Sputnik, 1957’de o zamanın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) uzaya gönderdiği (yapay) uydunun adı. Uzaya fırlatılan ilk uydudur. Tarikatlar, genellikle bir dinin içinde oluşmuş altgruplardır, dînî yorumları genellikle farklıdır.
Bu yazıda amacım ilgisiz gibi görünen uydu ve tarikatlar konularını ekonomik etkileriyle değerlendirmektir.
Önce Sputnik uydusunun ABD’de eğitimi ve rekabet yoluyla ekonomiyi nasıl etkilediğini açıklıyorum. Sonra da Türkiye’de tarikatların özellikle son dönemde eğitime, teknolojik gelişmeye ve rekabete etkisini kısaca ele alıyorum.
Sonda söylediğimi buraya da yazayım; ABD’de Sputnik etkisi eğitimi, işgücü niteliğini, bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi yükseltiyor. Türkiye’de ise tarikatlar eğitimi geri götürüyor, nitelikli işgücünü sınırlıyor, bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi engelliyor.

ABD’de Sputnik etkisi ve teknolojiyi teşvik
ABD’de 1900’ler başında ağırlık kazanan “İlerlemeci” görüşe göre ortaöğretimde (ortaokul ve lise) matematik dersleri çok yoğun olmamalıydı. Bu dersler daha çok öğrencinin seçimine bırakılmalıydı. Bazı matematik konuları gereksizdi.
İlerlemeci görüş 1930’lara kadar okullarda tam uygulandı. Ancak görüldü ki, matematik derslerini daha çok varlıklı aile çocukları seçiyor. Bunlar da mezun olduklarında daha yüksek ücretlerle iş bulabiliyorlar ve yönetici de olabiliyorlar.
Matematik derslerini seçmeyenler ise düşük ücretli işlere giriyorlardı. Böylece gelir dağılımındaki bozukluk artarak sürüp gidiyordu. Bu duruma yoksul aileler karşı çıkmaya başladı ve matematiğin daha çok zorunlu dersler arasında olmasını istediler.
ABD’li gençlerin matematik eksikliği II. Dünya savaşında çok göze battı. Basit işlemlerde zorlanıyorlar, askeri hedef alma hesaplarını ise hiç yapamıyorlardı. Bu nedenle kendilerine özel matematik dersleri verildi.
1950’lere gelindiğinde, radarlar ve jet motorları gibi yeni teknolojik ürünlerin tasarımı ve işletilmesi yüksek matematik bilgisi istiyordu ve bu sektörlerde ücretler çok yüksekti. 1950’lerde bir de setler gibi “yeni matematik” yöntemleri gelmişti.
İşte bu koşullarda 1950-1956 döneminde ABD’de ortaöğretim düzeyindeki matematik ve fen eğitimi sıkça tartışılıyordu. Kang (Kasım 2022). Az matematik diyen İlerlemeci görüş zemin kaybediyor, daha çok matematik ve fen diyenler ağırlık kazanıyordu.
Ancak, ABD eğitim sistemini, özellikle matematik ve fen dersleri eğitimini asıl değiştiren 4 Ekim 1957’de SSCB’nin uzaya gönderdiği Sputnik uydusu olmuştu. The Harvard Gazette. (11 Ekim 2007)
Sputnik haberi, ABD yönetimini ve eğitimcilerini derinden sarsmıştı. Çünkü SSCB, ABD’den teknolojik olarak daha ilerde olduğunu göstermiş oluyordu.
Teknolojide ileride olmanın ön koşullarından birisi iyi bir eğitim sistemidir. Özellikle uzaya roket ile uydu göndermek birçok karmaşık hesap gerektirir. Bu hesaplar ancak iyi bir eğitimle, özellikle matematik eğitimi ile olabilir. ABD yönetimine göre, SSCB bu konuda oldukça ileride olmalıydı.
Bunun üzerine zaten tartışılmakta olan ABD eğitim sistemi hemen 1957’de tümüyle değiştirildi, matematik ve fen ağırlıklı oldu. Okullar eğitim-öğretim yoluyla, teknoloji üreten şirketler yeni gelişmiş ürünleri kanalıyla SSCB ile rekabet etmeliydiler.
ABD, bu “rekabet etme” dürtüsünü Çin ile girdiği teknoloji yarışında da gösteriyor. Bu nedenle 1990’lardan başlayarak Çin’deki matematik eğitimini incelemeye aldı. Bu eğtimden dersler çıkarmaya çalıştı, yeni düzenlemeler yaptı.
ABD, teknoloji eğitimi yanında, her teknolojik üründe yer alan yarı-iletken üretimine, araştırma ve geliştirmesine 280 milyar dolar teşvik vermeyi kararlaştırdı. Ağustos 2022’de yasalaşan “CHIP and Scence Act” tasarısının üç bölümünden ikisi şöyle:
1). Yarı-iletken üretimini teşvik etmek üzere maddi yardım.
2). Araştırma ve geliştirme faaliyetine, rekabetçiliğe ve yenilikçi ürünlere yardım.
Türkiye’de tarikat etkisi ve nitelikli işgücü eksiği
Milli Eğitim Bakanı (MEB), bakanlığının bütçesi Türkiye Büyük Millet Meclisinde konuşulurken, "Tarikat ve cemaatlerle protokol yapmaya devam edeceğiz" dedi. Bu, çok boyutlu, her boyutu incelenmesi gereken ve endişe verici bir cümle.
Bu cümle başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere tüm bakanları da bağlar. Hiçbir tepki olmadığına göre bu cümleye katılıyorlar.
Bu cümleyle ilgili çok soru sorulmalı. Mademki bakanlığın bütçesi konuşuluyor, aklıma ilk gelen soru şu: “Yapılan protokollerle tarikatlara ne kadar ödeme yapıldı, ne kadar yapılacak?” Toplanan vergiler tarikatlara neden aktarılsın?
Zaten 2023 yazından başlayarak birçok okula "manevi danışman" adı altında imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kur'an kursu hocası görevlendirmesi yapıldı. Bir de tarikatlara ve mensuplarına neden gerek var?
Birçok kamu kurumunun ve bakanlığın değişik tarikatların etkisi altında yönetilip yönlendirildiğini okuyoruz, duyuyoruz. Okulların da böyle yönetilip yönlendirilmesiülkenin geleceğini de karartıyor.
Ülkede din etkisini ve baskısını arttırmak yanında sanırım şöyle bir boyut da var. Dini “tedrisattan” geçenler için iş yaratılması gerekiyor. Bunlara zaten bol miktarda idarecilik görevi veriliyor, ama yetmiyor. Bir de protokollerle ve danışmanlık adı altında iş yaratılıyor.
İşin acı bir yanı şudur: Başta sanayi olmak üzere ülkemizdeki birçok kesim “nitelikli eleman bulamıyoruz” yakınması içinde. Bu nedenle üretimde aksamalar olduğu, yeni teknolojilere geçiş yapılamadığı açıklanıyor.
Bir yandan dînî eğitime ağırlık verilirken, diğer yandan teknolojinin gerektirdiği nitelikli eleman bulunamıyor. Bu ne yaman bir çelişkidir? Bu çelişkinin Türkiye’yi geriye bilinmiyor mu?
Önemli bir soru da şudur: Türkiye’de ders programlarına, öğretmen atamalarına, genel olarak eğitime tarikatların etkisi nedir?
Aradaki fark
Sputnik uydusunun bir rakip ülke tarafından uzaya gönderilmesi ile ABD’de eğitimi, işgücü niteliğini, bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi yükseltecek değişiklikler yapılıyor.
ABD, yeni rakip ülke Çin ile teknolojide rekabet edebilmek için, teşvikler veriyor. Bu teşvikler içinde eğitime, araştırma ve geliştirmeye verilenler önemli yer tutuyor. ABD bu nedenle gelişmiş ülkedir.
Türkiye’de ise iktidar tarikatlarla “protokoller” yaparak, “manevi danışmanlar”” görevlendirerek eğitimi, teknolojiyi, bilimsel araştırma ve geliştirmeyi geri götürüyor. Böylece nitelikli işgücünü sınırlıyor, bugünün ama özellikle yarının gelişmesine engel getiriyor.
Son bir örnekle bitireyim; dünyada en çok müslümanın yaşadığı Endonezya’da İslamcı olarak bilinen en önemli parti, dînî konuları siyasi tartışma konusu yapmayacağını bildirdi. Halkın refahını tartışalım dedi.
Endonezya’da enflasyon yüzde 3 dolayında, istikrarlı büyümesi var. Dünyaya ve Türkiye’ye ihracatı da hızla artıyor. Dışarıdan para bulmaya da çalışmıyor.
Kaynaklar
Kang, Jay Caspian (15 Kasım 2022) “How Math Became an Object of the Culture Wars, The New Yorker.
The Harvard Gazette (11 Ekim 2007) “How Sputnik changed U.S. education”
Ercan Uygur kimdir?Türkiye'nin önde gelen ekonomistleri arasında yer alan Prof. Dr. Ercan Uygur, 1969'da ODTÜ'yü bitirdi. Mezuniyetinin ardından Devlet Planlama Teşkilatı'nda (DPT) ‘uzman yardımcılığı' sınavına girdi. Ancak, Uygur'un da aralarında olduğu sınavda başarılı olan üç kişi göreve başlatılmadı. Uygur, daha sonra sınavına girdiği Maliye Bakanlığı'nda göreve başladı. Bir yıl sonra iki yıllık lisansüstü öğrenim bursu için OECD'ye yaptığı başvuru, davet edildiği mülakatın ardından kabul edildi. İngiltere Warwick Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimi aldı. Doktorasını East Anglia Üniversitesi'nde yaptı; bu sırada bir yıl ‘ekonometri' dersi verdi. 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) İktisat ve Maliye Bölümü'ndeki ‘ekonometri' kürsüsünde asistanlık sınavına girdi; aynı yıl bu kürsüde göreve başladı. Doçentlik çalışmaları için 1981'de dokuz aylık Norveç Hükümeti bursu ile bu ülkeye gitti, Prof. Dr. Leif Johansen ile çalıştı. Türkiye'deki doçentlik sözlü sınavının yapılacağı gün, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile iki jüri üyesi, Prof. Dr. Tuncer Bulutay ve Prof. Dr. Nuri Karacan üniversiteden uzaklaştırılınca yapılamayan jüri toplantısı yedi ay sonra gerçekleştirilebildi. 12 Eylül 1980 darbesini izleyen süreçte üniversiteden uzaklaştırılan Türkiye'nin önde gelen iktisatçılarından Prof. Bulutay'ın "Bizleri temsilen Mülkiye'de kalacaksın" dediği Uygur, 1983'te ‘doçent' unvanını aldı. 1988'de Fulbright bursu ile ABD'ye gitti, Prof. Dr. Lawrence Klein ile LINK projesinde çalıştı. 1989'da ‘profesör' unvanını aldı. 1994-2012 döneminde Koç Üniversitesi'nde yaz dersleri verdi. Mülkiye'den 2010 sonunda erken emekli oldu. Mülkiye'de öğretim üyesiyken şu kurumlara danışmanlık yaptı: - İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi (1986-1994) - Wharton Econometric Forecasting Associates (1988-1991) - T. C. Merkez Bankası (1988-1993 ve 1997-1998) - Devlet İstatistik Enstitüsü, TÜİK (1990-1996) - ILO / Uluslararası Çalışma Örgütü (proje danışmanı, 1990) - T. C. Hazine Müsteşarlığı (proje danışmanı, 1992-1993 ve 1997-1999) - Dünya Bankası (proje danışmanı, 1999, 2002, 2009, 2010-2011) - Birleşmiş Milletler ECE (proje danışmanı, 1999-2000) - Third World Network (2009) Yeni Yüzyıl gazetesinde köşe yazarlığı (1995-1998), Mülkiye'de İktisat Bölümü Başkanlığı (1996-2008), Ankara Üniversitesi Bilim Kurulu üyeliği (2002-2010), Türkiye Ekonomi Kurumu Başkanlığı (2003 -2019), Ekonomi-Tek dergisi editörlüğü (2012-2020), Uluslararası Final Üniversitesi Rektör Yardımcılığı ve İİBF Dekanlığı (2016-2021) yaptı. 2011'de Uluslararası Ekonomi Birliği (IEA) Danışma Kurulu üyeliğine seçildi, bu görevi halen devam ediyor. 2012'de Kyoto Ödülü Danışma Kurulu üyeliğine davet edildi; editörlüğünü yaptıkları dahil olmak üzere Türkçe ve İngilizce 12 kitabı yayımlandı, 50'nin üzerinde bilimsel makale yazdı. Eylül 2021'den itibaren, Mülkiye'den öğrencilerinin kurup yönettiği T24'te köşe yazısı yazıyor. Prof. Dr. Ercan Uygur, 38 yıllık üniversite hayatını; 18 Mayıs 2017'de davet edildiği Mülkiyeliler Birliği Çarşamba Söyleşileri'nde Prof. Dr. Tuncer Bulutay'ın konuşması için koyduğu başlıkla özetliyor: "ODTÜ'de Öğrenci, Mülkiye'de Hoca…" |


