Karizma!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Karizma!

Karizmatik liderden kurtulmak isteyenler, peşinden koşanlara kızmak yerine onu var eden toplumsal yaraları görmeli, sonra da tedavisi için kendi merhemlerini –yani politikalarını– geliştirmeli. Ben bunu bilir, bunu söylerim!

Karizma!

Merak ettim, bu “karizma” diye tutturdukları şey neymiş diye. Hani kimine “karizmatik lider” derler ya… Sanki birinin etrafını saran görünmeyen bir auradan, bir haleden, bir “hava”dan bahsediliyor: saç spreyiyle kişiye sabitlenmiş bir ikna gücü.

Meğer karizma, insanın diğer insanları etkileme, peşinden sürükleme ve onlara “bu adamda bir şey var” dedirtme yeteneğine verilen isimmiş. Max Weber’e göre bu “esrarengiz” çekim gücü, bir kişinin olağanüstü niteliklere sahip olduğuna inanılmasıyla doğan gönüllü bir itaat ilişkisi. Yani karizma, bireysel bir öz değil, toplumsal bir inanç meselesi; kişi karizmatik olduğu düşünüldüğü sürece karizmatik, bu inanç azaldığında da sıradan biri. Bir tür “bugün var, yarın yok” hali!

Weber’e göre meşruiyetin üç temeli

Max Weber’e göre insanlar yöneticilere yalnızca korkudan ya da çıkar hesabından itaat etmez; onların meşru olduğuklarına inanmak ister. Bu meşruiyet, her biri farklı bir çağın ruhunu temsil eden üç temel üzerine kurulur: gelenek, yasa ve karizma.

Geleneksel meşruiyet geçmişin kutsallığına yaslanır. “Biz hep böyle yaptık” diyenlerin meşruiyetidir bu. Hükümdar, şeyh ya da kabile reisi itaat bekler, çünkü “ezelden beri böyle olmuştur.” Osmanlı padişahı da, feodal bey de, Çin imparatoru da aynı zincirin halkalarıdır; hepsi meşruiyetlerini soylarından olduğu kadar geleneğin prangalarından alır.

Yasal-rasyonel meşruiyet ise Tanrı’nın değil mevzuatın sesinin duyulduğu modern çağın düzenidir. “Madde 4’e göre…” diye başlayanların dünyasıdır bu. Burada itaat kişiye değil kuruma, karizmaya değil kural kitapçığına yönelir. Weber’in deyimiyle modern devlet, “bürokratik aklın demir kafesi”ne dönüşmüştür; artık kimse kahraman beklemez, ama herkes evraklara imza ister.

Yasa işlemez, gelenek yetmez olduğunda devreye karizma girer –tıpkı karanlıkta görünen bir yıldız gibi. Meşruiyet ne atalarda ne anayasadadır artık; halk umudunu birinin “olağanüstülüğüne” yatırır. Bu liderin bir unvana, bir mühre ya da soy kütüğüne ihtiyacı yoktur; yeter ki ona inanacak bir topluluk bulunsun. Ama bu yıldız ilelebet parlamaz; sistemin içine çekilir (Bülent Ecevit de bu girdaba kapılmamış mıydı?) ve bürokratikleşir (yani “bürokratik aklın demir kafesi”ne girer, bilmem ki kim gibi!).

Bourdieu’nun büyüyü bozuşu

Weber’in karizmayı tanımlarken kullandığı “olağanüstü nitelikler,” “kişisel kahramanlık,” “yaratıcı lider” gibi nitelemeler bu kavramı zaman zaman mistik bir parıltıya büründürür. Bu sözler Weber’in karizmayı kişisel bir öz olarak gördüğü anlamına gelmez, ama bunlar kavramın etrafında zamanla romantik bir dilin kurulmasına yol açmıştır. Gerçekten de Weber’in bazı takipçileri karizmayı, kişiye bağlı olağanüstü bir “ışık,” “doğuştan bir cazibe” diye yorumlamıştır.

Pierre Bourdieu, bu romantizmi yutmaz. Kişiye bağlı olduğu ileri sürülen ışığı bir prizmaya tutup bileşenlerine ayırır ve parıltının insandan değil toplumdan yansıdığını ileri sürer. Ona göre karizma, toplumsal alanın içinde üretilen bir yatırım biçimi, kişiye atfedilen simgesel sermayedir. Bourdieu sanki şöyle der: Karizma, halkın yatırım yaptığı bir hisse senedidir; kimi zaman tavan yapar, kimi zaman çöker.

Ama hadi itiraf edelim, karizma dedikleri şey biraz da insanın kendi havasını satma becerisidir. Toplum birine “karizmatik” demeye karar verdiği anda, aslında kendi arayışını bir bedende somutlaştırır; ama o bedenin de o yükü taşıyacak bir jesti, sesi, belagati, yüz ifadesi olması gerekir (kurnazlığı da unutmayalım!). Kısacası karizma, toplumun arayışlarıyla bireyin bazı özelliklerinin el sıkıştığı anda parlar.

Bir de Hitler’e bakalım. Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış, Versailles Anlaşması'yla gururu yerle bir olmuş, cebinde para değil enflasyon taşıyan bir halk düşünün. İşsizlik, açlık, utanç… Derken biri “Ben sizi yeniden yücelteceğim” filan diyor, ona inanıyorlar çünkü inanmak istiyorlar! Onlara düzen vaat ediyor; suçluluk duygusunu da ustalıkla “ötekilere” yüklüyor. Kalabalık rahatlıyor, artık suçlu değiller. Hitler’in karizması birden parlıyor, onu parlatan şey, Almanya’nın yaraları. Böylece 43 yaşına gelinceye kadar kimsenin fark etmediği biri “führer” (lider) oluveriyor.

Ama karizma dediğimiz şeyin bir yüzü daha var, cinsiyeti.

Karizmanın cinsiyeti

Karizma tarih boyunca erkekliğin toplumsal aurası olarak kurgulanmış. Hıristiyanlıkta karizma, Tanrı’nın özel kullarına bahşettiği ruhsal bir armağan; Tanrı’nın o “özel kulları”nın neredeyse tamamı erkek: Pavlus, Aziz Petrus, peygamberler, krallar… Weber kavramı sekülerleştirdiğinde bile tablo değişmez: örnekleri Napoléon’dur, Bismarck’tır. Karizma kutsallıktan kopar, ama erkekliğe özgü olmaktan kurtulmaz.

Toplum, güçle erkekliği, cazibeyle kadınlığı özdeşleştirir. Bir erkek sahneye çıktığında “karizmatik lider” olur; bir kadın aynı özgüvenle konuştuğunda “sert” ya da “erkeksi.” Erkeğin karizması açıklanmaz; kadının karizması hep gerekçelendirilir.

Bourdieu’cu yaklaşımla bakarsak kadın karizmasının eksikliği, kadınların toplumsal yatırım portföyünden dışlanmış olmasından kaynaklanır. Kadınların kamusal alanda karizmatik görünmesi için önce o alanın kadınlara açılması gerekir.

Yine de 20. yüzyılın sonlarında tablo değişmeye başlar: Indira Gandhi, Thatcher, Benazir Butto, Merkel… Ama hepsi karizmanın maskülen kodlarının içinde kalır. 21. yüzyılda ise Yeni Zelanda’da Jacinda Ardern, İzlanda’da Katrín Jakobsdóttir ve İrlanda’da Mary Lou McDonald gibi liderler bu kodları dönüştürmeye çalışır. Ardern’in Christchurch saldırısı sonrasında Müslümanların yanında başörtüsüyle yer alması, iktidarı güçten çok dayanışmayla tanımlayan yeni bir karizma biçimini simgeler. Yine de sistemin dili değişmez: onun karizmasını “şefkatli liderlikle,” duygusallıkla sınırlar.

Belki de asıl dönüşüm, sistemin dili “ölü diller” arasına karıştığında, yani cinsiyetçilik aşıldığında yaşanacak. Peki, o gün geldiğinde toplum karizmaya hâlâ ihtiyaç duyacak mı? Hiç sanmıyorum. Ama mevcut sınıf ilişkileri sürdükçe, o noktaya ulaşabilmek bir hayli kuşkulu!

Şeyh uçmaz mürit uçurur!

Acaba karizmalarını görebilir miyim diye “karizmatik” denen siyasetçileri merakla izledim. Göz göze geldik diyemem; zaten biri hiç bakmıyor, öteki hiç göz kırpmıyor. Adam sevimli bile değil, hatta bazen mikrofona değil, aynaya konuşuyor. Ama kalabalıklar büyülenmiş gibi onu alkışlıyor.

Türkçede “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye güzel bir söz vardır (Bourdieu bu sözü duyaydı bin dereden su getirmesine gerek kalmazdı). Karizma da böyle bence; birileri doğuştan “büyüleyici” oldukları için değil, toplum “bir büyüye” inanmak istediği için parlıyor.

Toplumun bir türlü çözümlenemeyen önemli sorunları yoksa, ya da dünya kaosa gidiyor gibi görünmüyorsa kimse kurtarıcı aramaz. Yani karizma, genellikle eski yaralardan veya yeni krizlerden doğuyor. Toplumun çare arayışını bir kişileştirme biçimi bu. İnsanlar çözemedikleri sorunları birinin “çözeceğine” inanır; çünkü inanmak, sorun çözmekten daha kolaydır. Toplum, kendi yarasına aradığı çarenin birinin elinde olduğu vehmine kapıldığında, o eli kutsamaya başlar.

Karizmatik liderden kurtulmak isteyenler, peşinden koşanlara kızmak yerine onu var eden toplumsal yaraları görmeli, sonra da tedavisi için kendi merhemlerini –yani politikalarını– geliştirmeli.

Ben bunu bilir, bunu söylerim!

* * *

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını Sosyalist Bir Ermeni Kazandı!

Artık New York’un Belediye Başkanı Müslüman sosyalist Zohran Mamdani.

Ben de mesela dedim: Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayını belirlemek için ön seçim yapmış (aman Allah’ım!). Ön seçime İstanbullu bir Ermeni sosyalist de katılmış (aman Allah’ım!). Yaklaşık bir milyon seçmenin oy kullandığı bu ön seçimde, seçmenlerin yüzde 56’sının desteğini alan Ermeni yoldaşımız CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmuş (aman Allah’ım!). Dört ay sonra yapılan seçimlerde de, en yakın rakibine dokuz puan fark atarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmiş (aman Allah’ım!).

Bir kez daha anlıyoruz New York ile İstanbul arasında 8 bin kilometre olduğunu!

İlgili İçerikler