Bu zamanda hekimlik
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bu zamanda hekimlik

Halkın sağlığa, sağlığın hekimlere, hekimlerin iyi hekimliğe en çok ihtiyaç duyduğu bir toplumsal kriz yaşıyoruz. Ve birbirimizden başka kimsemiz yok

Bu zamanda hekimlik

Ya bugünlerde yaşadıklarımız o günkü Rusya’da olup bitenlerin analoğu ya da dahi yazar Dostoyevski, tüm zamanlar boyunca olup bitenleri hatta olacakları yazmış.

Yine, yeniden, şimdiki ruh hâlimle Nietzsche’nin “hakikati kanla haykırıyor” dediği “Yeraltından Notları”nı okuyorum.

Şöyle başlıyor;
“Ben, hasta bir adamım... İçi öfkeyle dolu, çekilmez bir adamım ben. Sanırım, karaciğerimden de rahatsızım. Doğrusu, hastalığımın ne olduğunu, hatta neremin ağrıdığını bile bilmiyorum. Tıbba, doktorlara saygı duyduğum hâlde tedavi olmak için hiçbir şey yapmadım.
Dahası, boş inançlara bağlı olan biriyim; hem de tıbba saygı duyacak kadar.
(Çok iyi bir öğrenim gördüm; bunlara inanmamam gerekir ama inanıyorum işte.)”

Sancılı zorba zamanları, varoluş sancılarını anlatan kahramanın hekimlere dair söyledikleri böyle…

Zaten hekimler kadim varoluş yolculuğumuzun kâh kahramanı kâh günahkârı olmuşlardır.

Aslında bu ülkede, önce ülkenin bağımsızlık savaşında, sonra da kuruluşunun harcında eli olan hekimler ile insanların arası uzunca bir süre epeyce iyiydi.

Savaştan, kıtlıktan çıkmış ülkede sayıları yüzlerle ifade edilecek kadar az sayıda hekim sonsuz bir özveriyle salgınlarla mücadele etmiş, halkı sağlığına kavuşturmuştu.

Hekimlik vakur ve onurlu bir meslek, tıp güvenilir bir disiplindi.

Ne var ki küresel neoliberal kapitalist girdaba atılan ülke yoksullaşıp, yoksunlaşmakla kalmadı, insanları bir de sağlıkta ticarileşme denilen bir girdabın ortasında bıraktı.

O zamanlar benim de yönetiminde olduğum Ankara Tabip Odası (ATO) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) olarak bir “Dünya Bankası Projesi” ile hızlandırılan, dönüşüm tarifeli bu sürece itirazımızı epeyce gürültülü seslendirmiş ama bir türlü sesimizi duyuramamıştık.

Sağduyusuna güvendiğim insanlar, gazeteciler, siyasiler dahi itirazlarımızı fazlasıyla ideolojik ve abartılı buluyor, daimî muhaliflikle ilişkili deyip geçiştiriyor, tek tük beliren özel hastanelerde kendilerine tanınan imtiyazlarla teskin oluyorlardı.

Ne yazık ki o günlerden başlayarak kamusal olandan son hız uzaklaşan, piyasalaşan sağlık artık yalnızca parayla, statüyle ilişkili bir imtiyaz.

TTB yönetiminde, son seçimdeki ittifak oluşumunu da sayarsak, 1990’lardan itibaren somut bir hekim hareketi olarak kendisini tanımlayan “Etkin Demokratik TTB; EDTTB” grubu var.

Bu grup ile temsil edilen TTB, çok katmanlı bir krizin başlangıcı olan “Sağlıkta Dönüşüm” olarak tariflenen bu süreçte, bu dönüşümün hem hekimlik hem tıp hem halkın sağlığı bileşenlerinde yol açacağı toplumsal krizi, bilgi birikimi ve dayanağı olan değerlerle tercüme etmeye çalıştı.

Ancak pandemik zamandaki ve benzer tüm kriz zamanlarında olduğu gibi bilenin gücü, hileli bir bileğin gücüyle büküldü ve olacakları önlemeye yetmedi.

Pandemi neoliberal kapitalizmin yerküreyi ne denli hastalandırdığına ilişkindi, bir sonuçtu.

Hekimlerin balkonlarda alkışlatılması kısa sürede bir meslek hastalığı olan kovid nedeniyle ölen hekimlerin hızla unutuluşu ve yalnız bırakılmasına evrildi.

Sistem hekimleri önce ihmal ederek sonra şiddeti azdırarak sonra değersizleştirerek öldürüyordu.

Şimdi gelinen noktada halk ile hekimin arası da çok açıldı.

Sürekli arızalı, havada kalan bir uçağın pilotluğunu yapmaya çalışan hekimler, yolcuları rahatsız ediyor, mutsuz ediyor.

Artık başkalarına olanlarla pek ilgilenmeyen insanlar dahi sağlık hizmeti talepleri olduğunda bireysel olarak acı çekerek bu anlatılmak istenilenleri anlıyor.

Ama olup bitenin tüm sorumluluğunu hekimlere yüklüyor, kimi döverek, kimi söverek, kimi söylenerek tüm öfkesini hekimlerden çıkarıyor.

Merkezine sağlığın ticarileşmesini alan bu dönüşüm programı tam olarak, kışkırtılmış bir sağlık talebi ile insanları sağlığa bağımlı hâle getirirken hekimi de bitip tükenmeye sürüklüyor.

Teknoloji, ilaç ve aşıda dışa, hastane binalarında da müteahhit bağımlı ülkede, tüm borcu ve kârı hastalanarak ve iş gücünü ucuza getirerek karşılıyor.

Hekim performansa dayalı sistemlerde yatay ve dikey bir şiddet altında, dahası özel sektörde güvencesiz çalıştırılıyor.

Hekim artık piyasalaşmış bu sistemin kölesi sayılır.

Emeğinin, alın ve akıl terinin hakkı olan sözün sahibi olmasına da izin verilmiyor.

Türkiye’de tüm Avrupa ülkelerinden daha düşük olan hekim sayısı, bir hekime ortalama on iki, on üç hasta baktırılarak, acilleri mikrop laboratuvarları hâline getiren bir kalabalığa maruz bırakarak, eğitimin olmadığı binalardan hekim mezun ederek telafi edilmeye çalışılıyor.

Kangren olmuş bir organın kokusunu, burunlarını tutarak ya da oksijenli su dökerek bastırdıkları için, hastalığın tüm bünyeyi sardığı bir toplumsal kriz ile karşı karşıyayız artık.

Hekim bağımsızlığını, değerini yitirdiği bu sistemde bir süredir hiç değilse kendi özlük haklarının yoksunluğunun farkında.

Ama demokrasi ve hukuk yoksunluğu çeken ülkede hekim de çoktan bağımsızlığını yitirdiği için mutsuzluk ve tatminsizliğini dile getiremiyor, gidiyor, istifa ediyor, dahası stresten ölüyor, intihar ediyor.

Çünkü artık tüm hakikatler gibi bizim hakikatimiz de kanla haykırılabiliyor.

Bunlar yalnızca bir başına bırakılan hekimin sorunu da değil, üstelik tüm toplumu sağlık hakkından mahrum bırakıyor.

Artık tüm özlük hakları bir sihirli değnekle düzeltilse dahi bu hastalıklı bünye iyileşmeden mesleki tatmini olamayacak.

Küresel neoliberal kapitalist sistem kendini tüketirken iyice totaliterleşen rejimler, hakemleri ve denetleme mekanizmalarını da yok ediyor.

Pandemik zamanda sesimizi duyuran bir elin parmağını geçmeyen iyi basın kuruluşları da kör kuyulara atılıyor.

Sağlıkla ilişkili tek güvenilir ve etkin mücadele alanı olan meslek odaları da iktidar tarafından sessizleştirilmeye, evcilleştirilmeye çalışılıyor.

İlk kez bundan iki yıl önceki meslek odası seçimlerinde, iktidarın hekim odalarına da uzanan eli iyice belirmişti.

Ankara Tabip Odası seçimlerinde, bugün iki ayrı liste olarak beliren, farklılıkları detaylarda zannettiğimiz iki grubu birleştirmek için büyük mücadele vermiş ve küçük bir farkla, hükûmetin açıkça destek verdiği listeye karşı seçimi almıştık.

Hükûmet destekli dediğimiz için alınganlık gösteren listenin, seçim sahasında kurduğu alanda, Ankara Üniversitesi Rektörü ve Sağlık Bakanlığı bürokratları oturuyordu, bolca da ikram dağıtılıyordu.

Aralarında öğrencilerimin de olduğunu bildiğim ekibin temsilcisi, seçimden bir gün önceki kurulda neden oda yönetimine aday olduklarını ve nasıl yürüteceklerini açıklamak için kürsüye çıktığında heyecanla kulak kabarttım.

Söyleyeceklerini not almakta, şikâyetlerini anlamakta yarar olduğunu düşünüyordum.

Ama ne yapacaklarını, mücadeleyi nasıl yürüteceklerini duyamadım, çünkü parmağını da sallayarak bir önceki yönetimi politik olmakla, hekim haklarından başka meselelerle uğraşmakla suçluyordu.

Savaş, LGBTI hakları, özgürlük, barış ile ilgilenmekten başka bir işe yaramadığımızı ima eden konuşmasında, hekim mücadelesini, iyi ücret, iyi fiziksel şartlar ve devlet katında saygınlığa indirgiyordu.

Ben, 2004 yılından beri Ankara Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği süreçlerinde fiilen yer aldım.

TTB’nin o zamanki yönetimi tarafından bağımsız bilim insanlarının desteğiyle kurulan Pandemi Çalışma Grubunda (PCG) yer aldım.

Hem halkın doğru bilgilendirilmesi hem hekimlerin özlük hakları için her zaman olduğu gibi her şeyi göze alarak etkin bir mücadele sürdürüldü.

Söylenilmesi istenilmeyenler her şeye rağmen söylenildi çünkü yaşamsaldı.

Şimdi mücadelenin geçmişi ve hafızası olan EDTTB grubunun, Ankara’daki Çağdaş Hekimler grubuyla birlikte, ATO seçimleri sürecindeyim.

Seçimler için aday listesi açıklayan üç liste var.

Umuyorum ki hekim arkadaşlarım hekimlere ve iyi hekimliğe yapılmakta olanların, meslektaşlarına şiddetin, yok yere ölümlerin sorumlusu hatta faili olan iktidarın desteğini almaktan, bu sisteme destek olmaktan imtina edeceklerdir.

Meselenin politik olandan ayrıştırılamayacağının, halkın sağlığını gözeten iyi hekimliğin nasıl yaşamsal olduğunun farkında olmaya başladıklarını umuyorum.

Barış dediğimiz için bizi, hekimlik dışı işlerle uğraşmakla suçlayanlar, savaşlarda iyi hekimliğin yaşamsal olduğunun, dahası savaşa karşı durmanın da iyi hekimliğe dair olduğunun ayırdındadırlar diye düşünüyorum.

Meslektaşlarımızı döven, öldürenleri cezasızlıkla azdıran adaletsizliğin, sağlık hakkını insanların elinden alan sistemin bileşeni olduğu anlaşılmaktadır zannederim.

Meslek odalarımızın, sorunların konuşulduğu, çözümlerin üretildiği, hukuki destek, dahası dayanışma ve dertleşmenin mümkün olduğu kapsayıcı bir oda olması her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Meslek odaları, bilimin ışığında süreğen, evrensel bilgiyle buluşan, ufuklarını genişleten, uluslararası deneyimlerle beslenen bir eğitimin, meslek beceri ve tatmin için temel hakkımız olduğunu hatırlayan ve hatırlatan dayanaklarımız olmalı diye düşünüyorum.

Kendisini etik, sınıfsal ve politik temellerle yürüyen; etnik kimlik, inanç, cinsiyet ve cinsel yönelim farkı gözetmeksizin herkesin özgünlüğünü tanıyan gönüllü bir hekimler grubu olarak tanımlayan EDTTB, örgütledikleri ve genişletecekleri mücadele alanını da şöyle tanımlıyor:

“Hekim hareketini yalnızca mesleki çıkarlar ekseninde değil, etik değerlere ve sınıf bilincine dayalı bir hatta yeniden tanımlar. Bireysel kurtuluş yolları yerine, kolektif ve örgütlü mücadeleyi esas alır.”

Halkın sağlığa, sağlığın hekimlere, hekimlerin iyi hekimliğe en çok ihtiyaç duyduğu bir toplumsal kriz yaşıyoruz.

Ve birbirimizden başka kimsemiz yok.

Ankara’da 12 Nisan’da yapılacak seçimde yıllardır sürdürdüğümüz çok katmanlı mücadelemize can suyu vermeniz, yoldaşlık davetimizi kabul etmeniz dileklerimle…

İlgili İçerikler