Gupse Özay ilk animasyon işi Gupi ile karşımızda. Komik, eğlenceli, “kız çocuğu şöyle olur, böyle olmaz” diyen kalıplara dil çıkartan, apartman ve tablet istilasına inat sokaklarda koşturan bir çocuğunun maceralarını izliyoruz. Arkadaşların ve komşuların da geniş aileye dahil olduğu, ağaçlarla, hayvanlarla dostluk kurulan, biraz da nostaljik bir hikâye bu. Susam Sokağı günlerini hatırlatan…
İsminden ve tipinden de anlayacağınız gibi, Gupi, Gupse'nin çocukluğundan ilham almış. Gupse de sokakta oynayarak büyümüş, dizleri hep yara bere olan, eve girmeyen o çocuklardanmış. “Yapraklardan salata yapardık; çamurdan lahmacun... Hiçbir zaman ne giydiğimi önemsemedim. Nasıl daha hızlı koşarım, nasıl daha yükseğe tırmanırım gibi dertlerim vardı” diye anlatıyor o günleri.
Toplumsal cinsiyet kalıpları büyürken de ensesindeymiş, hepimizde olduğu gibi… Güzel olmanın bir mesai ve iş yükü olduğunu erken yaşta keşfetmiş. Kendi deyimiyle “çirkin ördek yavrusu” gibi geçen bir çocukluktan sonra, “süslenmeye” başladığını, ama o bakımlılık halini her an sürdürme baskısından bunaldığını anlatıyor. “Çirkin ve komik olun demek değil tabii ki bu, sadece güzelliğe yaslanıp, başka yetenekleri cebinizde saklayıp kurutmayın demek” deyip gülüyor.
Gupse Özay o geliştirdiği yeteneklerle sektörde bir otoriteye ve hareket alanına sahip, iş gücü sağlayan bir isme dönüştü. Türkiye’de kendi hikayesini yazan, canlandıran ve yöneten ilk kadın yaratıcı oldu. Ama bunu sorduğumda böbürlenerek anlatmıyor. “Şans oldu. Ama şöyle de anlaşılmasın; bu işten anlamıyor değilim. Üniversitede sinema okudum. Kısa film ve belgeseller çektim. Ama yine de kocaman bir sette hem oyunculuk yapıp hem yönetmenlik yapmak benim gibi mükemmeliyetçi biri için epey zordu” diyor. Gupi’yi hem Türkçe hem İngilizce seslendirmiş. Bundan bahsederken de aynı “aman yanlış anlaşılmasın” tonunda konuşuyor. “Sesim çok karakteristik ve nodüllerden dolayı çok farklı ses tonlarına gidebiliyorum. Över gibi değil de hani şansıma yelpazem geniş” diyor. Kendinden ziyade, üretkenliğine, emeğine değer biçilsin istiyor.
Gupi de bu üretkenliğinin son halkası. Hamileyken yazdığı ve kızı Jan Asya ile izlemek için hayaller kurduğu, “şimdiye kadar en zevk aldığım işim” dediği çizgi film, ilk sekiz bölümüyle Netflix’te yayında, bana sorarsanız Gupi’nin dünyasını büyütmek için planları da yolda.
Gupse Özay
- İlk animasyon işin Gupi yayına giriyor. Senin için yeni bir alan, yeni bir üretim. Nasıl hissediyorsun kendini?
Çok mutlu, heyecanlı, azıcık tedirgin ama genel olarak kıpır kıpır.. Dürüst olmak gerekirse benim şimdiye kadar en zevk aldığım işim Gupi. Ekipçe müthiş bir emek verdik. Çocuk kahkahası acayip bir şey. Duymak ve görmek hücrelerimize kadar işliyor. O yüzden bunun hayalini kurarken yaşadığımız heyecanımızı tarif edemem.
- Netflix bu projeyi ilk duyurduğunda yetişkinlere yönelik bir komedi-animasyon olacağını düşünmüştüm. Oysa sen çocuklar için bir işle çıktın karşımıza. Gupi fikri nasıl çıktı, nasıl gelişti? Neden çocuklara yönelik bir iş yapmak istedin?
Filmlerimde hatırı sayılacak bir çocuk hayran kitlesi oluştuğunu gördüm. Çocukların sokakta bana sarılmak istemesi, el sallamaları, beni tanımaları veya taklit etmeleri çok hoşuma gitti. İletişimim de iyiydi hep onlarla. Zaten bana hep “çocuk beyinli” derler. Bu duygularla çocuk kitapları yazmaya başladım. İmza günündeki keyfimi ve mutluluğumu anlatamam. Aslında animasyona giden yolda bir deneme idi bu. Sonrasında da kendi çocukluğuma benzeyen; kızımdan ilham aldığım hafif zıpır, cesur, matrak ve iyi yürekli bir karakter oluşturduk. Çünkü komedi yine bu işimde de başrolde olacaktı.
'Gupi'den bir kare
- Gupi, geleneksel toplumsal cinsiyet kalıplarına uymayan, “kız çocuğu şöyle davranır” “oğlan çocuğu böyle davranır” gibi eskimiş klişeleri takip etmeyen bir iş. Gupi de canı istediği gibi giyinen, canı istediği gibi koşup oynayan bir kız çocuğu. Karakteri böyle yazmak senin için neden önemliydi?
Ben sokakta oynayarak büyüdüm. Yani o yanakları al al olmuş terli terli su içen çocuklardanım. Sabahtan akşama kadar sokakta arkadaşlarımızla müthiş oyunlar oynardık. Saklambaç, arkamdaki yeşil kaplumbağa gibi. Yapraklardan salata yapardık; çamurdan lahmacun.. Dizlerim de hep yara bereydi. Hiçbir zaman ne giydiğimi önemsemedim. “Buraya oturursam kirlenir oturmayayım” diye hiç düşünmedim. Nasıl daha hızlı koşarım, nasıl daha yükseğe tırmanırım gibi dertlerim vardı. Gupi karakteri de küçüklüğümün aynısı olduğu için bildiğim yerden, bildiğim bir kız çocuğunu konuşturmak istedim. Çocukken hayal gücümüzün çok yüksek olması zaten herhangi bir kalıpta olmayışımızdan. Ya da bilgiler, kurallar, baskıların etkisine daha tam girmeyişimizden. Yani ben dayımın düğününde kendimin üç katı büyüklüğünde tütülü bir elbise giyerken; sokakta oynarken abimin Metallica t-shirtünü giyebiliyordum. Bu özgürlük her kapıyı açıyor bence.
- Gupi bir apartman çocuğu. Ama tabletten başka eğlence bilmeyen yaşıtlarının aksine kendini eve hapsetmeyen, sokaklarda oynayan bir çocuk. Bizler de sanırım sokakta oynayabilen son nesle aitiz. Senin çocukluğun nasıl geçti?
Benim çocukluğum kısıtlı imkanlardan veya kısıtlı alanlardan dolayı aslında hayal gücü olarak çok zenginleştirici geçti. Hiçbir şey yapamasam halı püsküllerini örerdim. Yani sıkılmaktan dolayı çok macera ve oyun oluşturduğumu hatırlıyorum. Hani telefonsuz bir yerde beklemek zorunda kaldığımızda mecbur etrafa bakarız ya; istem dışı etrafımıza bakıp düşünceler üretiriz. Onun gibi. Bir de ben ekransız büyümedim. Bende her ikisi de vardı. Bazen bütün gün çizgi film izlerdim. Hatta Türk filmi aşığıydım. Bazen de sokaktan eve zor girerdim. Yani aslında ben “ekransız olun” demek yerine “her şeyi tadında yaşayalım- yaşayın” demek istiyorum. Çünkü bütün zevki ekrandan almaya alışmış bir çocuk için karıncalara karşıya geçmeleri için yapraktan köprü yapmak çok zevk vermeyebilir. Bundan korkuyorum yeni çocuklarla ilgili. Hatta kendi kızım dahil.
Gupse Özay
- Çocukken o bütün gün izlediğin şeyler neydi? Gupi ’yi yaratırken referans aldığın, “çocuklarda benzer bir his yaratsın” dediğin çizgi filmler, programlar hangileri?
Susam Sokağı çok sevdiğim bir programdı. Aralara serpiştirilen mahalledeki kahramanları tanımak, izlemek çok hoşuma giderdi. Sanırım çizgi filmde ben karakterlerin insan olmasından hoşlanıyordum. Yani gerçek zemin içinde hayal gücü kapıları bulmak daha çok hoşuma giderdi. Gupi’ nin dünyasında da aslında apartman hayatı, aileler, komşular… Zemin çok gerçek. Sosyalleşmeyi unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden de izleyen küçük dostlarımın da yalnızlık ve inzivadan çok sosyal ve kalabalık olmanın tadını alsınlar istiyorum hayatlarında. Yaratmak istediğim his de sanırım “aile olmak”.
- En sevdiğin yetişkin animasyonları hangileri?
Ben iyi bir animasyon izleyicisi değilim. Yani kovalamam. Denk gelirsem âşık olurum. Totoro’yu da severim. Frozen’ı da.. Herhalde kızım olmadan önce de en az üç kere izlemişimdir. Inside Out’ da Üzüntü karakterini seslendirmek inanılmaz bir deneyim ve mutluluktu. Soul yine en beni etkileyenlerden animasyonlardan biri.
- Gupi’yi hem Türkçe hem İngilizce seslendiriyorsun. Seslendirme yapmak zevkli mi? İngilizce versiyonu seslendirirken zorlandığın yerler oldu mu?
Animasyonda seslendirme yapmak benim için dünyanın en güzel şeyi. Çünkü zaten benim sesim çok karakteristik ve tellerimdeki nodüllerden dolayı çok farklı ses tonlarına gidebiliyorum. Över gibi değil de hani şansıma yelpazem geniş. Bir de oyunculuk tarafım olduğu için sesimle de oynayabiliyorum. İngilizce seslendirme yaparken de zorlandım evet. Çünkü kelimeleri hem komik hem karakter içinde hem de doğru şekilde telaffuz etmem gerekiyordu. Ama Los Angeles’taki dublaj ekibi çok tatlıydı. Güle güle kahkahalar atarak yaptık.
'Gupi'den bir kare
- Peki kendine en yakın hissettiğin çizgi karakter hangisi?
Uzun çoraplı Pippi ve şimdi de Gupi.
- Gupi muhtemelen kızının izleyebileceği ilk işin olacak. Hem karakteri yaratırken ondan kattığın, ilham aldığın neler oldu merak ediyorum, hem de beraber izlediniz mi, izlediyseniz Jan Asya’nın veya arkadaşlarının çocuklarının yorumu ne oldu, kendine mini bir focus grubu yaptın mı onu merak ediyorum.
Gupi bölümlerini kızım doğmadan önce yazmıştım. Ama kızımın tepkilerini ve ilgilerini izleyerek ritim, müzik, ses gibi bölümlerde değişiklikler yaptık. Bundan sonra çok daha kolay işim. Direk evde dibimde focus grubumun bir üyesi var. Gupi’yi hep izledi ve ezbere biliyor. İnanılmaz bir duygu. Çünkü bu işe başlarken ben hamileydim. Ve hayal kuruyordum beraber izleriz diye. İlk izlettiğimde kıkır kıkır gülmeye başladı ve ben hani arabayla yokuştan hızla inerken için hop eder ya; onun gibi olmuştum.
- Yarattığın işleri bir gün çocuğunun izleyecek olması yaratım sürecinde herhangi bir farklılığa sebep oluyor mu?
Yok biz bu sorumluluğu zaten öncesinde ciddiye alarak başladık bu işe. Yani pedagogumuzdan onay almadan içerik oluşturmuyoruz. Gerçekten çok hassas bir iş. Herhangi bir çocuğu üzmek, korkutmak veya negatif yönde gelişimine etki etmek en korktuğumuz şey.
- Beş film, bir dizi ve şimdi de Gupi ile artık Türkiye’nin önde gelen yazar-yaratıcılarından birisin. Sence bir Gupse Özay işinin ayırt edici özellikleri neler?
‘Sıcak’ olabilir sanırım. Yani en azından en peşinde olduğum duygu bu oluyor işlerimde.
Gupse Özay
- Bildiğim kadarıyla Deliha 2 ile Türkiye’de kendi hikayesini yazan, yöneten ve başrolü canlandıran ilk kadın oldun. O anda ne kadar önemli bir şey yaptığının farkında mıydın? Üstünde bir sorumluluk hissettin mi veya kariyerinde o sorumluluk hissinin ağır geldiği anlar oldu mu?
O biraz şans işiydi biliyor musun? Yani yönetmenimiz başka bir iş çektiği için karakteri bilen, tanıyan olarak ikinci filmini benim çekmem mantıklı olur diye düşündük. Ha şöyle de anlaşılmasın; bu işten anlamıyor değilim. Üniversitede sinema okudum. Setlerde bulundum, kısa film ve belgeseller çektim. Ama yine de kocaman bir sette hem oyunculuk yapıp hem yönetmenlik yapmak benim gibi mükemmeliyetçi biri için epey zordu.
Ben bu ilkler dünyasının da çok farkında değildim. Fark ettiğimde de bir şey değişmedi. Çok çok hoşuma gitti o ayrı. İlkleri kim sevmez? Ama ben zaten küçük arkadaşlarıma, gençlere, kız arkadaşlarıma veyahut herkese hep üretmek ile ilgili örnek olmayı sevdim. Yani içeriklerim sevilir sevilmez bilmem onu ama gerçekten üretiyorum ve çalışıyorum. Emek veriyorum ve durmuyorum. Bu çok önemli.
- Deliha’nın en sevdiğim yanlarından biri asla bir make-over sahnesi yapmaman, karakteri “güzelleştirmeye” çalışmamandı. Lohusa ’da lohusa anneyi full makyajlı-maşalı görmememiz de önemliydi. Platonik’te de estetik baskısı üzerine kurduğun şakalar var. Belli ki kadınlar üzerine kurulan güzellik baskısı senin için önemli bir konu. Bu baskıyı kendi kariyerinde ve hayatında nasıl hissediyorsun ve mücadele etmek için neler yapıyorsun?
Bu konuyu önemsediğim doğru. Sana şöyle basit ve gerçek bir örnek vererek anlatmak isterim. Ben çirkin ördek yavrusu gibiydim. Yani ilkokul ve ortaokulda güzelliği ön planda olmayan komik ve eğlenceli bir kızdım. Ve sevilen tarafım komikliğimdi. Sonra ergenlikte biraz süslenmeye başladım. Saçlarımın rengini çaktırmadan açtım. Hafif allık sürmeye başladım. Ki bunlar çok normal. Sonra bir anda “güzel kız” sıfatını aldım. Birden komedim azaldı. Sadece güzelliğimi korumaya konsantre olmaya başladım. Bir gün acele evden çıkıp çok da görüntüme konsantre olamadığım bir an sınıf arkadaşım “Aaa Gupse sen bugün güzel değilsin” dedi. Çok canım sıkıldı rahatsız oldum. “Eyvah” dedim “demek ki ben bunu her gün yapmalıyım.” Bunun kaygısı rahatsız etti herhalde ki zaman içinde başka taraflarımı büyütüp oralardan takdir toplamanın zevkini yaşamaya başladım. “Çirkin ve komik olun demek değil tabii ki bu” (gülüyor). “Sadece güzelliğe yaslanıp, başka yetenekleri cebinizde saklayıp kurutmayın” demek.
Gupse Özay
- İlk işinden bugüne senin kaleminden çıkan komedinin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorsun? Bir hikâye kurarken dikkat ettiğin noktalar neler?
Kalemim dönüşümden çok devamlı değişim geçiriyor bence. Dönüşüm daha keskin. Değişim ise her projede bir sürpriz yapmak gibi. Hayatımız değişiyor, konularımız değişiyor dertlerimiz değişiyor. Mizah bile değişiyor. Sosyal medya ile birlikte mizah ortak kümede toplanıyor. Yani ben biraz güncele bakıp, hızı hissedip; kitleyi belirleyip ve kendi yaşadığım hâkim olduğum hikayelerden beslenmeye çalışıyorum.
- Bir dönem Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin sözcülüğünü yaptın. O dönemde karşılaştığın kadın hikayelerinden de yola çıkarak Türkiye’de kadınların mücadele ettiği en önemli alanları ne olarak görüyorsun? Senin katkı sağlamak istediğin ve üzerinde çalıştığın alanlar neler?
Kadınların dertleri biraz mutfak köşelerinde kalıyordu eskiden. Yani ufak gruplar minik alanlarda dertleşiyordu. Ben sinemayı büyük kitlelerin ortak dertleri duyup rahatlayabileceği bir yer olarak kullandım aslında çaktırmadan. Sinemada kadın izleyicinin erkek içeriğinde kendisinin minicik parçasını bulmaya çalışması oldukça saçma ve zordu. Ama şimdi kadın hikayeleri ve kadın karakterler çok daha özgür. Benim katkı sağlamak istediğim ise ayrıştırıcı değil de ayrışma sonrası birleşme içeriyor. Görümce’ de birbirine empati yapıp birleşen elti görümce. Eltilerin Savaşı’nda rekabet yerine yine birleşen iki gelin; Lohusa’ da dertlerini konuşunca rahatlayan anneler ve kadınlar; Platonik: Mavi Dolunay Otel’de aşk vasıtasıyla değil de kendi üretimiyle var olmanın tadını alan kadınlar. Yani ben kadınların hikâyenin sonunda sevgiyle veya özgüvenle özgürleştiği anlar göstermeyi seviyorum.
- Sektörde belirli bir otoriteye ve hareket alanına sahip, iş gücü sağlayabilen sayılı kadınlardan birisin. Hala “hayır” cevabını duyuyor musun yoksa artık istediğin projeyi kendi şartlarınla hayata geçirebileceğin bir noktaya geldin mi? Bu noktaya gelirken aşmak zorunda kaldığın en büyük engel neydi?
Engel değil de çaba sarf ettiğim şey birkaç senede bir sinemada gözüken biri olarak filmlerime seyircinin ilgi göstermesiydi. Yani TV yapmadığım için kendimi de hatırlatacak bir yol olmadığından filmlerimin iyi olmasından başka çarem yoktu. Seyircinin bana ve işlerime güvenmesi önemli. Bunu için epey çaba sarf ettim ve sarf ediyorum.
Gupse Özay
- Çantanda “arabanın içinde kalırım” diye çekiç taşıyacak kadar yüksek anksiyeten varmış. Peki endişelerine iyi gelen, seni güvende hissettiren şeyler neler?
Ailem ve dostlarım… Ama en öne kendimi koymam lazımmış.
- Totem, manifest gibi şeylerle uğraşmayı sevdiğini biliyoruz. Bugüne kadar tutan en büyük totemin neydi ve şu dönemde kendin ve geleceğin için nasıl bir manifest yapıyorsun?
Ben istediğim şeyleri olmuş gibi yapıyorum küçüklüğümden beri. Çoğuna da ulaştım sanırım. İki şey daha var. Bakalım olunca söylerim. (Gülüyor...)
- Gupi ’nin geleceği için nasıl planların var? Gupi bebekleri, ürünleri ve global bir marka hayal ediyor musun?
Ne güzel olur. Beni yetişkinler yerine çocuklarla buluşturan başarılı bir dünyaya hayır demem. Üç yaşında bir kız çocuğunun annesi olarak cebimde çok fikir var üstelik.


