İnsan en büyük yaralarını çocukluğunda alır.
Açıktır çünkü her şeye.
İyiliklerle birlikte kötü ne varsa incecik zırhını deler, geçer. İnatçı bir virüs gibi yer eder her zerresinde.
Zalim bir baba. Sevgisiz bir anne. Acımasız bir arkadaş…
Tek bir söz yeter, zihninin kıvrımlarına tutunup bir ömür peşini bırakmayacak travmaların içini kemirmeye başlamasına.
Ana, baba, arkadaş yetmezmiş gibi devlet de örseler insanı.
Bazen bir polis, bazen bir doktor, sıklıkla öğretmen olarak çıkar çocuğun karşısına.
Yediği bir tokat, şiddetli bir azar, kalçadan hunharca yapılmış bir iğne devletin “ben buradayım” deme şeklidir.
Korkar çocuk. Çekinir. Ne olduğunu tam idrak edemediği bu otoriteye itaat etmesi gerektiğini hisseder.
Ben yuvaya giderken en çok “Yaramazlığa devam ederseniz birazdan şu duvardan bir bekçi atlayıp gelecek ve içinizden birini alıp götürecek” diye korkuturlardı bizi.
80’lerin başıydı ve biz, 12 Eylül’ün ana-baba muhabbetlerinden kulağına çalındığı dört-beş yaşındaki çocuklar, birinin bizi alıp bir bilinmeyene götürebileceğini bir şekilde bilirdik.
İşte o devletti.
Devlet meçhulden gelen bir üniformanın bizi bir meçhule çekmesiydi.
Silueti bir bekçide vücut bulmuştu.
Otoritesi polisten, askerden aşağıda, annemizden babamızdan yukarıda bir siluet bizi zihnimize hapsetmeyi becermişti.
Susardık hemen. Keserdik yaramazlık yapmayı.
* * *
Devlet, aslında bizim bir arada yaşayabilmek için kurduğumuz örgütlenmenin adı.
Demokrasi, bir aradalığımızı mümkün olan en makul hiyerarşiyle tarif etmemize yardımcı olacağına inandığımız birlikte yaşama pratiği.
Ama aslına bakarsanız vasatın üstünlüğüdür demokrasi.
Yani ortalamanın “en makul” neyse onun etrafında birleşeceğine dair inancın siyasal alana tatbik edilmesidir.
Demokrasi, kavramın cazibesi bir yana, aslına bakarsanız bir anlamda mediokrasinin yani ortalamanın günlük işleyişi belirlemesine dayanır.
Derdim bunca gürültüde entelektüel laf kalabalığı değil lakin biraz eşeleyelim bu kavramı.
Mediokrasinin Latince kökenine bakarsanız şunu görürsünüz: “Medius” yani orta ve “ocris” yani “dağ”.
Dağın ortasıdır mediokrasi.
Demokrasiyi mediokrasiden bir adım öteye taşıyan ise dağın eteklerinde yer alanları korumayı taahhüt etmesidir.
Çünkü toplum bilir ki, o dağın eteklerini ne kadar ortadan kaldırmaya çalışırsanız çalışın, o insanları topluca yakın yıkın, merkezdeki birileri oraya kayar ve o etekler yeniden şekillenir ama asla yok olmaz.
* * *
46 yaşındayım ve kendimi bildim bileli o dağın eteklerindeyim.
İnandıklarımla, düşündüklerimle, eylemlerimle…
Şikayetçi de değilim.
Zeki Demirkubuz’un Masumiyet filmindeki o meşhur sahnede Bekir’in (Haluk Bilginer) dediği gibi: “Oğlum Eray, dedim kendi kendime. Yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli; eğ başını usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.”
Hadi biz birkaç kişi eteklerindeyiz bu dağın.
Şu anda canı acıyan yüzbinler var sokakta.
Yamaçlarına dizilmişler halk denilen o devasa kütlenin.
Azınlık değiller, diğer yarısı olmuşlar bu koca kalabalığın.
Onların durumu da aynı değil mi?
Hadi onları da geçelim, koca bir ülkenin tamamı aynı örsten almadık mı en kocaman yaralarımızı?
Travmalarımızın bir kısmını o duvarın üstünden her an atlayıp gelebilecek bekçinin korkusuna borçlu değil miyiz?
Çocukluğumuzdan bu yana askerden, polisten, doktordan, hâkimden, bekçiden, öğretmenden korkmamız fısıldanmadı mı kulağımıza?
Bırakın bu insanları, paramızı yatırdığımız bankanın gişe memurunun önünde bile iki büklüm olarak yapmadık mı işlemlerimizi?
E tamam işte.
Daha ne ister bir ülke, topraklarında solup alıp veren bilinç sahibi bir canlıdan?
Tokadını yemişiz, iğnesini olmuşuz, cezasını ödemişiz.
Kapıdan atsanız bacadan girmiş, halk denen kalabalığın bir ucuna tutunabilmek için elden geleni yapmışız.
Devletimizin kadife eldiveninden yediğimiz tokatların izi yüzümüzde, sesimizi çıkarmadan sıramıza oturmuşuz.
Bu da yetmiyorsa eğer…
Bu toprakların kuytu bir köşesine sığamadıysak bir türlü.
Bir kenarına ilişemediysek şu koca sofranın…
İliştirmediyseniz bunca zaman…
İsyanımız buna.
Anlayın artık.
İyi haftalar.


