Türklük bir üst kimlik midir?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Türklük bir üst kimlik midir?

Anayasa, iskân rejimi, resmi tarih ve “soydaşlık” kavramı hep aynı gerçeğe işaret eder: “Türk üst kimliği” görünüşte eşitlikçi bir yurttaşlık vaadi, özünde etnik ve dinî merkezli bir kimlik mimarisidir. Herkes aynı çatı altında toplanmalı –ama binanın kime ait olduğu asla sorulmamalıdır

Türklük bir üst kimlik midir?
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)

Devletin “Türk üst kimliği” anlatısı tam anlamıyla bir “tavşana kaç, tazıya tut” siyaseti! Bir yandan “Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” denilerek kapsayıcı bir üst kimlik vurgusu yapılırken; öte yandan “Türkler Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya medeniyet getiren kadim bir millettir” söylemiyle Türk etnik üstünlüğü vurgulanır. Böylece “Türk” kavramı aynı anda hem herkesi kapsayan bir üst kimliğin hem de ayrıcalıklı bir hâkim kimliğin üst üste bindirilmiş haline dönüşür (çift katlı ekmek kadayıfı!). Bu üst kimlik söylemi, yüz yılı aşkın süredir hukuktan müfredata, nüfus mühendisliğinden siyasi dile kadar yayılan bir asimilasyon projesinin başlıca kaldıracıdır.

Vatandaşlık mı, soy mu?

1924 Anayasası’nın meşhur 88. maddesi şöyleydi, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın, vatandaşlık itibarıyla Türk denir.” İlk bakışta modern bir yurttaşlık eşitliği beyanı gibi görünür bu. Ancak aynı maddede yer alan “Türk babadan doğma” ve “Türklüğü ihtiyar eden (seçen)” ifadeleri, bu eşitliğin altına hemen bir soy kaydı düşer. Yani “herkes Türk’tür” denirken bile, kimlerin gerçekten Türk sayılacağı hâkimane bir edayla belirlenir (herkes Türk’tür ama Türkler daha da Türk’tür!)

Fakat pratikte “Türklüğe kabul edilmek,” devletin belirlediği üç şarta bağlıydı: dil, din ve sadakat. Türkçe konuşmak ya da öğrenmeyi taahhüt etmek, “Türk kültürüne intibak”ın önkoşulu sayılıyordu; Müslüman olmak ise bu kültürel aidiyetin temel şartıydı. Son ölçüt olarak siyasal sadakat ise, “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyalarından İskân Kanunu’na kadar uzanan politikalarla denetleniyordu.

O gün bugün, bu üç şartı yerine getiren bir Kürt, kökeninden pek söz etmemek kaydıyla devlet kademelerine kabul edilir. Onun kökenini, Türkiye’de Kürtlere ayırımcılık yapılmadığının kanıtı olarak ancak bir “devletlü” Türk dile getirilebilir.

 “Kapsayıcı” üst kimliğin egemen ulusun etnik kimliğiyle çakışması çok kullanışlı bir icattır. Dışarıya dönük söylemde kapsayıcı yurttaşlık vurgusu yapılırken; içeride soy ve kültür esasına dayalı bir hiyerarşi sessizce işletilir. Böylece eşitlik iddiası, farklılıkları görünmez kılan bir örtüye dönüşür; kâğıt üzerindeki herkese tanınan haklar, pratikte son derece seçici biçimde dağıtılır.

İskân kanunları: Kim girebilir, kim giremez?

Bu seçiciliğin en çıplak hali 1934 tarihli İskân Kanununda görülür. Kanun, göçmenleri üç kategoriye ayırır: “Türk ırkından olanlar,” “Türk kültürüne bağlı olanlar” ve “Türk kültürüne bağlı olmayanlar.” (İlk grup davetlidir, ikinci grup gözetim altındadır, üçüncü grup kapıdan çevrilir.) Devletin kimliği hukuken “kapsayıcı” gibi görünse de, iskân politikası açıkça etnik bir eleme sistemine dayanır.

Bu kanunun asıl hedefi, Türk ve Müslüman nüfus açısından Anadolu’nun homojenliğini sağlamaktır. Bu hedef doğrultusunda ülke üç iskân bölgesine ayrılmış, nüfusun bölgelere etnik dağılımı adeta laboratuvar titizliğiyle planlanmıştır.

2006’da yürürlüğe giren 5543 sayılı yeni İskân Kanunu da aynı yaklaşımı sürdürür: “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olup yerleşmek amacıyla gelenler” göçmen kabul edilir. Yani Türklük içeride kapsayıcı bir vatandaşlık kategorisi olarak sunulurken, dışarıdan gelecekler için dar anlamda “etnik Türk” olma şartı devlet eliyle korunmaya devam eder.

Resmi tarih ve ders kitapları: Orta Asya’dan gelen kavim

Bu hukuki çerçeve, resmi tarih anlatısıyla ideolojik olarak beslenir. Cumhuriyet boyunca Türk Tarih Tezi ve ardından gelen Türk-İslam sentezi, Türklüğün Orta Asya menşeli bir soy ve medeniyet kurucu kavim olarak inşa edilmesini sağlar. Bu anlatıya göre tarih Türklerle başlar ve Türklerle sürer: Sümerler’den Hititler’e, Etrüskler’den Selçuklu ve Osmanlı’ya uzanan çizgide hep aynı “öz” vardır. Türkler, tarih sahnesinden hiç kaybolmaz; sadece devlet değiştirirler. (Sayıları on altı mıydı?)

Ders kitaplarında “Türkler” çoğu zaman kesintisiz bir tarihi özne, “daima medeniyet taşıyan” bir etnik blok olarak anlatılır. Bu tarih dili, yurttaşlık bilinci üretmekten çok, milli üstünlük duygusu üretir. Atatürkçü ulusalcıların Vietnam halkıyla empati kurabilmesi, ama Kürt halkıyla kuramamasının nedeni bu üstünlük duygusudur. (“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...” sık sık tekrarladığınız bir dize değil miydi arkadaşlar? Eşitlik olmadan kardeşlik olur mu?)

Tarih atlaslarından müzelere, ders kitaplarından anıtlara kadar uzanan bütün bir kurgu evren, aynı olguyu kanıtlar: Türk kimliği yalnızca bir vatandaşlık tanımı değildir; bu, uygarlığın kurucu unsuru olarak Türklükle kutsanmış bir aidiyettir.

Kim Türk sayılır? - Pratikteki ayrım

Cumhuriyet pratiğinde Müslümanlar fiilen “Türk” çemberine dahil edilir; gayrimüslimlerin ise devlet memuru olamamaları, askerlikte erlikten öteye gidememeleri, askeri okullara kabul edilmemeleri, yüksek yargı ve bürokraside yer bulamamaları, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ibaresine devletin bile tam inanmadığını gösterir. Kâğıt üstünde “vatandaş” olan gayrimüslimler, ekonomik ve kültürel alanlarda “misafir” muamelesi görürler. “Türk” kelimesi bir yandan herkesin kimliği gibi sunulurken, öte yandan devlet dairesinde, mahkeme salonunda, kışlada ya da mahallede kimin “bizden,” kimin “öteki” sayıldığını belirleyen sessiz bir ölçüye dönüşür.

2013’te basına yansıyan haberlerde, Türkiye’deki nüfus kayıt sisteminde vatandaşların etnik veya dinî kökenlerini gösterdiği ileri sürülen bir “soy kodu” bulunduğu öne sürülmüştür. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ait olduğu iddia edilen bir yazıda, “Ermeni vatandaşlarımızın soy kodu 2’dir” ibaresinin yer aldığı basına yansımış, bazı kaynaklarda Rumlara “1,” Yahudilere “3” gibi numaralar verildiği iddia edilmiştir. Her ne kadar resmen doğrulanmamış olsa da bu tür iddialar “Türk” kimliğinin yalnızca hukuki değil, fiilen etnik temelli bir kategorizasyonla ilişkilendirildiği algısını güçlendirmiştir.

Müslüman çoğunluk içindeki etnik farklılıklar da bu mantıktan muaf değildir. Kürtler, Araplar, Çerkesler ve Pomaklar “asimilasyonla vatandaşlığa dahil edilebilen” gruplar olarak görülür. Böylece “herkes Türk’tür” söylemi, Cumhuriyetin laik görüntüsüne rağmen, yurttaşlığı etnik olarak Türk ve dini olarak Sünni Müslüman kimliği etrafında tanımlayan bir kalıba dönüştürür.

Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren milliyetçi çevrelerde dolaşıma giren “Ey Türk titre ve kendine dön!” şiarı, çoğu kişinin sandığı gibi Türk olduğunu zaten bilenlere söylenmiş bir uyarı değildi. Tam tersine bu, kimliğini büyük ölçüde Müslümanlık üzerinden tanımlayan, modern ulus fikrinden pek haberi olmayan geniş kitlelere yönelik bir seslenişti. Bu slogan aslında “unuttuğun, bilmediğin, farkında olmadığın” milli kimliğine dön çağrısıydı. Ne var ki bu retoriğin titretmeyi başardığı esas kesim Türkler değil, çoğu zaman gayrimüslimler, Kürtler ve bu “yeni icat ulusal kimliğe” tıkıştırılmayı kabul etmeyen diğer topluluklar oldu. Bu “kendine dön” çağrısı, toplumsal çeşitliliği tek bir etnik-kültürel kalıba çekme arzusundan başka bir şey değildi. (Arkasından “Vatandaş Türkçe Konuş”un, “Ya sev ya terk et”in geleceği de belliydi!)

Hukuki Türklükle toplumsal Türklük arasındaki bu mesafe, modernleşme projesinin en kalıcı ve çözülmemiş çelişkilerinden biri olarak varlığını sürdürüyor.

Soydaşlık söylemi ve etnik merkezlilik

Devlet söyleminin etnik boyutunu görünür kılan bir başka alan da “dış Türklere” yönelik “soydaşlık” vurgusudur. Türkiye’nin resmi belgelerinde ve siyasetçilerin söyleminde, Orta Asya’dan Balkanlara ve Ortadoğu’ya kadar uzanan Türk ve Türkmen toplulukları “soydaşlarımız” olarak anılır. Bu kullanım, yalnızca duygusal bir kardeşlik çağrısı değil; ulus-devletin sınırlarını aşan etnik bir aidiyet tahayyülüdür. Dışişleri Bakanlığı açıklamaları, TBMM tutanakları ve devletin diasporaya ilişkin raporlarında “soydaşlarımız” ifadesiyle Azerbaycan ve Ahıska Türkleri ile Irak ve Suriye Türkmenleri kastedilir. Aynı mantık, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (TKAE) ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) faaliyetlerinde de görülür; kültürel diplomasi, soy bağının coğrafi sınırların önüne geçtiği bir “Türk dünyası” kurgusuna dayanır. Yani devletin milli tahayyülünde, “Türk” kavramı kapsayıcı bir yurttaşlık kimliği olarak sunulurken, bir yandan da dışarıdaki etnik Türklük üzerinden ulus-ötesi bir soy bağı inşa edilir.

Aynı devlet dili, Türkiye sınırlarının hemen ötesinde –örneğin Suriye, Irak, İran ya da Ermenistan’da yaşayan– Kürtler için hiçbir zaman “soydaşlarımız” ifadesini kullanmaz. Oysa bu topluluklar, Türkiye’deki milyonlarca Kürt vatandaşla açık bir dil, kültür ve tarih sürekliliği içindedir. Bu fark, devletin “Türk” sözcüğünü bir üst kimlik olarak tanımladığı iddiasını fiilen boşa çıkarır; çünkü “soydaş” söylemiyle kurulan kardeşlik yalnızca etnik Türklük temelinde işler. Örneğin Türk Devletleri Teşkilatının kurulmasına öncülük edilir de bir “Kürt Toplulukları Dayanışma Ajansının” kurulması akla bile gelmez! (Hadi bakalım, madem “bin yıllık kardeşlik” diyorsunuz, işte tam da sırası!)

Fransa: Bir üst kimlik mitinin anatomisi

Türk milliyetçiliği “üst kimlik” tezini savunurken en çok Fransa örneğine başvurur: “Fransız dendiğinde, Gaskon, Breton, Korsikalı ya da Alsaslı olsun kimse itiraz etmiyor; öyleyse Türkiye’de de herkes Türk kimliğini bir üst kimlik olarak benimseyebilir. Fransa’daki etnik topluluklar kendilerine ‘Fransalı’ demiyor, o halde ‘Türkiyeli’ gibi yapay kimliklere ne gerek var?”

Öncelikle, Fransa, adını bugün artık var olmayan bir halktan –Franklardan– alır. Eğer Franklar bir egemen etnik grup olarak varlıklarını sürdürüp Korsikalıların “dağlık arazide yürürken çıkardıkları kors-kors sesleri” nedeniyle bu adla anıldıklarını ileri sürselerdi; Bretonların “Bretonlaşmış Franklar” olduğunu iddia etselerdi; Gaskonların, Alsaslıların, Oksitanların varlığını dile getirmeyi “devletin sosyal bünyesini değiştirmeye teşebbüs” sayıp faillerini cezalandırsalardı; “Fransızca dışındaki dillerle düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması yasaktır” deselerdi; yasalara “toplantı ve yürüyüşlerde Fransızcadan başka dilde pankart taşımak izne tabidir” gibi hükümler koysalar ve üstüne üstlük adlarını değiştirmeye zorladıkları Gaskonları mecburi iskâna tabi tutarak topraklarından koparsalardı, andığımız alt kimliklerin hiçbiri Fransız üst kimliğini benimsemezdi.

Yani “Fransızlık,” etnik kökenle değil, vatandaşlıkla özdeşleşmiş bir kavram. Fransız kimliği, 1789 Devrimiyle tebaadan vatandaşa geçişin hukuki ürünü. “Fransız olmak” Cumhuriyetin yasalarına tabi olmak anlamına gelir. Bu kimlik, kan bağıyla değil, bu kamusal sözleşmeye katılımla tanımlanır.

Türkiye’de ise Fransız devriminin yurttaşlık modeli biçimsel olarak ödünç alınmış ama onun etno-seküler içeriği dönüştürülmüştür. Kâğıt üzerinde tüm vatandaşları kapsayan “Türk milleti” kavramı, gerçekte etnik ve dinî bir çekirdeğin etrafında inşa edilmiştir. “Türkçe konuşan, Müslüman olan ve Türklüğü benimseyen” formülü, kamusal katılımı değil, asimilasyonu öngörmektedir.

Türkiyeli olmak

Kısacası, bu tür karşılaştırmalar, benzemeyen iki kimlik inşa biçimini eşitleyerek “Türklük” kavramının etnik temellerini görünmez kılar, hakikati çarpıtır ve eşitlik söylemini hiyerarşiyi sürdürmenin aracına dönüştürür. Bu yüzden “Fransa’da yaşayanlara Fransalılar değil, Fransızlar deniyor” söylemi, sanki Türkiye’de eşit yurttaşlık varmış gibi vazedilen bir retorik hilesidir. Halbuki Fransa’da “Fransız olmayan” diye bir yurttaş kategorisi bile yoktur; Türkiye’de ise Kürt, Arap, Ermeni, Rum ve Süryani yurttaşlar, vatandaşlık bağlarına rağmen etnik olarak Türk sayılmadıkları için “makbul vatandaş” statüsüne kolayca erişemezler. Üstelik gayrimüslimler bu statüye yaklaşmak bir yana Varlık Vergisi, 6-7 Eylül pogromu veya yerel ölçekte uygulanan baskılarla yurdu terk etmek zorunda bırakılmışlardır.

Anayasa, iskân rejimi, resmi tarih ve “soydaşlık” kavramı hep aynı gerçeğe işaret eder: “Türk üst kimliği” görünüşte eşitlikçi bir yurttaşlık vaadi, özünde etnik ve dinî merkezli bir kimlik mimarisidir. Herkes aynı çatı altında toplanmalı ama binanın kime ait olduğu asla sorulmamalıdır.

Bütün bu nedenlerle, Türkiye’de gerçek anlamda kapsayıcı bir yurttaşlık, egemen ulusun kimliğiyle değil, ortak yurdun adıyla mümkün olabilir.

“Türkiyeli” olmak bu imkânın adıdır!

İlgili İçerikler