Var biraz da sen oyalan!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Var biraz da sen oyalan!

Bu yaz üç gün mü sürdü, bana mı öyle geldi? Evvelsi gün, dün, bugün. İşler bir türlü bitmedi, bitemedi… Tamirat, eşya düzenleme, temizlik… Şimdi de hemen izolasyon işlerini hızlandırmam lazım. Silikonları stokladım, beton çatlakları için köpükler ve boyalar da hazır. Bahçe eşyaları bu ay sonuna poşetlenmiş ve kaldırılmış olmalı. Bahçevan ve kış boyu haftalık temizlik ayarlandı… Elimde bir defter, her sayfasında başka bir yapılacak işler listesi. Çek, çek, çek! Yazlıkçının kaderi buymuş meğer. Misafire hazırlan, evin işlerini ve alışverişini yap, usta trafiğinin kontrolünü gerçekleştir. İşleri ve ağırlamaları çıkartınca da, yazdan geriye kalan sadece üç gün…

Yarın küçük kızımın okulu başlıyor. On gün sonra da büyük Fransa’ya dönüyor. Onlar ve arkadaşlarıyla geçen günler, haftalar; öncesi ve sonrasında birer haftalık dinlenme gerektiriyor. Malum gençlik; enerji yüksek!

Hayatımda ilk defa bir yazlık evim oluyor. Hep “amaaaan, her yer benim; gezmeme, tozmama bakarım” dedim. Demiştim. Taa ki geçen sene bir yere kök salmaya karar verene dek. Hissi çok güzel, ama evin ve bahçenin bakımı çok zor. Bu yaz boyunca hiç tatil yapmadım desem yeridir. Kendimi zorlayıp her sabah denize gitmesem, Bodrum’da olmak yalan olacak iyice. Seanslar, dersler, bir de sunuculuklar için git geller; zaten bakıyorum yarı zamanda yokum.

Hadi bir de yazılar için davetler, yine tatil günlerinden, yaz güneşinden yediğim zamanlarda gerçekleşiyor. Hep “şu evin tadını çıkartacağım” deyip, oturamadığım bahçeye elimde bavulla ve sulu gözlerle veda ederken buluyorum kendimi. Hep aynı vaat, kendi kendime verdiğim: Seneye söz!

Sonra da parmaklarımla kaç yaz kalmıştır diye hesaplamaya çalışıyorum. Tadı çıkartılamamış her yaz gününü, kafamdaki bilançoya “zarar” olarak işleyip, altını kırmızı ile çiziyorum.

Ustalar, tamiratlar, bitmeyen patlaklar

Ara başlık biraz “Sex, lies and video tapes” gibi oldu, değil mi? Neyse, konuya dönüyorum, Bodrum’da inşaat kaliteleri çok düşük. Elinizi attığınız şey, yerinden çıkıveriyor. Yapmaya gelen usta “600 TL servis ücreti artı malzeme” alıp güya yapıyor. Bu “güya yapma” işlemi sırasında, bir başka şeyi mutlaka kırıyor, bozuyor. “Mış gibi” yapanlara da denk geldim; şimdilik onlardan hiç bahsetmemeyi seçiyorum. Sonra çevremdeki insanlardan “Sen neden bu kadar sinirli olmaya başladın?”lar geliyor arka arkaya. Yok “yaşlı adam gibi”, yok “Belediye’ye her gün dilekçe gönderen emekli albay”, yok “Cumhuriyet devri emekli öğretmeni”…

Eeee, ne var yani?

Çok sinirliyim hem de. Yaz siniri, Bodrum’da ev siniri. Dış cephenin taşları başımıza düşüyordu, mecburduk, değiştirdik. Dünya para, dünya kadar iş. Ev sıfır ev, yanlış anlaşılmasın. Taşların hepsi söküldü, duvara izolasyon yapılıp yeni taşlar döşendi. Zaten önceki kaplama, taş değilmiş. Taş görünümlü sıkıştırılmış çimento imiş. Dış mekanda asla kullanılmaz, iç mekanlarda dekoratif maksatlı işe yararmış.

Uzun lafın kısası, müteahhit kazıklamış, biz de koyun gibi kazıklanmışız. Bodrum’da bu işler böyleymiş. Normalmiş yani. Evler, villalar; genelde film seti inşa edilir gibi derme çatma ama albenili yapılıp, tez elden de satılırmış. Laf çabukluğu, araya sıkıştırılan birkaç fanfinfon marka, misal “Aman efendim mutfakların tamamı Franke” gibi; gözler boyandı, satış işi bitti.

Küt, pat. Aldın aldın, almadın sırada alacak çok adam var zaten. Batan geminin malları…

Herkes usta yalancı

Usta yok, müteahhit denen kişi bir görünüp hemen kaybolan bir illüzyonist; ama yalancılıkta, hilebazlıkta, adam kazıklamada ustalaşmış çok insan var bu memlekette…

Size birkaç örnek vereyim istedim. İçimi dökeyim, rahatlayayım istedim. Kızmayın n’olur. Kafanızı şişirmek, gününüzü karartmak gibi niyetlerim de yok. Maksat iki lafın belini kıralım, azıcık beraber sinirlenelim, gülelim, rahatlayalım.

Bu yazın baş karakterlerinden biri demirciydi… Üç ay evvel bir demirciyle anlaştım, parmaklıklar, demir kapılar yapacak. Paranın yarısını yolladım. Çocukla da gayet insani bir ilişki kurdum. “On güne getiririm abi” dedi, “tamam, dert değil” dedim. Aradan bir ay geçti, ses seda yok. Arıyorum; ya cevap vermiyor, ya da hastanede olduğunu söylüyor.

Derken bir gün pat diye aradı, “yarın 10’da sendeyiz abi” dedi. Ben hemen affettim tabii, heyecanla beklemeye başladım.

Yarın oldu; 10 oldu, 11 oldu, 12 oldu…

Arıyorum, yine açmıyor.

Köpeği gezdirirken bir kamyonet gördüm, adres arıyorlar. İki tane Türkmen çocuk, yöreye hakim değiller zaten. Anladım, benim malzemeler yüklenmiş olanlar.

-Ustanız nerede sizin?
- O gelmiyor abi, işi çıktı.

Hemen aradım, cevap verdi bu sefer.

- Şu anda geliyorsun, ölçüleri sen aldın, işi sen biliyorsun. Beni Türkçe’yi eğri büğrü konuşan bu iki yabancı çocukla bırakma. Güven vermiyorlar. Lütfen işinin başında dur!

Ne yaptı biliyor musunuz?

Kamyonetteki Türkmen işçileri aradı, derhal olay yerini terk etmelerini söyledi. Bana da mesaj yazmış “onlar bizim kardeşlerimiz, saygısızlık ettin” demiş.

“Onlar bizim din kardeşlerimiz, yoldaşlarımız… Bır bır bır!”

Şimdi yazarken bile gülüyorum…

Ah benim zavallı kuş beyinlim. Yalandan bir milliyetçilik, uyduruk bir muhafazakarlık; ama öz yok. Etik değerlerden hiç anlamayan, vicdani gelişimini başlangıç seviyesinde dahi tamamlayamamış saftirik kurnazım…

Neyse ya, mal böyle, yapacak bir şey yok. Sonuçta ben verdiğim parayı bir ay kadar sonra alabildim. Yirmi mesaj sonunda. Bir daha da ilişki kurmadım. Sadece “paranı yolladım, gelmiş mi” diye yazdı. “Bir gün kahveye gel, seninle insan olmak konusunda sohbet etmeyi çok isterim” dedim. Cevap vermedi.

Ancak dikkatinizi bu olaya son verdiğim tepkide sezilen idealist kişiliğime çekiyorum izin verirseniz!

Vukuatlar bitmiyor, listeler gitgide kabarıyor

Ben inşaat işi çok severim, bunca yıllık ev alma ve yerleşme tecrübemle, artık anlarım da. Bodrum’daki bu evi ben yapsaydım en baştan, şimdiye kadar tamire ve tamirciye ödediğim paradan bir tık fazla harcardım sadece. Hem de dört dörtlük, her tarafı sağlam bir ev yapmış olurdum. O da hayattaki son varmak istediğim noktadır… Buna da neyse…

Kaç kez elekrikçi, tesisatçı, klima tamircisi geldi, artık not etmedim. Bahçe peyzajını yapanlar, klima giderlerinin üstünü kapatmışlar. E tabii klimalardan içeri su aktı. Bahçe ışıklandırmasında kaçak varmış, sigortalar attı. Biz evde yoktuk, buzluklar eridi, tüm stok çöp…

Öfffff!

Ama dış duvar için gelenler, son ayların en büyük varyetesiydi. Vanlı çocuklar, ki insan olarak çok sevdim onları. Ancak ellerinin ayarı hiç yoktu. Demir merdivenle camlara giriyorlar, ortalık toz duman, eşyaların üzerine taşlar dökülüyor; adamların umurunda bile değildi. Hatta çatının kiremitlerini kırmış, panjurların yuvalarını zedelemişler. Bayağı hem de. Arkalarından çatıda kiremitler değişti, zedelenmiş panjur yuvalarını silerek teselli bulmaya çalıştım.

Ah bu panjurlara ne paralar ödedim, bir bilseniz…

“Neyse” imiş, normalmiş, olurmuş.

Sahi, nerede bunun ilk sahibi?

Rahmetli dedem, o dönemin tüm yaşlıları gibi, özdeyişleriyle ve atasözleriyle konuşmayı severdi. Şimdi onun sözleri, onun süslü halleri geldi aklıma. İstanbul’da, toz olur ve kirlenir diye kimselere elletmediği kadife fötr şapkalarıyla dolaşan bir yaşlı adam…

Mal sahibi, mülk sahibi

Nerede bunun ilk sahibi?

Yıllar sonra, biraz uzaktan bakınca, “ne güzel sözmüş” dedim. Ve aklıma Ann Nicole Smith geldi. Benim sınır tanımayan, uluslararası bilinç altım!
Amerika’da geçen sene belgeselini seyrettim. Sanki bu atasözüne klip çekmişler, o derece oturan bir hikaye…

Hatırlarsınız; gencecik yaşındayken, 90 yaşında Teksas’lı milyarder Howard Marshall ile çalıştığı striptiz kulübünde tanışıp evlenmişti. Playboy’a birkaç çıplak poz vermişti o zamana kadar da. Aslında Ann Nicole’ün show-business içinde bir yeri yoktu, Amerika’da bilindik durumun çok kibar söylendiği şekliyle “kokteyl garsonu” ve “stripper”olarak çalışıyordu.

Evliliklerinden bir sene sonra, Howard Marshall ölüverdi. Yıllar süren mahkemeler sonunda, Ann Nicole Smith ciddi bir mirasa kondu. Zaten bu arada dünya basınını günler, aylar, yıllar boyu meşgul etmesinin kaymağını yiyordu. Birkaç filmde kısa rollerde görünmüş, küçük tv kanallarında program bile yapmıştı. Açılışlar, geziler falan; “kokteyl garsonu” işini birkaç seviye yükselterek devam ediyordu.

Lakin kızımız, yine de bir türlü akıllı davranmıyor, paralarını har vurup harman savuruyordu. Haydan gelen huya gidiyordu. Aşk ve ilgi gördüğünü düşündüğü adamlarla birliktelikler yaşıyor, çocuk yapıyordu…

17 yaşındayken yaptığı ilk evlilikten dünyaya gelen oğlu Daniel, 20 yaşını doldurmadan hayata gözlerini yumdu. Ölüm nedeni, aşırı alkol ve uyuşturucu olarak kayıtlara geçti.

1 metre 80 santimetre boyundaki Ann Nicole, 2006 yılında bir de kız çocuğu dünyaya getirdi. Oğlunun ölümünden üç gün evvel. Bebeğin babasının kim olduğu, Amerika’nın boyalı basınını yıllarca meşgul etti. Ve ne yazık ki, bebeği bir yaşındayken, Ann Nicole Smith yatağında ölü bulundu. Sadece 39 yaşındaydı. Çok hızlı yaşamış, sürekli esip savurmuştu. Bipolar ve nasisist yapısıyla, ilaçları ve sakinleştiricileriyle, gencecik kalbi o kadar yüke dayanamamıştı. Bu dünyaya niye bu kadar anlam yüklemişti acaba? Neyin öfkesi, neyin hıncıydı? Alamadığı öç, yetmeyen ilgi, bitmeyen heyecan kasırgasının altında neler yatıyordu, net olarak bilemiyorum. Fakat ne kadar ağır ilaçlarla ayakta durmaya çalışan bir yazık ruh olduğunu kesinlikle biliyorum.

O güzel kadının öldükten sonra kanında toplam onbir ilaç, kiiçlerinden dördü benzodiazepin, bulundu: Klonopin, Ativan, Serax ve Valium. Ayrıca bu onbirin ikisi sakinleştirici ilaçlar ve sakinlik etkisini arttırması için kullanılan çok tehlikeli methadone. Ann Nicole Smith “Kazayla doz aşımı” şeklinde yazılan bir ölüm sertifikası ile, oğlunun yanına, Bahama’ya gömüldü.

Ann Nicole’un babası kim olduğu hiçbir zaman kesinlik kazanmamış olan küçük kızı, “hayat arkadaşıyım” diyen Smith soyadlı bir adam, annesi falan veraset ve vasiyet davalarını hala sürdürüyorlar. Yani, Teksas’lı petrol milyarderi Marshall’ın dolarları, onunla hiç ilgisi olmayan birilerini yarıyor.

“Nerede bunun ilk sahibi?” diyorum da, ipin ucuna bir türlü ulaşamıyorum…

Hadi biraz da sen oyalan bakalım

Ev, eşya, araba, kıyafet falan; şöyle biraz uzaklaşarak baktınız mı hiç? “Meta” kategorisindeki her şey, hayatımızı, yazlarımızı, günlerimizi adadığımız her şey, kocaman bir yalan.

Bize, insana yarar tek gerçek, hayatın geçiciliği.

Yanlış anlaşılmak istemiyorum, tabii ki mal, mülk, yaşayacak kadar bir kazanç gerekli. Ama o “kadar” meselesi, kendimizi eğitmemiz gereken yer.

Her canlı ölümü tadacaktır. Evet. Ama her canlı yaşamı da tadacaktır. Sonsuzluk öbür dünyaysa eğer, tadılacak olan bugünler, burası. Sonsuzluğu bilemiyoruz, öbür dünyayı görenimiz yok. Bildiğimiz yaşam, henüz sadece bu gezegende, hepimizin aynı güneş ve ay altında geçirdiğimiz günlerden oluşan yaşam.

O da kısacık.

Bir varız, bir yokuz…

Evet evet; an itibariyle tüm usta kardeşlerimi affediyorum. Ev dediğimiz nedir ki? Kiremit kırılmış olsa ne olur? Taş döşemenin kenarı öbür köşeyle öpüşmemişmiş; amaaaaan, geçiniz! Yine süslü dedemden bir vecizle yazımı sonlandırayım ve kendimi son yaz günlerine bırakayım biraz. Azıcık işsiz güçsüz, ustasız ve yapı marketi alışverişsiz yaşamaya çalışayım…

Mal da yalan, mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan…

Fatih Türkmenoğlu kimdir?

Fatih Türkmenoğlu İstanbul'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık bölümünden mezun olduktan sonra New York Üniversitesi'nde 'işletme diploması' programını bitirdi.
University of Michigan'da bir yıl 'konuk gazeteci' olarak seminerler verdi. Northwestern Üniversitesi'nde Ortadoğu bölümünde araştırma yaptı. Kent Üniversitesi'nde 'klinik psikoloji' yüksek lisansı yaptı. Çeşitli terapi eğitimleri aldı, almaya da devam ediyor.

Gazeteciliğe 1995 yılında Sabah grubunda başladı. Sabah ve Yeni Yüzyıl gazeteleri ile Aktüel, Esquire, Cosmopolitan dergilerinde gezi, izlenim yazıları yazdı, çok sayıda röportaj yaptı.

Kuruluş döneminde ilk özel haber kanalı olarak yayına başlayan NTV'ye geçti. Beş yıl çalıştığı kurumda hazırlayıp sunduğu programlarla ödüller kazandı. İzleyen dönemde geçtiği CNN Türk televizyonunda 13 yıl boyunca gezi programları ve belgeseller hazırladı ve sundu.

Milliyet, Cumhuriyet ve Hürriyet Seyahat için yıllarca yazı yazdı. CNN International televizyonu için Türkiye'den uzun süre haber yaptı.

"Her Perşembe Saat 4'te", "Hayat Gezince Güzel", "Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer", "Amerikan Rüyası Tabirleri", "Üç Kuruş Fazla Olsun Kırmızı Olsun" adlarıyla beş kitabı yayımlandı.

Moderatör, sunucu olarak da çalışan, şirket yöneticileri ve bürokratlara sunum teknikleri ve medya ile ilişkiler konularında danışmanlık yapan ve TedX konuşmacısı olan Türkmenoğlu, uzman klinik psikolog olarak da danışan kabul ediyor.

ABD ve Türkiye'de yaşıyor. Evli ve iki kız çocuk babası.

İlgili İçerikler