Birkaç hafta önce, Brad Pitt, yeni filmi F1 için ortalara çıkmış, çeşit çeşit pozlar veriyordu. Kolunda yeni kız arkadaşı, üstünde yepyeni kılıklar, yüzünde yeni bir yüz vardı, bütün ünlüler nereye yaptırıyorsa, o da oraya yaptırmıştı herhâlde. Sosyal medya hesapları Pitt’e methiyeler düzüyor, New York Times’da “Tanrı Brad Pitt’i Korusun” diye bir yazı bile çıkıyordu. Bu kolektif övgü halini görünce, Pitt’in karısına ve çocuklarına şiddet uyguladığı iddiaları geldi aklıma. Hem karısı Angelina Jolie’nin hem çocuklarının bu yönde beyanları vardı. Instagram hesabımdan vaziyeti anlatan bir story attım ve aldığım mesajlara şaştım kaldım. Çoğunluk Brad Pitt’in bir şiddet faili olabileceğine inanmıyordu. Daha da vahimi, Pitt’i değil, şiddet mağduru Jolie’yi suçluyorlardı: “O kadının da ne ruh hastası olduğunu unutma”; “Kim bilir nasıl delirtti adamı?”; “Sen de buna inandın mı?” diyen mesajlar vardı. Peki, insanlar neden bir kadının beyanına değil de Brad Pitt’in masumiyetine inanıyordu?
Çünkü hakikati kimin üreteceğini iktidar belirler. Erkek iktidarlarda hakikati söyleyen de erkektir. Hele ki bu erkek şöhretli bir isimse ayrıcalığı ikiye katlanır. Toplum, erkeğin itibarını korumayı kadınların güvenliğinin sağlanmasından daha kıymetli görür. Erkek ağları birbirlerinin itibarını korumak için dayanışır. Zira bu, iktidarı sorgulanmadan sürdürebilmenin en temel şartıdır. Kadın beyanı bu iktidar sözleşmesini bozar. Tam da bu yüzden dirençle karşılanır, itibarsızlaştırılır, kenara atılır. Kadın dayanışması, bu direnci kırmanın yegane yoludur. Birbirine inanan kadınlar, suç ortaklığı rejimini bozar, erkek hakikatı kırar, yerine toplumsal bir hakikat koyar.
Tıpkı bu hafta Türkiye’de kadınların yaptığı gibi.
21 Ağustos Perşembe günü, Ozan Güven’in 7 Kocalı Hürmüz müzikalinde oynayacağının açıklanmasıyla başladı olaylar. Bahsettiğimiz isim, eski partneri Deniz Bulutsuz’u abajurla ve elleriyle darp ettiği gerekçesiyle silahla yaralama suçundan 2 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmış Ozan Güven. Oyunun yönetmeni Müjdat Gezen, Hürmüz’ü “feminist bir bakış açısıyla” sahneye koyacaklarını söylüyor ve oyun biletlerini kadınların alacağının altını çiziyor: “kocasını getirir, ailesini getirir…” Kadınların ailesini yanına katıp şiddet faili bir erkeği sahnede şarkı söyleyip dans ederken izlemek isteyeceği sanrısı, patriyarkal sistemin kendi gücüne inancının bir kanıtı. Güven de sistemin nasıl işlediğinin çok farkında bir cevap veriyor teklifi nasıl kabul ettiğini anlatırken: “Müjdat hoca oynamamı söyledi, ben de oynuyorum.” Kendini denklemden çıkaran, olayın öznesi değil edilgen bir katılımcısı haline sokan ve sorumluluktan azade eden bu cevap, şiddet vakalarında faillere yapılan muamelenin bir özeti gibi.

Zira Türkiye’de henüz bir şiddet failinin özür dilediğini, sorumluluk üstlendiğini, kendini rehabilite edeceğine dair kamuya bir söz verdiğini veya gerçek bir bedel ödediğini görmedik. Güven de hâkim kanının aksine piyasadan silinmedi, yapayalnız kalmadı. Gördüğümüz kadarıyla oyuncu arkadaşları ve çevresiyle sosyalleşiyor, galalara, maçlara gidiyor, dizilerde ve tiyatro oyunlarında yer almaya devam ediyor: Bir değişiklik olmadıysa yeni sezonda Tabii’nin Benden İçeri adlı dizisinde yer alması bekleniyor.
Güven’in 7 Kocalı Hürmüz macerası ise kadınların ısrarlı tepkileri ve sosyal medya paylaşımları sayesinde sona erdi. Bir gün sonra yapılan açıklamada oyundan “yaşanan tartışmaların projeye zarar vermemesi adına” “affını istediği” söylendi. Tam olarak iktidarın diliyle yapılmış bu açıklama da, asla sorumluluk almamanın şahı gibiydi. “Şiddet faili bir kişiyi ekibe aldığımız için seyirciden özür dileriz” demiyordu. Suçu “tartışma çıkarıp” projeyi bozan kadınlara atıyordu.
8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü
Bu oyunbozan kadınlar, aynı gün içinde bir ifşa dalgası başlattı. Erkek fotoğrafçıları odağına alan bu hareket, tanınmış dergiler ve ünlü sanatçılarla çalışan Mesut Adlin başta olmak üzere, bir çok ismin failliğini ortaya çıkardı. Özellikle reşit olmayan, mesleki ağların içinde yer almayan veya kırılgan kişileri kendilerine hedef seçerek taciz eden isimler bir bir sıralandı. Ardından gelen dalgada Mehmet Yılmaz Ak ve Tayanç Ayaydın gibi oyuncular, Tarık Töre gibi müzisyenler gibi isimler ifşa edildi. Ayaydın’ın taciz ettiği oyuncu Doğa Lara Akkaya, tacizin birlikte rol aldıkları Tozluyaka dizisi sırasında, kendisi 21 ve Ayaydın 44 yaşındayken yaşandığını, yapım sorumlularının “o senin oyuncu büyüğün” diyerek kendisini susturduğunu ve bir daha Ayaydın ile çalışmayacaklarına ve sektör bileşenlerini uyaracaklarına dair söz verdiklerini söyledi. Ancak bu sözler tutulmadı. Akkaya, Ayaydın’ın bu sene aynı yapım şirketinin Ben Leman dizisinde oynadığını görünce tetiklendi ve kadın dayanışmasından güç alarak ifşasını yaptı.
Peki ifşalar neye yarıyor? Her şeyden önce Türkiye’de hüküm süren korkunç cezasızlık ikliminde bir düzeltme veya “kısmen-adalet” mekanizması olarak çalışıyor. Kadınların beyanı çoğu zaman “kanıtla, ne belli?” gibi söylemlerle küçümseniyor. Oysa özellikle cinsel suçlar çoğu zaman tanıksız işleniyor. İfşa, kadınları birbirinin tanığı haline getiriyor. Kadınların benzer anlatıları görüp birbirine “sana inanıyorum” demesi, bir dayanışma ve en önemlisi de bir bilgi ağı kuruyor. Hani dedik ya “hakikati kimin üreteceğini iktidar belirler” diye; işte ifşa, bir erkeğin kim olduğuna, nasıl biri olduğuna dair yine erkekler tarafından üretilen ve dokunulamaz sanılan o bilgiyi kırmaya, faillerin itibarlarını çatlatmaya, yeni bir toplumsal hakikat inşa etmeye yarıyor.
25 Kasım eylemi
İfşa yeterli mi, hayır. Bu hakikatle ne yapacağız, ona karar vermeliyiz. Manifest, Palmiyeler, Arter gibi faillerle hizalanmayı reddeden sanatçılar ve sanat kurumları; Marie Claire, In Style gibi faillerle çalışmayacağını taahhüt eden medya kuruluşları, Oyuncular Sendikası, Sanat Eleştirmenleri Derneği gibi yaptırım ve mücadele araçları sunan meslek birlikleri, Susma Bitsin, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği gibi örgütlü mücadeleyi sürdüren yapılara yenileri eklenmeli. Hiç sesi soluğu çıkmayan yapımcılar, tiyatrolar, televizyon kanalları ve platformlara gelince, onlar da bu hakikatin karşısında saf tutmalı. Seyircinin televizyonunda, sahnesinde, festival seçkilerinde, abone olduğu ekranlarda görmek istemediği ve her nasılsa bir türlü vazgeçilemeyen fail isimleri pışpışlama devri sona ermeli. Henüz isimleri açığa çıkmamış faillere gelince, onlara en sevdiğimiz sloganla seslenelim: Uykuların kaçsın ben ne zaman ifşa edileceğim diye…


