Başka bir yeni yıl arifesinde, en başa bir önceki yılın pasını silecek ışıltılı dileklerimi tutturduğum küçük defterime şu notu da koymuşum:
“Zaman her şeyi aşındırır, biz ona değişim deriz.”
Değişimi isteyen yanıma direnen benliğimin ürpertilerini fısıldamışım belli ki.
Değişim hep arzu ettiğimiz bir şey gibi gelse de sezen yanımız değişime direnir.
Öte yandan bir değişimin habercisi olması kaçınılmaz olan yeni de pek davetkârdır.
Yılın yenisi, yeni bir gün, hatta mümkünse yeni bir hayat talebi…
Zihnin gölgesini aralayan gecelerde genellikle okul mezuniyet buluşmaları, kendileri için konforun tüm düğmeleri sürekli açık olanların, başarmışların, şu şarkıya eşlik ederkenki hâlleri bunu içtenlikle istediklerine dahi ikna edebilir:
“Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutmak. Sil baştan başlamak gerek bazen.”
Oysa ellerine kocaman bir silgi, bir de tüm arzularını gerçekleştirecek bir cin verseniz, konforlu yataklarına gömdükleri ölü bedenleri bir milim kıpırdamaz.
Yeniye hevesimizi değişimden bağımsız düşünmemiz bana ironik gelir.
Yeni, eskinin devamı değildir; en iyi ihtimalle eskiyi silikleştirir, dahası siler de öyle gelir.
Zaten yeniye heveslenen yanımızın önünü de sıklıkla değişime direnen yanımız keser.
Yeni, öyle dilemekle, dillendirilmekle gökten zembille de inmez pek.
İnmesi de pek hayra yorulmaz zaten.
Son yaşadığımız pandemi gibi, göç gibi, bazen daha bireysel kırılmalar gibi, eskiyi önüne katan, hazırlıksız yakalayan bir fırtınayla düşer önümüze.
O vakit de “eski normal” diye ağıtlar yakarız.
Aslında takvim zamanlarını pandemik işaretlerle raptiyelediğimiz o tekinsiz yıl gerçek bir yeni yıl sayılırdı.
Ama yeniyi hiç sevmedik; üstelik ürküp eski zamanların gölgesine sığındık.
Ben o vakitler “hiçbir şey aynı olmayacak artık” dediğim için bana tuhaf yakıştırmalar yaptıklarını, Orta Çağ’daki gibi cadılaştırıldığımı hâlâ anımsıyorum.
Yalnızca aşk, doğum, düğün, ölüm ve bazı afetler yeniye dairdir.
Yeni, hiçbir şeyin aynı olamayacağını göze aldığımızda hayatımıza gelir.
Ama ben de, benim tasavvur edebileceğimden dahi ışıltılı bir yeninin konfeti gibi başına yağacağı o ayrıcalıklı kişi olmayı ummaktan vazgeçmiyor olmalıyım.
Çünkü hiç değilse her yıl kapanırken zamanla fısıldaşır gibi yeni sözcüğünün kulağını çınlatıyorum.
Bu yılın son günü, zamanın aşındırdığı tüm o şeyleri unutmak isteğiyle, yılın yenilenmesi dışında yeni hiçbir şey arzu etmemek arasındaki bir çentikte sıkışmış ruhum, gün ışığına dahi kapanmak isteyen bedenimi yorgun zihnimden kurtarıp kanatlandırmayı başarınca Akdeniz iklimli bir Avrupa şehrine doğru yola çıkıyorum.
“Bırak her şey başına gelsin / Güzellikte dehşet de / Sen sadece devam et” diyen Rainer Maria Rilke’yi kayıtlamış olan belleğime minnet duyuyorum.
Oradayken, her köşesine anılarımı serpiştirdiğim, kuytuları arzularımı yutan, gecelerini bir avuç balkondan izlediğim Ankara’dan epeydir beklediğim kar görüntüleri düşüyor önüme.
Calvino’nun arzularıyla, Gaudí’nin, Dalí’nin anılarıyla şekillenmiş düşsel bir şehre benziyor Barcelona.
“Düz çizgi insana aittir, eğri çizgi ise Tanrı’ya.” (La línea recta es del hombre, la curva es de Dios) diyen Gaudí’nin tüm dokusuna sindiği bu şehre olan aşkımı yeniliyorum.
Dalí’nin müzesi, yaşadığı Cadaqués kasabası, evinin olduğu Portlligat, Gaudí’nin daha önce gezmeye fırsat bulamadığım eseri Casa Batlló, sükûnetli sokak kalabalıklarında dolaşan bedenim, silikleşmekte olan geçmişi kıyıya vuran dalgaların bıraktığı kumlar gibi ayak uçlarıma bırakıyor.
Mavinin en güzel hâli, maviye, erişilmez olan en uzağa kavuşmak düşümü yeniliyor.
“Bütünlük parçalanmışlığın yanılsamasıdır” diyen, ilham perisi Gala’yı atomlarına ayırıp defalarca resmeden Dalí’nin eserlerinde, parçalanmışlık hissimin en güzel yanılsaması yansılanıyor.
Yeni yılın ilk saatlerinde büyük bir kalabalığın toplanıp neşeli şarkılar söylediği, büyülü ışıklarla bezenmiş bir meydandayız.
Muhteşem bir dolunayın aydınlattığı Ulusal Saray’ı (Palau Nacional) gören meydanda gay çiftler de var; özgürce, neşe içinde gelen yılı önce birbirlerine, sonra hepimize sarılıp kutluyorlar.
Amerika’da çalıştığım yalnızlık günlerimdeki en yakın arkadaşım Kolombiya’dan kaçmış gay bir sanatçıydı.
Pansiyona ilk girdiğimde bileğimden yakalayıp sürdüğüm parfümün ne olduğunu anlamaya çalışmıştı.
Karşı odamda kalıyordu.
Ürkmüştüm.
Pansiyonun sahibi “korkma, gay o” dedi.
“Erkeklik müthiş bir vazgeçiştir, ataerki önce erkekleri sakatlar.” — Rebecca Solnit
R. de işte tüm bunlardan vazgeçmişti; korkutucu olmadığı gibi güvenliydi ve çok iyi anlaşıyorduk.
İspanya Meydanı’nda (Plaça d’Espanya) kısa süreliğine de olsa aşk, neşe ve umut herkese eşit mesafeden göz kırpıyor.
Sonra Gaudí ve Dalí’nin yüzlerce yıl gerisindeki şehrime tekrar dönüyorum.
Doğrusu, Baudelaire’in Yolculuk şiirindeki “Burada sıkıldığımız kadar sıkıldık orada da” dizesiyle aram açılıyor.
Kar çoktan erimiş, sokaklardaki toza karışmış bile.
Dümdüz binaların arasındaki kaldırımlardaki çukurlara basmadan, kaygan bir çamur üzerinde yürümeye çalışan gri siluetli insanların arasına karışıyorum hemen.
Hastane yolunda, belli ki kızgınlığı bir kadının trafikte oluşuna, yoluma çıkmaya çalışan yirmili yaşlarındaki bir oğlan camını açıyor.
“Aşkım, düzgün git, kafanı kırmayayım.” diyor.
Kafası kırılmış tüm kadınların kemiklerindeki öfke, kızgın bir ateş gibi bedenimi sarıyor.
Eder etmez cinsiyetçi olduğuna pişman olduğum bir küfür savurup delirmesini izliyorum.
Küfürlerin tümü erkeklerce türetilmiş olmalı; daha yaratıcı olanlarını biz kadınlar bulmalıyız.
Plakasını ve çektiğim fotoğrafları emniyete veriyorum.
“Maalesef,” diyor, çaresizlik ifadeleriyle dolu polis. “Kadınların araba camına yumurta dahi atıyorlar, çok dikkatli olun,” diye sürdürüyor. “Çoğu da birinin bir şeyi; bu cesareti oradan alıyorlar.”
Hayata değil, değişime direnen yanıma yenik düştüğüm için yaşamakta olduğum bu ülkede, “avladığı geyiği yerken kemiği boğazına takılarak ölen adamı bulan mezarın ötesinden gelen bir intikam”* gibi trajik bir kurtuluş bekliyorum bu yıldan.
Dipnot:
Calvino; Italo Calvino, Görünmez Kentler
* Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, Olga Tokarczuk


