Yaşasın Cumhuriyet?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Yaşasın Cumhuriyet?

Türkiye hâlâ mutlakıyetle cumhuriyet arasında salınan bir çizgide yürüyor. Kurumlar değişmiş, anayasalar yenilenmiş olsa da devletin refleksleri çoğu kez mutlakıyetçi bir yönetimi andırıyor

Yaşasın Cumhuriyet?

Mutlakıyetçi monarşilerde devlet, hükümdarın kişiliğinde somutlaşır; yasalar onun iradesinden türer. Tebaa, devletin öznesi değil, nesnesidir. Görevi itaat etmektir; hakları yoktur, yalnızca lütuf olarak bahşedilen ayrıcalıkları vardır.

Bu düzenin karşısında, bireyi yönetenin iradesine bağlı olmaktan kurtaran yeni bir siyasal anlayış doğacaktır. Egemenliğin Tanrı’dan değil halktan geldiği fikri, 18. yüzyılda mutlakıyetçi monarşilerin meşruiyetini temelden sarsmış; yönetilenin kaderini yönetenin iradesinden ayıran yeni bir siyasal yapıya, cumhuriyete hayat vermiştir. 1792’de Fransa’da monarşinin kaldırılarak Birinci Cumhuriyet’in kurulması, bu zihinsel devrimin somutlanmasıdır. Birey, ilk kez hanedana ait düzenin bir parçası olmaktan çıkarak hak öznesi, yani hukuken hak sahibi yurttaş konumuna yükselmiştir. Cumhuriyet, işte bu tarihi kopuşun siyasi ifadesidir.

Cumhuriyet ne ister?

Cumhuriyet mutlakıyetçi yönetimlerdeki devlet ile tebaa/reaya arasındaki ilişkiyi tersine çevirmek ister. Devlet, bu rejimde yurttaşın üstünde değil hizmetindedir. Yurttaşın hakları devletin lütfundan değil, insan olmasından kaynaklanır. Bu hakların kapsamı yalnızca siyasal katılım ya da ifade özgürlüğüyle sınırlı değildir; yaşama, eğitim, sağlık, barınma, adil çalışma, çevre ve barış gibi insan onurunun gerektirdiği bütün hakları içerir. Yasaları çiğneyenler dahi insan onurundan, can güvenliğinden ve adil yargılanmadan mahrum bırakılamaz. Suçun bireyselliği nedeniyle, bir insanın fiilinden dolayı bir başkası cezalandırılamaz. Toplu cezalandırma cumhuriyetin özüne aykırıdır; çünkü yurttaş, soyundan ya da kimliğinden değil, yalnızca fiilinden sorumludur. “Tedip” (cezalandırma yoluyla itaat sağlama) ve “tenkil” (ibret olsun diye yok etme veya bastırma) gibi kavramlar, yurttaş yerine tebaa anlayışına dayanan, mutlakıyetçi devletin refleksleridir.

Cumhuriyet rejiminde cumhurbaşkanı “astığı astık, kestiği kestik” bir hükümdar değildir; kararlarını canının istediği gibi değil, hukukun çizdiği sınırlar içinde, meclis, hükümet ve yargı arasındaki dengeyi koruyarak alır. “Ben güçler ayrılığı değil, güçler birliği istiyorum” demek, “ben hükümdar olmak istiyorum” demektir!

Taçsız mutlakıyet: Seçilmiş gücün sınır tanımazlığı

Gerçekten de bazen cumhuriyet ilan edilmiş olsa da devlet–yurttaş ilişkileri bakımından mutlakıyetçi düzen sürmüştür. Oysa cumhuriyet, halkın kendi kaderine hükmettiği; devletin ise yurttaşın haklarını korumakla yükümlü olduğu rejimdir. Bu rejim ancak yurttaşın haklarını özgürce kullanabildiği, iktidarın meşruiyetini halkın rızasından aldığı ve otoritenin hukukla sınırlandığı ölçüde anlam kazanır. Devlet eleştiriden muaf bir güç, yurttaş da disipline edilmesi gereken bir varlık olarak görülüyorsa, ortada bir taç olmasa da mutlakıyetçilik sürmektedir.

Çünkü onun kaynağı taç değil, iktidarın sınırsızlığıdır. Yasalar yönetenin üzerinde değilse, yargı yürütmeye bağlıysa, eleştiri cezalandırılıyorsa, rejim seçimle oluşsa bile özünde mutlakıyetçidir. Seçimler burada sadece meşruiyet aracıdır; halk yöneticisini seçebiliyor ama denetleyemiyorsa, yetki devri vardır, özgürlük yoktur. Bir rejimin cumhuriyet olup olmadığını belirleyen şey, yönetenin kim olduğu değil, yönetilenin hangi haklara sahip olduğudur.

Mutlakıyetle cumhuriyet arasında salınan bir ülke

Yüz yılı aşan Cumhuriyet tarihi, biçimsel olarak monarşiden kopuşu simgelese de uygulamada mutlakıyetçi yönetim anlayışının tam olarak geride bırakıldığını söylemek güçtür. Türkiye, kimi dönemlerde cumhuriyet olmaya yaklaşmış ama devletin kendini yurttaşın üstünde konumlandırdığı mutlakıyetçi reflekslerden tam anlamıyla sıyrılamamıştır. Tarihimizde bu tutumun yarattığı acı izler hâlâ yaşıyor, üstelik bunlara yeni örnekler ekleniyor.

1. Takrir-i Sükûn Kanunu ve Şark İstiklal Mahkemesi

1925’teki Şeyh Sait Ayaklanması, Cumhuriyet’in muhalefet karşısındaki ilk büyük sınavıydı. 4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, hükümete sınırsız yetkiler verdi; aynı günlerde Diyarbakır merkezli Şark İstiklal Mahkemesi kuruldu. Duruşmalar hızlandırılmış usullerle yürütüldü, temyiz hakkı tanınmadı. İdama mahkûm edilen Şeyh Sait ve 46 arkadaşı Diyarbakır’da asıldılar. Takip eden aylarda yüzlerce Kürt uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldı, binlercesi sürgün edildi. Aynı dönemde uygulanan köylerin boşaltılıp, yakılması ve zorunlu iskân uygulamaları devletin kolektif cezalandırma anlayışını yansıtıyordu.

Takrir-i Sükûn Kanunu, yalnızca Şeyh Sait İsyanı’nı bastırmak için değil, Cumhuriyet’in muhalif seslerini tamamen susturmak amacıyla çıkarılmıştı. “Sükûneti sağlamak” gerekçesiyle yürürlüğe giren yasa, hükümete iki yıl boyunca her türlü yayını, derneği ve siyasal faaliyeti yasaklama yetkisi tanıdı. Gazeteler kapatılarak eleştirel basın susturuldu, işçi örgütlenmeleri dağıtıldı, grev ve sendika girişimleri yasaklandı. Birçok gazeteci ve aydın İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı, kimi uzun hapis cezalarına, kimi ise sürgüne mahkûm edildi.

Şeyh Sait

2. İzmir Suikastı davası: Muhalefetin tasfiyesi

1926’daki İzmir Suikastı Davası, erken Cumhuriyet döneminde muhalefetin kökten tasfiye edilmesi için bir fırsat olarak değerlendirildi. Olayın “Cumhuriyet devrimlerine karşı bir saldırı” olarak tanımlanması davayı adli bir süreçten ziyade bir siyasi tasfiye operasyonu haline getirdi. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası çevresi tamamen dağıtıldı; Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele beraat etseler de siyasetten tasfiye edildiler. İstiklal Mahkemeleri, temyizsiz yargılamalarıyla, aralarında II. Meşrutiyet döneminin maliye vekili Cavid Bey’in de bulunduğu birçok sanığı idama mahkûm etti.

3. Dersim Harekâtı: Merkezin şiddeti

1937–1938 Dersim Tenkil ve Tedip Harekâtı, devlet otoritesinin en sert müdahalelerinden biriydi. Dersim Harekâtı’nın temel nedeni, Cumhuriyet yönetiminin bölgeyi merkeze bağlama isteğiyle ilgiliydi. Osmanlı döneminden beri coğrafi yapısı, aşiret düzeni ve Alevi-Zaza kimliği nedeniyle merkeze uzak kalan Dersim, Cumhuriyetin “tek millet, tek devlet” anlayışına uymayan bir yapı olarak görülüyordu. 1935’te çıkarılan Tunceli Kanunu, bölgeyi askeri denetime aldı ve geleneksel yerel düzeni tasfiye etmeyi hedefledi. Silah toplama ve askerlik uygulamaları halkın direncine yol açınca, bu durum devlet tarafından “ayaklanma” olarak yorumlandı. Hava bombardımanlarıyla köyler hedef alındı, kara birlikleri bölgeyi kuşatarak “itaat etmeyenleri” imha etti. Resmi raporlar ölü sayısını 13 bin civarında gösterse de bağımsız kaynaklara göre bu sayı 30 bini aşmıştı. İhsan Sabri Çağlayangil’in tanıklığı, mağaralara sığınanlara zehirli gaz atıldığını, kadın ve çocukların da hedef alındığını ortaya koyar. Elazığ’da Seyit Rıza, 16 yaşındaki oğlu Resik Hüseyin ve altı kişi daha idam edildi. Harekât sonrasında binlerce kişi sürüldü, Kürtçe ve Zazaca yasaklandı.

Dersim Harekâtı

4. 33 Kurşun Olayı: Emirle infaz

1943’te Özalp’ta yaşanan 33 Kurşun Olayı, sivil yurttaşların devlet karşısındaki mutlak güçsüzlüğünü gösterdi. Kaçakçılıkla suçlanan Milan Aşireti’ne mensup 33 köylü, Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizildi. Olay ancak 1948’de meclis gündemine gelebildi, Muğlalı hapse mahkûm edildiyse de karar temyiz aşamasındayken ölünce dava düştü.

5. İslami kimliğin kamusal alandan dışlanması

Cumhuriyetin erken döneminde laikleşme politikaları, İslami kimliği kamusal alandan dışlamayı hedefledi. Bu alandaki adımlardan ilki Şapka Kanunu’ydu. Kanuna karşı çıkanlar -inanmayacaksınız ama- idam edildi (Rize’de en az sekiz kişi, Kayseri’de beş kişi, Erzurum’da da 13’e kadar idam cezası verildiğine dair kayıtlar bulunuyor). En dramatik örnek, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin idam ettiği İskilipli Mehmed Âtıf Hoca’dır. İstiklal savaşını destekleyenler arasında yer alan İskilipli Âtıf Hoca’nın idamla yargılanma nedeni, kanunun kabul edilmesinden önce kaleme aldığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” başlıklı risalesiydi. Savcı, İskilipli Âtıf için üç yıl hapis cezası talep etti. Âtıf Hoca, savunma hakkından feragat ettiğini bildirdi. Ertesi gün, mahkeme başkanı Ali Çetinkaya, Âtıf Hoca’nın idam hükmünü okudu. İnfaz 4 Şubat 1926’da Samanpazarı Meydanı’nda uygulandı.

İslami kimliğin bastırılmasını hedefleyen politikalar 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde başörtüsü yasaklarının sıkılaştırılmasıyla sürdü. 1980’lerden itibaren üniversitelerde ve kamu kurumlarında başörtüsü yasakları yaygınlaştı. Yasaklar sonucunda binlerce Müslüman kadın eğitimden mahrum kaldı, iş hayatında ayrımcılığa uğradı ve sosyal dışlanma yaşadı.

6. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980: Darbelerle gelen “tenkil ve tedip”

12 Mart Muhtırası sivil siyaseti askıya aldı, sıkıyönetim ilan edildi. Üniversiteler ve basın denetim altına alındı, İlhan Selçuk dahil birçok kişi Ziver Bey Köşkü’nde işkenceli sorgulara maruz kaldı. Devrimci hareketin önde gelenlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildi. Türkiye İşçi Partisi kapatıldı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ağır baskılara uğratıldı.

12 Eylül 1980 Darbesi'nde de 650 bin kişi gözaltına alındı, 7 bin kişi için idam cezası istendi, 48 kişi idam edildi. Cezaevlerinde yaklaşık 300 kişi can verdi, bunlardan 171’i cezaevinde uygulanan işkenceler nedeniyle yaşamlarını yitirmişti. Aralarında öğretim üyelerinin de bulunduğu on binlerce kişi görevden uzaklaştırıldı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

12 Eylül 1980 Darbesi

7. Roboski katliamı: Sürekliliğin acı kanıtı

1943’teki “33 Kurşun Olayı,” aradan 68 yıl geçtikten sonra acı biçimde tekrarlandı. 28 Aralık 2011 gecesi Uludere’ye bağlı Roboski’de (Ortasu) kaçak sınır ticareti yapan 34 köylü, savaş uçaklarınca bombalandı. Ölen 34 kişinin 17’si çocuktu. Olayın ardından dosya zaman aşımına uğratıldı.

8. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi: Gücün merkezileşmesi

2017 Anayasa değişikliği referandumu ile kabul edilip 2018 seçimleriyle fiilen yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Türkiye’nin siyasal ve hukuksal yapısında köklü değişiklikler yarattı. Bu dönemde yürütme yetkisinin merkezileşmesi, yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğü konularında ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Sistemin yürürlüğe girmesinden sonra yargının özellikle basın ve dijital medya üzerindeki baskıları arttı. Gazetecilerin tutuklanma nedenleri arasında “terör örgütü propagandası yapmak,” “devlet kurumlarını aşağılama” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamaları öne çıkıyordu. Dijital platformlarda yayın yapan bağımsız medya kuruluşları ve sosyal medya içerik üreticileri de benzer biçimde soruşturma ve ceza süreçlerine maruz kaldı.

Adalet Bakanlığı verilerine göre 2014–2021 arasında Cumhurbaşkanına hakaret suçundan 194 bin 142 kişi hakkında soruşturma, 44 bin 675 dava açıldı ve 12 bin 881 kişi mahkûm edildi.

9. Kavala ve Demirtaş davaları

Osman Kavala 2017’de Gezi Parkı protestoları kapsamında tutuklandı. AİHM 10 Aralık 2019’da tutukluluğun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğuna hükmederek “derhal serbest bırakılmasını” istedi. Ancak Kavala 18 Şubat 2020’de Gezi davasından beraat edip tahliyesine karar verilse de cezaevinden çıkamadan “devletin gizli bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etmek” suçlamasıyla (hayatımız tekrarlardan ibaret) yeniden tutuklandı.

22 Nisan 2021’de istinaf mahkemesi beraat kararını bozunca, Kavala’nın daha önce beraat ettiği Gezi davasından yeniden yargılanmasının önü açılmış oldu. Gezi, Çarşı ve “casusluk” dosyaları birleştirildi. 25 Nisan 2022’de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Kavala’yı “hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm etti; “casusluk” suçlamasından ise beraatine karar verdi.

22 Aralık 2020’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi amaçlı olduğuna hükmetti. Ancak Demirtaş, tahliye edilmek yerine, bu kez başka bir suçlama gerekçe gösterilerek yeniden tutuklandı ve özgürlüğünden yoksun bırakıldı.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesi, temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerle iç hukuk arasında çelişki doğduğunda uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağını açıkça belirtir. Anayasanın hangi maddelerinin yürürlükte olduğu artık belirsiz hale gelmişti.

Selahattin Demirtaş - Osman Kavala

Devlet öfkesinin yurttaş haklarından güçlü olduğu ülke

Türkiye, bir yüzyılı aşkın süredir “cumhuriyet” adını taşıyor; ancak bu adın bütün bu süre boyunca aynı içeriği taşımadığı çok açık. Devlet, çoğu kez yurttaşının haklarını koruyan bir yapıdan çok, onu denetleyen ve cezalandıran bir otorite gibi davrandı. Oysa cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değil, devletle toplum arasındaki ilişkiyi kökten dönüştürme iddiasıdır. Ama tecrübeyle de gördüğümüz gibi bu iddia, hukukun üstünlüğü ve yurttaşın hak bilinci yerleşmedikçe gerçekleşemez.

Bugün Türkiye hâlâ mutlakıyetle cumhuriyet arasında salınan bir çizgide yürüyor. Kurumlar değişmiş, anayasalar yenilenmiş olsa da devletin refleksleri çoğu kez mutlakıyetçi bir yönetimi andırıyor.

Mutlakıyetçilikten gerçek kopuş, yurttaşın “devletin tebaası” değil, meşruiyetin kaynağı olduğunu bizzat kavradığı gün yaşanır. Cumhuriyet ise, devletin hiddetinden değil, yurttaşın cesaretinden doğduğunda asıl anlamına kavuşur.

“Yaşasın Cumhuriyet” sözü bir tören sloganı olmaktan kurtulup özgür bir halkın ortak sesi haline ancak o gün gelir.

İlgili İçerikler