Ülkemizde kalın kafalı bir başkana karşı demokrasi için büyük bir mücadele veriyoruz! (Robert De Niro, Cannes Filim Festivali açılış töreni konuşmasından.)
Türk Ceza Kanunu’nun 299. Maddesi cumhurbaşkanına hakaret edenleri caydırmak amacıyla kaleme alınmış. Maddenin ilk fıkrasında da “Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” diye yazılmış. Ama ikinci fıkrayı okuduğunuzda dehşetle irkiliyorsunuz: “Suçun alenen işlenmesi halinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır!” Demek ki ilk fıkra, alenen yapmasanız bile böyle bir suçu zinhar işlememeniz maksadıyla yazılmış. İnsanın kafası karışıyor, mesela benim ekonomi/istatistik diplomam var, ama bir meslek olarak bunu hiç icra etmedim, tüm enerjimi bu disipline harcamadım, yani biri “Çağatay makro iktisattan pek anlamaz” dese bu bir hakaret olmadığı gibi büyük ölçüde doğru bir tespittir de. Ama eğer biri böyle bir cümleyi (hâşâ) cumhurbaşkanımız için bir yakın arkadaşına fısıldasa, o sırada aldıkları simitleri uzatan fırıncı da bunu duyup şikâyet etse, yandı gülüm keten helva!
Yahu ne olacak, iki kişi aralarında konuşmuş, bir kampanya açmamışlar ya, gül geç değil mi? Bir kere karakol amirinin bu fasarya suçlama nedeniyle bir tutanak oluşturup savcılığa sevk etmemesi onun için riskli olabilir, savcı da ne olur ne olmaz diyerek dava dosyasını hazırlar, hâkim ise önüne gelen iddianameyi kabul etmezse sürülmekten çekinir. Al işte sana bir hakaret davası! Eee bu kadar zahmetten sonra sanığı beraat ettirmek de yakışık almaz tabii. Herkesin bir üstündekinden korktuğu bir ülkede bu işler böyle yürür maalesef. Yani iyisi mi “yerin kulağı var” deyimini akıldan pek çıkarmayalım!
Acaba ceza kanunumuzun bu maddesine çok iş düşmüş mü diye “gugullayınca” da ne göreyim? Rakamlar dehşet verici arkadaşlar, ya bu ülkenin insanları çıldırmış ya da birileri çok alıngan.
2014-2021 arasında TCK’nın bu maddesini ihlal iddiasıyla 194 bin 142 (yazıyla yüz doksan dört bin yüz kırk iki) soruşturma açılmış! Neyse ki bu soruşturmalardan “sadece” 44 bin 675’i dava konusu olmuş (herhalde adliyeyi işe boğmak istemediler), bu davalarda 38 binden fazla sanık yargılanmış (1000 sanık 18 yaşından küçükmüş), bunlardan 12 bin 881’i de mahkûm olmuş. Mahkûm edilenlerden 9 bin 256’sı ya adli para cezası, ya hükmün açıklanmasının geri bırakılması, ya da ceza ertelemesi gibi nedenlerle hapse girmemişler (oh buna da şükür). Ama hapis cezasına çarptırılan 3 bin 625 kişi bu kadar şanslı değillermiş!
Acaba Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasından evvel durum nasılmış diye de baktım. 1994-2014 arasındaki yirmi bir yılda cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla açılan dava sayısı 1.169, sanık sayısı da 1.279 kişiymiş, bunlar arasında mahkûm edilenler ise hepi topu 386 kişiymiş. Yirmi bir yılda 386 kişiden, sekiz yılda 12 bin 881 kişiye! Bunun artış yüzdesini hesaplamaya kalkışmayacağım, acayip bir oran çıkacak ortaya.
Bence kriminologların, sosyologların, pedagogların, adli psikologların, siyaset bilimcilerin ve aklıma gelmeyen başka uzmanlık alanlarından kişilerin bu “büyük sıçramayı” (maalesef ileriye doğru değil) açıklamak üzere hemen kolları sıvamaları lazım! (Benim böyle bir bir uzmanlığım yok ama “haddini bilmezlik diplomam” nedeniyle biraz sonra bu konuda bir şeyler söyleyeceğim.)
Bir ülkenin profilini yasalarından çıkarmak mümkün…
Bu noktaya gelince acaba başka ülkelerde durum nedir, diye düşünmeden edemiyor insan. Dünyanın belirli köşelerinde bir tweet yüzünden gözaltına alınmak hâlâ mümkün. Hele hedefinizde ülkenin tepesindeki isim varsa, kendinizi kolayca “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla mahkemede bulabilirsiniz. Peki hangi ülkelerde bu yasa var ve neden özellikle o ülkelerde var?
Ceza kanunlarında cumhurbaşkanına hakaret suçu bulunan ülkeler şunlarmış: Avrupa’da Polonya, Belarus, Rusya, Azerbaycan; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Mısır, İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Ürdün, Fas, Tunus; Asya’da Tayland, Endonezya, Malezya, Vietnam, Kuzey Kore, Çin, Kamboçya, Myanmar; Afrika’da Ruanda, Uganda, Zimbabve, Tanzanya, Zambiya, Ekvator Ginesi; Latin Amerika’da Küba, Venezuela, Bolivya.
Bu ülkelerin ortak noktaları ne peki? Bunların büyük kısmında ya otoriter bir rejim var ya da demokrasiye geçiş hâlâ “yolda” sayıldığından ifade özgürlüğü olmasa da olur diye düşünülüyor (hani “seferi” olduğunuzda oruç tutmaktan muaf tutulmanız gibi). Sandık var ama ifade özgürlüğü sınırlı; oy kullanıyorsunuz ama konuştuğunuzda başınız belaya girebiliyor. Kurumlar zayıf, liderler güçlü. Hukukun üstünlüğü değil, liderin üstünlüğü esas. Yargı bağımsızlığı kâğıt üstünde, kuvvetler ayrılığı deseniz hak getire! Medya baskı altında, sivil toplum ya sindirilmiş ya da marjinalleştirilmiş. Toplumda bireyden çok “devlet” öne çıkarılıyor. Eleştiri kültürü gelişmemiş, itaat makbul sayılıyor. Eğitim ve gelir düzeyleri düşük, insanlar ekonomik olarak devlete bağımlı.
Lafın kısası ortaya şöyle bir profil çıkıyor: Demokrasiyle flört eden ama otoriter alışkanlıkları bırakamayan, güçlü liderlere tapan, kurumsal yapısı kırılgan ülkeler bunlar.
Yani bu bir siyasi ve kültürel ruh hali. Cumhurbaşkanına hakaret suçu da, bu ruh halinin yasalara yansıması. Bazı toplumlar devleti, hele ki başındaki kişiyi, neredeyse kutsal bir varlık gibi görmeye meyilli. Lider dediğin eleştirilemez, ona laf etmek âdeta vatana ihanetle eş tutulur; çünkü o kişi sadece bir insan değildir, milletin, birliğin, “bölünmez bütünlüğün,” hatta bazen (kendi geçmişimizde olduğu gibi) modernleşmenin simgesi haline getirilmiştir.
Üstelik bazı ülkelerde siyasi yapı o kadar kırılgan ki, en ufak bir söz, bir karikatür, bir paylaşım bile “ülke bölünür mü?” endişesiyle karşılanabiliyor. Kurumların güçlü olmadığı, kişilerin sisteme yön verdiği yerlerde, o kişi incinirse sistem de çöker sanılıyor. Sonuç? Cumhurbaşkanına, devlet başkanına, krala laf eden kendini mahkeme kapısında buluyor!
Ah anayasa vah anayasa!
Şimdi Robert de Niro’nun gerine gerine şu cümleyi nasıl söyleyebildiğine geliyoruz: “Ülkemizde kalın kafalı bir başkana karşı demokrasi için büyük bir mücadele veriyoruz!” ABD Anayasası’nda ifade özgürlüğünü düzenleyen 1791 tarihli Birinci Değişiklik (First Amendment) şöyle: “Kongre, bir dinin kurulmasına yönelik ya da herhangi bir dinin özgürce uygulanmasını yasaklayan yasa yapamaz; ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, halkın barışçıl şekilde toplanma hakkını ve hükûmete dilekçe vererek şikâyette bulunma hakkını kısıtlayamaz.”
Buna bakıp anlıyoruz ki ABD’de “egemenlik kayıtsız şartsız milletin” değilmiş! Millet egemenliğinin tecelli ettiği yer olan meclis/kongrenin bu egemenliği hangi sınırlar içinde kullanabileceği “kayda” bağlanmış: Özgürlükleri kı-sıt-la-ya-maz-sın!
Oysa bizim anayasamızda “kayda” bağlanan şey özgürlük. “Milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık veya genel ahlakın korunması” için özgürlükleri kı-sıt-la-ya-bi-lir-sin!
Ama biz kendi tecrübemizle biliyoruz ki anayasal metinlerde ne yazdığının da bir hükmü yok, hükmü olması için anayasayı “mandallayan” bir kamu otoritesiyle bu otoriteyi denetleyen bağımsız bir yüksek yargı lazım.
Yani hep birlikte bir (anayasal) boşluk içinde yaşamaya öyle alıştık ki eğer bir astronotumuz uzayda yürüyüş yapacak olsa özel giysi ve başlığa hiç ihtiyaç duymayacak!
Mesele biraz da sistem sorunu!
Açıklamaya muhtaç bir konu yine de kalıyor geriye. Türkiye’de 2014’ten önceki cumhurbaşkanına hakaret davalarının sayısı çok düşük. 1994-2014 arasındaki yirmi bir yılda 386 kişi bu suçlamayla mahkûm edilmiş. Yani yılda 18,4 kişi. Oysa 2014-2021 arasındaki sekiz yılda 12 bin 881 kişi mahkûm edilmiş. Yani yılda 1610 kişi! Yılda 18 nerdeee, 1610 nerde?
2014’te ne değiştiğini hatırlayalım. Recep Tayyip Erdoğan 10 Ağustos 2014’te cumhurbaşkanı oldu. O da kendini siyasette hep mücadele halinde olan, saldırı altında bulunan, milletiyle özdeşleşmiş bir figür olarak konumlandırdı. Bu nedenle de yöneltilen eleştirileri çoğu zaman sadece “şahsına” değil, “millete,” “devlete,” “davalarına” yapılmış bir saldırı gibi algılıyor. Dolayısıyla bir karikatür, bir paylaşım ya da sokaktaki bir protesto bile onun gözünde, “milli iradeye hakaret” kategorisine girebiliyor.
Ayrıca, Sayın Erdoğan’ın siyaset tarzı doğrudan kişiselleştirilmiş güç anlayışına dayanıyor. Bu da, eleştiriyi tolere etmekten çok, otoritesini ve karizmasını sarsabilecek her şeyi bastırmaya yönelik bir refleksle hareket etmesine yol açıyor. Yani mesele sadece politik değil, otoritesine yönelen her eleştiriyi “meşruiyetine saldırı” gibi algılayan bir lider de söz konusu.
Tabii 9 Temmuz 2018’de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçince durum katmerlendi. Rejim değişince cumhurbaşkanı, neredeyse tüm yürütme yetkisini elinde tutan, doğrudan halk tarafından seçilen güçlü bir aktör haline geldi. Bu, hem sembolik hem fiili anlamda eleştirilerin odağını değiştirdi. Cumhurbaşkanına yönelen eleştiriler, artık sadece bir makama değil, doğrudan yeni sistemin merkezine yapılıyor hale geldi. Bu da şikâyet ve soruşturmaların artmasına zemin hazırladı.
Üstelik yargı ve medya üzerindeki kontrol artınca, hukukun işleyişi de değişti. Sayın Erdoğan’ın kutuplaştırıcı siyaset tarzının yarattığı atomosferde muhalif her söz kolaylıkla “hakaret” olarak algılandı. Kolluk kuvvetleri ve savcılıklar bu suçlamaları daha fazla ciddiye almaya başladı (yapmazsam mesul tutulurum korkusu için yukarıda, fırıncının şikâyeti meseline bakınız).
Evet, Sayın Erdoğan’ın eleştiriye tahammülsüzlüğü bu davaların artmasında büyük bir paya sahip –ama durumu tek faktöre bağlamak da yetersiz kalabilir. Bu tablo, aynı zamanda rejimin değişimini, kurumların zayıflamasını, hukukun siyasallaşmasını ve ifade özgürlüğünün sistematik biçimde daraltılmasını (ve kamu yönetimine korkunun hâkim olmasını) gösteriyor.
Yani ortada sadece eleştiri kaldırmayan bir lider değil, eleştiri kaldırmayan bir sistem var!


