Hayatımız neden güzeldir...
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Hayatımız neden güzeldir...

“Hayatımız Güzeldir.” Çünkü hayat hikayesiz kalmamaktır. Ve hikaye mutluluk takıntısıyla, yalnızca kendilerine özenerek, kendilerini sakınarak yaşayanların başına gökten düşen bir elma değildir

Hayatımız neden güzeldir...

Hayatımız Güzeldir, Ataol Behramoğlu’nun Siyasi Kimliği, Okan Toygar, Tekin Yayınevi

Bu kitabı ikinci defa bu kez yanına notlar alarak okudum.

Çok sevdiğim, çünkü vefalı, mücadeleci, yalnızca yaşama değil “anlama adanmış, şiir seven bir hekim ve ölümü ikna edip uğurladığımız zorlu bir süreci şiirsel direnciyle savuşturan şairle buluşacaktık.

Hem söyleşi hem kitap imza günü olacaktı, ben de toplantıyı yönetecektim ve çok heyecanlıydım.

Tam geçen yıl bu vakitler, böyle bir gün Okan için de benim için de mucize sayılırdı.

Ayrıca benim sevdalarıma, umuduma, umutsuzluklarıma kattığım o şiirlerin ozanıyla bir gün yollarımızın kesişmesi de “tevafuk” sayılırdı

Ve ben tevafuku evrenin bana göz kırpması sayardım.

Sabah en erken trenle yola koyuldum.

Kulağımda şairin sevdiği şarkılar, yoğun bakım sürecinde dinlesin diye sevdiği bazı şarkıları öğrenmiştik, içlerinden biriyle başlayacaktım toplantıya, trenin camına başımı dayamış, konuşma akışını planlıyordum.

Puslu bir şafak vaktiydi.

Tren bir nehir gibi günün ve coğrafyanın içinden akıyor yavaş yavaş gün ağarıyordu.

Zihnimin yakaladığı ama kayıtlamazsam sönümlenecek o anı, bu akışı telefonumla çekip, şu notu ekledim

“Kim olduğumuzu bilmenin büyük bir kısmı nereden geldiğimizi, şu anda nerede yaşadığımızı ve gideceğin başka bir yurt varsa bunun neresi olacağını bilmektir.

Kendini yeryüzündeki bağlam içinde halkının arasına yerleştirebilmektir” Ursula K. Le Guin ve bu sözlerin sahibi başka bir yurt için eşsiz düşler yaratmış bir yazardı.

“Hayatımız neden güzeldir? Ve biz kimiz? Başka, belki de metafizik bir yurt düşümüz var mı? Bana çok şey anlatan bu kitap ve bu büyük emek için şükranla” diye kendi notumu da ekledim.

14 Aralık 2025 şiir seven hekimliğin kutsandığı, yaşamın, iyiliği, direnci, adanmışlığı ödüllendirdiği bir gün olacaktı.

Üstelik, “hayatlarımız hakikaten güzel olabilir mi?” sorusu, dört yüzden fazla sayfada anlatılan hakikatli, şiirsel bir hayatın dürüst anlatısında cevap buluyordu.

“Şiirle hayatımı, kalbimi araştırıyorum”, “Önce hümanisttim sonra sosyalist oldum” diyen şairin, türlü mücadeleler, sürgün, yokluk, hapisler ile geçmiş ömrü bir kahır değil anlamını bulmuş bir yaşama dairdi.

Ülkenin karanlık tarihine düşülmüş bilgece notlarla dinginleşmişken tek kahırlandığım şey “İstanbul’a geliyorum” yazınca “buluşalım hocam” diyen Enver’in (Aysever) tutsaklığıydı.

Bu yıl, bir tıp sempozyumunda ikimiz aynı oturumda konuşmacı olmuştuk.

Bizim hayatlarımızın niye böyle güzel olduğunu, bu cehennemde arafa düşmeksizin direnmenin ne demek olduğunu anlatışı umudumuzu yeşertmişti.

Buluşacağımız yeri, birlikte olacaklarımızı, gününü belirlemiştik.

Düşünen, iyilik peşinde olan herkesin hikayesini yakıp yıkmaya azmetmiş bir zorbalıkla kuşatıldık.

Ama biz de her gün ölümle, zulüm arasından alabildiğimiz hayatlarımıza her zamankinden daha çok özen göstermeliydik.

Çünkü bu, yaşamlarımızı, yaşamın doğal bir evresi olan ölüme teslim etmemek için değil ama zorbalara karşı en büyük direnişti.

Ne var ki, İstanbul’a ayak bastıktan yarım saat sonra o tekinsiz haberi aldım.

Dejavu gibiydi, annemin ölümünü haber aldığım sahnenin aynıydı.

O haberi de bir Haziran günü, yine İstanbul’da almıştım.

Oğlumun arabasıyla son hız Ankara’ya ulaşıyoruz, Alaz sakince arabayı sürüyor, ben durmaksızın ağlıyorum, acıkınca aynı yerde durup ıspanaklı börek alıyoruz.

Bu kez de annemin en sevdiğini, abimi yitirmiştik.

Onun yaşamı da erken yaşında başına gelen talihsizliğe, ihtişamlı zihnini puslandıran uğursuz bir hastalığa direnişti.

Yazgımla karşılaştığım kavşağa çıkan yolculuk şu iki mektupla başladı sayılır;

Sevince gark eden ilki; MIT’ye (Massachusetts Institute of Technology) burslu kabul mektubu ve üç yıl sonra MIT’den Ankara’ya bize gelen ikincisi.

Mail ve cep telefonlarının olmadığı 80’li yıllardı, ikisini de postacı H. amca getirmişti.

Ona özlemimi, yeni başladığım fakültede ve kısıtlı hayalarımızda olup biteni anlatan uzun mektuplar yazardım.

O da bana Boston’un keskin soğuğunu, yeni alışmaya çalıştığı yemekleri, çok çalışmanın nasıl iyi geldiğini, ben okulu bitirince yanına almak istediğini anlatırdı.

Bir kez de oradaki arkadaşlarından biriyle, çok istediğim kot pantolonu ve bir de kazak göndermişti.

Giyer giymez ikisinin de bedenime tam olmasıyla sevincim şaşkınlığa karışmıştı.

Mektuplarını nadide bir mücevher gibi saklardım.

Mektupların gitmesi ve gelmesi haftalar aldığı için ben her pazartesi düzenli yazardım.

Postacı H. amca kapıyı çalıp, açmamızı beklemeden “Alper’den mektup var” diye seslenirdi.

Babam evdeyse özenerek koyduğu ismin kısaltılmasına razı olmaz “Alpertunga” diye düzeltirdi.

Benimki hariç hepimizin isimleri, babamın etkilendiği kitaplar ve destanlardan seçilerek konulmuştu.

Benim ismim ise biraz tesadüfi.

Bir seher vakti, seher yeli eserken evin üçüncü çocuğu olarak doğunca, beni doğurtan ebe “esintiden” esinlenerek bunun da adı “ESİN “olsun demiş.

Nineme göre başımıza gelen tüm tekinsizliklerin sebebi babamın bu kadar okuması hatta aralıksız okumasıydı.

Üç yıl sonra gelen mektubu ben açmış ve donakalmıştım

“Bir projeyi bitirmek üzere çok yoğunlaşmış çalışmaları nedeniyle çok uykusuz kaldığı, orada öğrenciler arasında bunun çok yaygın olduğu, genellikle dinlenince geçtiği ama oradaki diğer Türk öğrencilerin onu izinli olarak Türkiye’ye getirmek istedikleri” yazıyordu.

Kararı bize bırakıyorlardı.

Bursunu uzatacaklardı “Proje çok parlak keza Alper de öyle” diye belirtiyorlardı.

Gelişini beklerken kederden öleceğinden korktuğum annem; “Sıla Hastalığı bu” diye sızlanıyordu.

İzin, dinlenme, geliş gidişlerle tamamlanamayan süreci, ODTÜ’de tamamlamak üzere sonlandırdı.

Yazgımla tanıştığım o kavşakta ben de durmaya, onunla kalmaya ve çok istediğim için Tıp Fakültesine girdiğim psikiyatriyi seçmemeye karar verdim.

İnsan zihninin, beynin hastalıkları daha anlaşılır daha çare üretilir olmalıydı, o yüzden psikiyatriye ve psikiyatristlere de içerliyordum.

Ayrıca çok sevdiğim birine olup biteni kavramaya da gönüllü değildim.

“Hikayeler ya tuzla buz olur ya da onları üzerimizden çıkarır geride bırakırız” diyor Rebecca Solnit.

Üzerimizden çıkarabildiklerimiz “evcil anılar”dır, üzerinden zaman geçince başkalaşır onlar.

Ama bir hikaye tuzla buz olmuşsa o anı gücünü hiç yitirmiyor.

Anıları kurtarmaya ve yeniden kurmaya durdum.

Ama kırık bir aynanın parçaları gibilerdi, bir daha bir araya getiremedim.

Bambaşka bir hayatım olacağını düşlerken, sayısız olasılık varken durmayı, kalmayı seçmiş biriydim artık.

Ailedeki herkesin hayatı onun etrafında, yakın çemberinde kalacak şekilde şekillendi.

Sürekli ve sayısız cevapsız soruyla baş başaydım.

Yazmak, konuşacak, anlatacak çok şeyi olduğu halde konuşacak, anlatacak kimsesi olmayanların dördüncü boyutu gibi gelir bana.

Yazıyorum çünkü bu sözcüklerle bağ kuracaklarım olduğunu biliyorum.

Hayatlarımızın öylesine tanımlanmış bir mutluluğa adanmakla değil duygudaşlıkla, anlam yolcusu olmakla güzelleştiğini anlatmak istiyorum.

Mutluluk takıntısı atlatılmadan mutlu olunamayacağını, özgürlük takıntısı atlatılmadan özgür olunamayacağını biliyorum artık.

Acının yalnızca hayatın verdiklerini yitirmek olduğunu iyice kavrıyorum.

Acı, tanıştığımız sevinçleri, gerçekleşmiş düşleri yitirmekten başka bir şey değil,

Bu ikinci vedamız sayılır.

Ama onu sonsuzluğa uğurlamak çok zordu.

Anneme yakın bir mezarlık bulmaya çalıştık.

Yakın arkadaşları mor sümbüller diktiler mezarına.

“Annenle buluştular” dedi birisi.

“Bilmem ki” dedim “ben öbür dünyaya inanmıyorum, yani zannetmem ama yine de yakın olmaları ferahlatıyor.”

“Yani” dedi “yaşam bu kadar basit öyle mi, doğuyorsun ve ölüyorsun öyle mi?”

Yaşamın bu kadar basit olması her günü, her bağı kutsamayı gerektiriyor aslında diyemedim.

Bitkin, mecalsiz döndüm eve.

Gönderilmiş karanfilleri bir vazoya, zambakları başka vazoya koydum, ortasına siyah beyaz, annemin ve abimin neşe ve gençlikle ışıldadıkları fotoğrafı yerleştirdim.

Ozana unutulmayacak o cümleyi fısıldayan Yannis Ritsos’un dediği gibi yani….

“Hayatımız Güzeldir.”

Çünkü hayat hikayesiz kalmamaktır.

Ve hikaye mutluluk takıntısıyla, yalnızca kendilerine özenerek, kendilerini sakınarak yaşayanların başına gökten düşen bir elma değildir.

O yüzden onun, ikimizin güzel hikayesini de bilin istedim.

Bana hayata sitem etmemeyi, her şeyden özgürleşilebileceğini, zekanın ödül olduğunu, iradelerimizin eşsiz gücünü anlatan canım abim; Alpertunga Davutoğlu’na, 22 Temmuz 1954-14 Aralık 2025

Onun ve benim hayatıma ilmi ve şefkatiyle harmanladığı ustalıklı dokunuşları için Prof. Dr. Behçet Coşar’a sonsuz minnetle...

İlgili İçerikler