Nasıl başa çıkmalı?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Nasıl başa çıkmalı?

Tek adam rejimleri modernleşme süreci yarım kalmış, ekonomik büyüme ile kurumsal kapasite arasında dengesizlikler yaşayan, genellikle alt-orta gelir grubunda olan ülkelerde ortaya çıkıyor. Eğer bu koşullar tarihsel sebeplerle “halâskâr/kurtarıcı” beklemeye, “karizmatik otoritelere” bel bağlamaya yatkın toplumlarda ortaya çıkıyorsa tam isabet: işte karşınızda tek adam rejimi!

Nasıl başa çıkmalı?

Günümüzde dünyanın birçok ülkesinde otoriter rejimler egemen. Bazı siyaset bilimciler bunları iki kategoriye ayırmış: Muhalefetin neredeyse tamamen dışlandığı, seçimlerin hiç yapılmadığı ya da yalnızca bir formalite olarak var olduğu yönetimlere kapalı otoriter rejimler diyorlar. Seçimlerin yapıldığı ama adil, özgür ve rekabetçi olmadığı; medyanın, yargının ve ifade özgürlüğünün iktidar tarafından denetim altında tutulduğu yönetimlere de seçimli otoriter rejimler. Bizim günlük dilde “tek adam rejimi” dediğimiz, ama siyaset bilimcilerin daha havalı bir kavramla kişiselci otoriterlik (personalist authoritarianism) diye adlandırdığı yönetimler bu ikinci kategoriye denk düşüyor. Biz yine de bildiğimizden şaşmayıp onlara ‘tek adam rejimi’ demeye devam edelim ve şimdi bu yönetimlere biraz yakından bakalım.

Tek adam rejimleri

Tek adam rejimleri, denge ve denetim mekanizmaları olmadan bütün iktidarın bir liderin elinde toplandığı rejimler. Anayasa, parlamento, yargı kâğıt üzerinde duruyor, ama kararlar fiilen liderin şahsi iradesinden çıkıyor. Devlet kaynakları sadakat ağı içinde dağıtılıyor, muhalefet baskı, sansür ve yargı sopasıyla eziliyor. Bu rejimlerde kişisel sadakate dayalı kadrolaşma, kurumların zayıflaması ve lider kültü göze çarpıyor. Meşruiyet kaynağı, ya “ben halkın gerçek temsilcisiyim” diyen popülist söylem ya da “istikrar ve güvenliği ancak ben sağlarım” iddiası. Tek adam rejimlerinin ayırt edici niteliği halkın tüm iradesini bir kişinin şahsında toplaması.

Rejimlerin popülist karakteri: Bu rejimlere “popülist” denmesinin nedeni, meşruiyetlerini doğrudan halk adına konuştuğunu iddia eden liderlerden almaları. Popülizm, siyaseti “halk” ile “elitler” ya da “düşmanlar” arasındaki mutlak bir mücadele olarak görür. Düşman kimi zaman “Batı yanlısı elitler,” kimi zaman “yabancı güçler” ya da “ulusal birliği bozanlar”dır. Bu rejimler demokrasinin içini boşaltır, ama seçimleri tümden ortadan kaldırmaz; aksine, onları kendi lehlerine işler hale getirir. Medyanın tam kontrolü, yargının bağımlılığı ve seçimlerdeki hilelerle süreç manipüle edilir.

Tek adam rejimlerinin faşizmden farkı: Faşist rejimler, ideolojik seferberliğe dayalı totaliter sistemler. Mussolini’nin İtalya’sı ya da Hitler’in Almanya’sı sadece düzeni sağlamakla kalmaz; toplumun her alanını kökten dönüştürmeyi hedefler. Tek parti örgütlenmesi, paramiliter yapılar, devlet kontrolündeki sendikalar, gençlik örgütleri, propaganda makineleri tek amaç için çalışır: Bireyleri faşist ideolojinin kalıplarına sokmak. Faşizm, devletle parti arasında tam bir bütünleşme oluşturur ve özel yaşama kadar uzanan bir kontrol mekanizması yaratır.

Tek adam rejimlerinde ise amaç toplumu baştan sona yeniden yaratmak değil, liderin iktidarını korumaktır. Böyle rejimlerde ideoloji değil popülist söylemler, patronaj ilişkileri ve sadakat ağları ön plandadır. Bu yüzden faşizm kadar total bir sistem kurmazlar; daha çok kurumsal mekanizmaları liderin şahsına bağlayan otoriterlik biçimleridir.

Popülist tek adam rejimlerinin tarihçesi

Popülizm, modern siyaset tarihinde uzun köklere sahip olsa da “popülist tek adam rejimleri” özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren belirginleşir.

İlk dalga Latin Amerika’da yükseldi. 1930’lardan 1950’lere Arjantin’de Juan Domingo Perón, Brezilya’da Getúlio Vargas gibi figürler, karizmatik liderliklerini sendikalar, ordu ve geniş halk kesimleriyle birleştirerek lidere dayalı yönetimler kurdular. Bu dönem, küresel ekonomik buhran ve sanayileşme sancılarıyla şekillendi; liderler “halkın kurtarıcısı” rolüne bürünerek devlet kaynaklarını kendi meşruiyetlerini pekiştirmek için kullandılar.

İkinci dalga Soğuk Savaş’ın gölgesinde gelişti. 1960’lar ve 1970’lerde bağımsızlıklarını yeni kazanan Afrika ve Asya ülkelerinde yeterince kökleşmiş demokratik kurumlar yoktu. Bu boşluk, “kurtarıcı baba figürü” olarak yükselen liderlere alan açtı. Zaire’de Mobutu, Filipinler’de Marcos, Ortadoğu’da Saddam Hüseyin gibi isimler, şeklen seçimleri korurken fiilen tüm iktidarı kendilerinde topladılar.

Üçüncü dalga Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ortaya çıktı. Lukaşenko’nun Belarus’ta yükselişi, Nazarbayev’in Kazakistan’da ve Aliyev’in Azerbaycan’da iktidarı kişiselleştirmeleri bu çerçeveye oturuyordu.

Aynı yıllarda Latin Amerika’da da yeni bir popülist dalga doğdu: Venezuela’da Hugo Chávez, Bolivya’da Evo Morales gibi liderler “halkın sesi” söylemiyle iktidara gelerek zamanla tüm kamu kurumlarını kişisel iktidar ağlarına eklemlediler ve liderin iradesine tabi kıldılar.

Günümüzde ise küreselleşmenin yarattığı eşitsizlikler, ekonomik krizler ve kimlik siyasetlerinin yükselişi, bu tür liderlere verimli bir zemin sunuyor. Viktor Orbán’ın Macaristan’da “illiberal demokrasi” (Yani hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükler, güçler ayrılığı, bağımsız yargı ve basın özgürlüğü olmayan demokrasi. Yumurtasız omlet gibi bir şey!) söylemiyle iktidarı pekiştirmesi, Modi’nin Hindistan’da Hindu milliyetçiliğini siyasal merkez haline getirmesi bu evrenin bazı örnekleri.

Tek adam rejimlerinin ortak bir profili var mı?

Siyaset bilimciler tek adam rejimlerinin hangi topraklarda filizlendiğine dair çalışmalar yapmışlar ve bu rejimlerin ortak noktalarını saptamışlar. Onlara göre böylesi rejimler modernleşme süreci yarım kalmış, ekonomik büyüme ile kurumsal kapasite arasında dengesizlikler yaşayan, genellikle alt-orta gelir grubunda olan ülkelerde ortaya çıkıyor. Yani hızlı modernleşme, şehirleşme, okullaşma oranının artışı gibi süreçler toplumu dönüştürüyor, ama bu dönüşümün yarattığı talepler karşılanamıyor. Bu ülkeler Batı tipi bir parlamenter ya da anayasal deneyim yaşamış olsalar bile bu deneyimler kırılgan, yüzeysel ya da kesintili. Eğer bu koşullar tarihsel sebeplerle “halâskâr/kurtarıcı” beklemeye, “karizmatik otoritelere” bel bağlamaya yatkın toplumlarda ortaya çıkıyorsa tam isabet: işte karşınızda tek adam rejimi!

Peki ya Trump?

Trump, söylemleri ve tavırlarıyla tek adamlığa göz kırpan bir lider portresi çiziyor; basına, yargıya ve muhaliflere saldırıyor, “ben halkın gerçek sesiyim” diyerek kurumları hedef alıyor. Ama ABD’nin yerleşik kurumları ve toplumsal dengeleri onun otoriter eğilimlerini sınırlıyor. Mahkemeler anayasaya aykırı kararlarını durduruyor, basın eleştirilerini sürdürmeye devam ediyor ve seçim sistemi işliyor. Örneğin doğum yoluyla vatandaşlığı kısıtlamaya dönük kararnamesini Washington Eyaleti Mahkemesi askıya aldı. Federal Rezerv üyesi Lisa Cook’u görevden alma istediğini D.C. Temyiz Mahkemesi engelledi. Çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık (DEI) programlarını hedef alan emirlerini de Maryland Federal Mahkemesi durdurdu. Yani ABD’de güçlü başkan var (üstelik popülist), ama “tek adam rejimi” var denemez.

Tek adam rejimlerinin sonu geliyor mu?

Popülist tek adam rejimlerine başlangıçta meşruiyet sağlayan şey liderin kutuplaştırıcı söylemleri, kalıcı servet transferleri ve geçici refah artışları. Ancak zamanla ekonomik krizler derinleşir, toplumun sabrı tükenir, karizmalar aşınır ve “milli irade” ya da “halkın sesi” söylemi inandırıcılığını yitirir. Bu noktada liderin iktidarını sürdürebilmesinin tek yolu, devletin baskı kapasitesine daha çok yaslanmaktır.

Bu dönüşümü dünyanın farklı coğrafyalarında açıkça görebiliriz. Venezuela’da Hugo Chávez’in popülist programı sosyal yardımlarla halktan destek bulmuştu, fakat Maduro dönemindeki ekonomik çöküşle birlikte rejim artık güvenlik aygıtlarına dayanarak ve kitlesel tutuklamalarla ayakta duruyor. Rusya’da Putin ilk yıllarda ekonomik büyüme ve milliyetçi söylemlerle meşruiyet kazanmıştı; ancak 2010’lardan sonra muhalefetin kriminalize edilmesi ve uzun hapis cezaları öne çıktı. Belarus’ta ise Lukaşenko’nun 1990’lardaki “istikrar” vaadi çoktan tüketildi, 2020 seçimlerinden bu yana rejim tamamen baskı politikalarına dayanır durumda.

Bütün örnekler, tek adam rejimlerinin zamanla üstünlüklerini ya da meşruiyetlerini kaybettiklerinde, totaliter rejimlerin taktiklerine benzeyen çıplak zor araçlarına yöneldiklerini gösteriyor. Yani başlangıçta “halkın sevgisiyle” var olan bu liderlik biçimleri, sonunda polis copu, hapishane duvarı ve kukla mahkemelerle ayakta kalmaya çalışıyor. Tersinden söylersek çıplak zorun yükselmesi, yönetimin rızaya dayalı vasıflarının zayıfladığı anlamına geliyor.

Aslında tek adam rejimleri kendi dayandıkları parti de dahil olmak üzere bütün kurumları tahrip ettikleri için en kırılgan otoriterlik biçimleri. Lidere bağlılık dışında kurumsal dayanakları bulunmadığından, çökmeleri beklenmedik bir anda ve birdenbire olabiliyor. Sudan’da Ömer el-Beşir’in, Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’nin, Peru’da Fujimori’nin iktidardan devrilmeleri bu kırılganlığın örnekleri. Ancak baskı kapasitesi yüksek devletlerde (bunlar daha çok eski imparatorluk kalıntıları) böyle rejimlerin ömrü yıllarca sürebiliyor.

Dolayısıyla, popülist tek adam rejimlerinin “son kullanma tarihi” hızla yaklaşsa da ülkeden ülkeye durum değişiyor. Demokratik geleneklerin gücü, alternatif karizmatik önderliklerin ortaya çıkıp çıkmadığı, uluslararası konjonktür, halk direnişinin derecesi ve devletin baskı kapasitesinin sınırları belirleyici oluyor. Bazı rejimler meşruiyetlerini kaybettikten kısa süre sonra çökerken, bazıları aynı krizi baskıyla yöneterek yıllar boyunca sürebiliyor.

Tek adam rejimleriyle nasıl başa çıkmalı?

Tek adam rejimleriyle mücadele kolay iş değil; uzun soluk istiyor. Bu yüzden önce şunu görmek lazım: Bu iş sadece bir partinin, bir liderin meselesi değil, herkesin ortak davası. Eğer işçiden çiftçiye, öğrenciden esnafa herkesin hayatına dokunan bir dil kurulabilirse ve toplumun farklı kesimleri aynı umut etrafında toplanabilirse bu rejimlerle başa çıkmak mümkün.

Birlik ve ittifak: Tek adam rejimleri en çok muhalefeti bölerek güç kazanıyor. Bu yüzden muhalefet için en kritik strateji, farklılıkları bir kenara bırakıp ortak bir zeminde buluşabilmek. Belarus’ta Tihanovskaya, Kalesnikava ve Tsepkalo’nun kurduğu “üç kadın ittifakı” bunun bir örneği. Macaristan’da Orbán’a karşı 2022 seçimlerinde altı partinin bir araya gelmesi çoğunluğu kazanamasa da önemli bir başlangıç. Venezuela muhalefeti de “Mesa de la Unidad Democrática” (Demokratik Birlik Platformu) adlı geniş bir ittifak oluşturmuştu.

Barışçıl direniş: Baskıcı rejimler muhalefeti şiddete sürüklemeyi ister, çünkü aldıkları sert tedbirleri ancak böyle haklı gösterebilirler. Geniş kitleler günlük hayatlarında istikrar arar. Şiddet hareketleri veya günlük yaşamı aksatma muhalefetin en büyük düşmanıdır. Barışçıl protesto ve hukukun üstünlüğü vurgusu muhalefetin elini güçlendirir. Sivil itaatsizlik, kitlesel ama şiddetsiz gösteriler, hem içeride hem uluslararası alanda muhalefete meşruiyet kazandırır ve tek adam rejimini yalnızlaştırır.

Ahlaki üstünlük ve toplumsal meşruiyet: Tek adam rejimleri, muhalefeti itibarsızlaştırmak ve kendi iktidarlarını halkın tek meşru temsilcisi olarak göstermek için sürekli propaganda yapar. Bu nedenle muhalefetin en önemli hedeflerinden biri, ahlaki üstünlüğü elde etmek ve toplumsal meşruiyetlerini pekiştirmektir. Adalet, dürüstlük, şeffaflık ve barışçıl direniş vurgusu, muhalefeti rejimin baskıcı tarzından ayırır ve geniş kesimlerin güvenini kazanmasını sağlar. Böyle rejimlerde muhalefetin en fazla destek bulduğu anlar, kutuplaştırmaya kapılmadan, halk için ortak bir vicdani zemin sunduğu anlar olmuştur. Dolayısıyla tek adam rejimleriyle mücadelede yalnızca örgütsel birlik ya da stratejik akıl değil, aynı zamanda toplumun vicdanına hitap eden ahlaki üstünlük de kritik rol oynar. Toplumsal meşruiyet bir kez muhalefetin tarafına geçtiğinde, rejimin en büyük dayanağı olan “halkı biz temsil ederiz” iddiası boşa çıkar.

Onarıcı ve kapsayıcı dil: Muhalefet, rejimin dayandığı kitleyi asla incitmemelidir. Unutulmamalıdır ki halkın bir bölümü “tek adamı” durduk yerde desteklememekte veya bunu “cahilliği” nedeniyle yapmamaktadır. Bunun mutlaka yakın tarihte oluşmuş nedenleri vardır. Halkın bir bölümünün yaptığı siyasal seçimi meşru görmemek, olup bitenlerden hiçbir şey anlamamak demektir. Tek adamı destekleyen seçmenleri küçümsemek, hele de tahkir etmek ise mücadeleyi ta baştan kaybetmek anlamına gelir. İnsanlara “demokrasiye yeniden kavuştuğumuzda işiniz, ekmeğiniz, onurunuz güvende olacak” mesajını vermek de çok önemli. İntikamcı değil, onarıcı ve sağaltıcı bir dil kullanmak şart. Korkular, tereddütler, endişeler ancak bu şekilde azalır ve umut ancak böyle büyür.

Somut alternatifler: Sadece “rejime karşı çıkmak” yetmez. Muhalefetin halka, rejimin vaat edemediği somut bir gelecek vizyonu sunması gerekir: ekonomik iyileşme planları, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele programları, adalet reformları… Halk “sadece kime karşı olduğunuzu değil, neyin yanında olduğunuzu da” bilmek ister.

Güvenlik vizyonu: Tek adam rejimleri genellikle güvenliği ve dış politikayı kendi tekellerinde tutarak “ülkeyi koruyan kişi” imajını öne çıkarır, muhalefetin zayıf ve iradesiz olduğunu ileri sürerek “bunlar ülkeyi tehlikeye atar” söylemini kullanır. Muhalefetin önemli görevlerinden biri, bu algıyı kıracak şekilde kapsamlı bir güvenlik vizyonu ortaya koymaktır. Barışçı ama caydırıcı bir dış politika, tüm komşularla barışçı ilişkiler, güçlü ve şeffaf kurumlara dayalı yüksek teknolojili bir ordu anlayışı, uluslararası iş birlikleriyle desteklenen atak bir diplomasi seçmenlerin gözünde güven verici bir gelecek vaadi oluşturur. Böylece muhalefet, yalnızca özgürlük ve demokrasiyi değil, aynı zamanda barış ve güvenliği de sağlayabilecek yegâne aktör olduğunu gösterir ve meşruiyetini güçlendirir.

Otokrat için çıkış kapısı: Koltuğu bırakmak çoğu zaman zindan, sürgün ya da mal varlığının elden gitmesi demektir. Bu yüzden gücü tek elde toplamış bir otokrat, köşeye sıkıştığında seçimleri iptal etmeye, hukuku askıya almaya, hatta ülkeyi ateşe atmaya hazır hale gelir. Tarih, çıkış kapısı bırakılmadığında yaşanan yıkımların örnekleriyle doludur. Oysa bazen, adaletin ertelenmiş olması pahasına da olsa, bir çıkış kapısı bırakıldığında yumuşak bir geçişle yeni bir düzen kurulabilmiştir. Güney Afrika’nın Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ya da Şili’de Pinochet’ye verilen dokunulmazlık, kusurlu ama barışçıl geçişlerin sembolleri olarak hatırlanır. Demokratik dönüşümler, öfkenin ateşiyle değil, sağduyunun serinliğiyle başarıya ulaşır. Mesele yalnızca bir otokratı göndermek değil, bunu sarsıntısız yapmak ve ondan sonra kurulacak demokrasinin yaşayabilmesini sağlamaktır. Yani muhalefetin devr-i sabık yaratmayacağını ilan etmesi geçişi kolaylaştırır. Çekilmekte olan acıları bir gün erken bitirecekse buna değmez mi?

Dayanıklılık ve uzun vadeli mücadele: Tek adam rejimleri bir seçimle devrilmeyebilir. Muhalefet hareketleri çoğu kez yenilir, liderleri de hapse atılır. Bu noktada önemli olan, mücadeleyi uzun vadeli ve çok katmanlı görmek: sivil toplum örgütleri, bağımsız sendikalar, öğrenci hareketleri, mahalle örgütlenmeleri, diaspora ağları… Kısacası geniş bir toplumsal örgütlenme zinciri kurmak yaşamsal önemdedir.

Ortak şarkılar, ortak sözler / Direnişin birleştirici gücü: Tek adam rejimlerine karşı mücadelenin önemli koşullarından biri, halkın farklı kesimlerini ortak bir duyguda buluşturmaktır. Kolay anlaşılır, tekrarlanabilir sloganlar ve şarkılar bu açıdan kritik bir rol oynar. Bunlar yalnızca politik talepleri dile getirmez, aynı zamanda mücadeleye katılan değişik kökenlerden insanlara ortak bir ritim, hafıza ve dayanışma duygusu kazandırır.

Tarih boyunca özgürlük hareketleri bu tür araçlarla güç kazandı. ABD’de sivil haklar mücadelesinde söylenen “We Shall Overcome” (Birlikte Başaracağız!) marşı siyahların ve beyazların ortak yürüyüşlerinin moral kaynağıydı. Şili’de, Allende döneminde sol muhalefetin simgesi haline gelen “El pueblo unido jamás será vencido” (Birleşen halk asla yenilmez) şarkısı tüm dünyada direnişin ortak dili oldu. Avrupa’da II. Dünya Savaşı sırasında faşizme karşı savaşanların söylediği “Bella Ciao” da (Çav Bella, Elveda Güzelim) mücadele ruhunu canlı tuttu.

Mücadelenin dili bir şarkının nakaratı gibi herkesin diline yerleştiğinde, farklı toplumsal kesimler arasında ortak bir dayanışma ruhu/enerjisi doğar.

Bu ruh, otoriterliğe karşı muhalefetin en güçlü silahıdır!

* * *

Buraya, içerdiği reklamlar için özürlerimle o ünlü şarkıların adreslerini bırakıyorum:

“We Shall Overcome” (Birlikte Başaracağız!)

“El pueblo unido jamás será vencido” (Birleşen Halk Asla Yenilmez!)

“Bella Ciao” (Elveda Güzelim)

İlgili İçerikler