Şaşırtmayı severim biliyorsun
Bu da sana son sürprizim olsun
Şimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum
Beni güzel hatırla
GİDİYORUM…
- Mikail Müşfik
Ocak ayı, ülkenin onlarca yıldır içinde debelenip durduğu labirentteki mumların da birer birer söndürülmüş olduğu, kederle mühürlenmiş bir takvim yaprağı.
Keder ağırlaşınca uğradığım aklımla kavrayamadığımsa bu ülkede olup bitenler değil, bu karanlıkla vedalaşmama mani olan alıklığım.
Ahmaklığın türümüze özgü ortak bir özellik olduğunu biliyorum; yine de zannederim aklımın parlattığı kibirim yüzünden bu alıklığım hâlâ beni çok şaşırtıyor.
Şimdi bulabildiğim bulanık bir cevap var ki o da şu; zannederim hiç kimsenin beni uğurlamayacak olması, bu coğrafyayla vedalaşmamın önündeki asıl maniydi.
Ocak ayı aynı zamanda vedaların hüzünlü sesi Ferdi Özbeğen’i de bizden uğurladığımız ay.
Bu vesileyle günlerce onu dinleyip anımsayamadığım vedaların hüznüne karıştığım günler…
En sevdiklerimi ölümün soğuk örtüsüyle sardığım bu yıl, ne fark ediyorum biliyor musunuz; vedalarla uğurlamaları birbirine karıştırmışım.
Meğer uğurladım zannettiklerimle vedalaşmış, vedalaştıklarımı ise uğurlamışım.
Onun yormayan yumuşacık sesiyle geçmişime uğrayan hüzünlü şarkıları, tortusu kalmış duygularıma konulan bir veda busesi gibi.
Vedayı çınlatan her şey gözyaşlarıma karışıyor.
Ne gam; çünkü iç sızısı, keder, her gün bu memlekette benliklerimizin uğradığı zihinsel ve ruhsal istilaya bir direniş sayılır.
Çünkü duygularımız köreldikçe katılaşıp kalıyoruz...
Duygusuz bıraktığımız akıl ve sağduyu da yaşamayı becermeye yaramaktan çok hayatı kalıplıyor, katılaştırıyor.
Akıcı bir hayat için duygulara nasıl da muhtacız.
Yerkürenin her köşesine imzasını atmak uğruna özgürlüğünden, özgünlüğünden cayan insanoğlu, bugüne dek yaptıklarının aklının eseri olmadığını bilmiyor.
Ama şimdi arşa çıkardığı aklın neden tek başına yapamayacağını, ürkerek izlediği yapay zekâdan öğrenecek.
Her ne başarıldıysa, düş gücü, duygularımız, eksiklik sanrılarımız ve geçicilik sancımıza dair…
En azından insanoğlunun son zamanlarda iyice sanrılanan bu ahmaklığından muaf olduğumdan, duygularımı, sızılarımı, kederimi öylece, geldikleri gibi karşılıyor, onlarla türlü vesileyle hasbihal ediyorum.
Vedalarda iyi olmadığımı biliyorum.
Veda, yarım kalmışlığa, hayaletler mezarlığına yazılmış duvar yazıları gibi.
Veda, bir son; sonluluğumuza başkaldıran bir sona dair…
Sandığa kapatılmış, kimsenin bulmamasını umduğun mühürlü bir mektup gibi.
Kırık, buruk bir hikâyenin noktası, ünlemi ya da ünlemi ve iki noktası gibi.
İnsanın içinde çöl gibi bir boşluk bırakıyor.
“Çölleri orada rastlayabileceklerimden ötürü değil, rastlanabilecek iki şey arasındaki muazzam boşluk nedeniyle severim ki; çöller tam da buna, yani boşluğa davet eder sizi.” Rebecca Solnit
Ama Rebecca Solnit’in devam cümlesindeki şu duyumsayış “…insan çölün ne kadar canlı olduğunu anlar”, çöl fırtınasında kumlar gözlerime dolduğunda bana da hasıl oluyor.
Ankara’ya dahi veda edememiş birinin veda etmesi de zor zaten.
Ben sonu üç noktalı cümlelerle biten uğurlamada iyiyim.
Uğurlama, bitenin başlangıca kayıtlı olduğuna dair bir dipnot.
Teşhis, tanı ve uğurlama…
Bu zamanda ve bu uzamda olmadı, olamayacak demiş oluyorsunuz.
Uğurlamak, bir lanetle, kahırla değil; uğur işaretleriyle yollamak, yolcu ederken arkasından su dökmek gibi.
Yaşamın ağırlığını birlikte hafifletmek niyetinden umudu kestiklerimi, birlikteyken yaşamı iyice ağırlaştıranları, yüzlerini her gün, her durumda yeniden çizip sürekli şaşırtanları uğurluyorum.
Zarifçe, zekice bir edim bu.
Bu da yaşamı ve bilhassa hastalık ve ölüme sıkça uğradığım benim ağır yaşamamı hafifleten bir sihir gibi.
Benim kutsal sihirim bu…
Ama hep beklenilen o yağmurların ciğerlerimi çölün kokusuyla doldurması gibi, bulunmasın diye mühürlediğim veda mektupları, ölüm dansına durmuş hayaletler gibi karşıma çıkıyor.
Ölüm, serinkanlı sadist bir senarist gibi, vedaya kalan bir hikâyeyi bitirebilmek kudretinde olmadığımızı nasıl da başımıza vuruyor.
Birbirinin üzerine örtülmeden biten her hikâye en az iki kişiliktir.
Her canlı gibi kendimizi iyileştirecek güç ki; yedek güç diyorum ben buna, algılarımızı açıyor.
Bir söz, bir yazı eksik parçayı yerine koyup sizi sorudan özgürleştiriyor.
Bir tıp sitesinde “makul olmaya çalışıyorum” çırpınmalarımı teskin eden o yazıya denk geliyorum.
Başlığı şu; “Death Was Clinical To Me, Then It Became Personal”, “Ölüm Benim İçin Klinik Bir Durumdu. Artık Kişisel.”
Bir nörolog, ölüm ve vedayla ilişkili kişisel deneyimini şu cümlelerle paylaşıyor;
“Hiçbir profesyonellik ve eğitim, ne denli becerili ve başarılı olduğunuz, sizi bu acıdan muaf kılmaz.”
Hekimlik, ölümle, duyguların inceltildiği makul bir uzlaşı gibidir.
İçimi çeke çeke okuyorum yazıyı.
Anlıyorum ki en sadık yoldaşım olan dayanıklılık, bir düşman gibi yolumu kesiyor; yalnızlık duygumu elimden alıp tek başına koyuyor.
Tamam o zaman diyor, vedalarımı uğurlamaya karar veriyorum.
Bu kadar işte; “tamam o zaman” ki ne çok şey sığdırırsın bu cümleye.
İçindekini uğurlamaya dair bir veda sözcüğüdür bu.
Hastane, yazı, babama uğramak, spor ve sinemayla geçen gri günlerin sonu, bahara kavuşmak üzere.
Öğle arası uğradığım pilateste yanı başımda, henüz ayrıldığı kız arkadaşının arkadaşı olduğu anlaşılan hocaya sürekli kısa cümlelerle takılıp kaldığı aşkı mırıldanan temiz yüzlü oğlan çocuğu, aklıma bu ay takvime düşecek olan Sevgililer Günü’nü düşürüyor birden.
Sanki ruhunu vampirlerin içtiği bu zamanda, bu coğrafyada aşk heder edilmemiş gibi, sevgililik tasarlanılacak.
Yaslanamayıp tasalanmalara, umuda değil ummaya gebe sevgililikler.
Her şeyin en iyisine sahip olmak için her şeyden vazgeçirilenler, kırmızı kurdeleli aşk paketlerini evrenin ilahi makamına sunacak.
Evrenin kafası istek yoğunluğundan karışırsa diye tasarlanılan sevgilinin ölçüsü, geliri de yazılacak hatta.
Oysa aşkın ya da onu aramanın en yalın anlamı, içindeki eksik parçanın kadim hayaletine yine, yeniden, şevkle can vermektir.
“Her aşkın bir manzarası vardır.” diyor Rebecca Solnit.
Ben her zorlukta caymaya, her üzüntüyü eski bir giysi gibi üstlerinden atmaya meyilli olanların başlattığı sevgililikleri, tek çıkışın yangın merdiveni olduğu binaların üst katına benzetiyorum.
Yakında ilk cemre düşer havaya.
Benim için yeni bir yıl da bu demektir.
Bir sonraki yazıda hangisini yazmalı diye düşünüyorum; “keşiş yengeçlerin öyküsü”, “zor zamanlarda siyanobakteri olmak”, “en meşhur atamız buz adam Ötzi’de bulunan kanser virüsü HPV”, “sürekli kuyruklarından yeniden doğan küçük solucanlar”…
Canlılık sönümlenmiş gibi gelirken, toprak gibi hayat da kendini bizde sürekli nasıl da yeniden canlandırıyor.


