.
* * *
Hacettepe’de yaşanan olaylardan sonra, haklarında hiçbir işlem yapılmayan palalı, maskeli gruptakilerin bazılarının kim oldukları, daha önce neler yaptıkları haberleştirildi.
Sosyal medyadaki tepkilere bakalım.
Haberi yapanların açık adreslerinin verilmesi, bu kişilere kan kusturulacağının söylenmesi, asarız, keseriz, biçeriz tehditleri…
Bir tane olsun, “yargıda hakkımızı ararız” yok, bir tane olsun “oturup konuşalım” yok, bir tane olsun tehditten başka ifade yok.
Ve hiçbiri için işlem yok…
Karşı söylem ise şahane!
Vatanı, yurdu, ocağı, üniversiteyi, okulu korumak için…
Yemeği, yurdu, güvenlik uygulamalarını protesto edenler için söyleniyor bunlar.
Tek bir ayrıksı ses olmasın, herkes söyleneni yapsın…
Büyük büyük lafların asıl amacı bu… Kahramanlık düzeyinde gösterilen bu eylemler birer kariyer yönetimi aslında. Geçmişe bakmak bunu anlamak için yeterli.
Elbette üniversite yönetimi işlem yapmayacak, savcılar da öyle…
Düşünün, İstanbul’da tasma ile dolaştırılan kadın ve dolaştıran erkek “halkı kin ve düşmanlığa tahrikten” tutuklanırken, pala ve maskeye yalandan soruşturma bile açılmıyor.
Hangi adliye ziyaretleri acaba bu sessizlikte etkili oluyor?
Elbette şaşırtmadı, elbette kimse ses çıkartmayacak.
Terörle Mücadele Kanunu’ndaki “baskı ve sindirme”nin tarifi tam da bu aslında.
Suyun bulanıklaştırılmasının nedeni de bu…
Neyin gizlendiği anlaşılmasın, ne yapılmak istendiği görülmesin…


