10 Bin Adım’ın ilk sezonunu izler izlemez müptelası olmuştum. Fikrin sadeliği, komedisinin evrenselliği, bir şehir dili kurmadaki becerisi ve şehir aptallarını anlatmadaki teklifsizliğine bayılarak. O gün bugündür de dizinin yaratıcısı Devin Özgür Çınar’la konuşmak istiyordum, nihayet becerebildim.
Çınar’ı 10 Bin Adım’la tanımadık elbette. Önce İkinci Bahar’ın Cennet’i olarak girdi hayatımıza, sonra Gönül Yarası’nın Piraye’si. Kolektif baba-kız travmalarımızın ortağı, hepimizin kalbinden konuşan bir kız çocuğu gibiydi. Oyunculuğu o kadar yalın ve hakikiydi ki, kendimizi onun yerine koyarken zorlanmadık hiç.
Yıllar içinde oyunculuğun yanına yazarlığı ekledi. Bu yıl 10 Bin Adım’ın üçüncü sezonuyla çıktı karşımıza, yanında bu sefer partner olarak Binnur Kaya ile. İkili abla kardeşi oynuyor, yine on bin adım atıyor ve türlü aptallıklara girip çıkıyor. Bu maceraların ilhamını gerçek hayattaki dostluklarından almış Çınar. Hani bazı arkadaşlarınızla devamlı başınıza saçma sapan şeyler gelir, sonra o şeyler yıllarca güldüğünüz, güldükçe de dostluğunuzu büyüten başka şeylere dönüşür ya, onlarınki de öyle. Bu dostluğun kimyasının 10 Bin Adım’ın DNA’sına işlediğini, işlediği yeri de parlattığını görmek zor değil. İzlerken bölümlerin on dakika olmasına sinir bile olabilirsiniz, hazırlanın.
Çınar’ın kalemini daha uzun formatta izlemek isterseniz ilk sezonu taze biten Fer’i yakalayabilir, oyunculuğunu özlediyseniz onu sahnede, Bir Aile Provası’nda izleyebilirsiniz. Hepsinden konuştuk bu röportajda. Ama sanırım ne konuşursak konuşalım konu hakikate geldi. Çünkü Çınar’ın esas mesaisi hakikate dair: Mış gibi yaptığımız şeyler, gündelik hayatta, kariyerlerimizde girdiğimiz roller, sosyal medyada sergilediğimiz haller, birbirimize kestiğimiz küçük hesaplar aklını kurcalıyor. Ufacık bir yer kapladığımız şu yeryüzünde, hiçbirimizin kaçamadığı performatif hayatların süfliliğine hem gülüyor, hem kendini de azade tutmadan bu halleri kurcalıyor, üstüne düşünüyor, yazıyor, oynuyor. İyi ki de öyle yapıyor. Çünkü onun yazdıklarını izlemek, hakikate bir parça daha yaklaşmaya benziyor.

- On Bin Adım’ın üçüncü sezonu başlıyor. Senaryosunu yazdığın Fer’in ilk sezonu yeni bitti ve Bir Aile Provası ile tiyatro sahnesindesin. Kariyerinin en yoğun dönemlerinden birini yaşıyorsun diyebilir miyiz?
Bana da öyle geliyor. Ben de “Ne oldu ya birdenbire?” diye açıkçası şaşırıyorum (gülüyor).
- On Bin Adım’ın son sezonunun üstünden dört sene geçti. Yine de insanlar inanılmaz bir sevinçle karşıladı yeni sezonu. Şaşırttı mı seni bu kadar sevilmesi, beklenmesi?
İlk sezona Engin’le (Günaydın) “Hadi böyle bir şey yapalım” diye paldır küldür başladık. Ben böyle şeylere gülüyorum. Biz birbirimize komik bir şey anlattığımız zaman bu tür şeyler anlatıyoruz. Ama genel geçer içinde çok komik algılanmayabilir diye endişe ediyordum. İnsanların bu kadar sevmesini beklemiyordum. Hem açıkçası şaşırdım, hem de çok mutlu oldum.
- On Bin Adım çok evrensel ve neredeyse her ülkede karşılık bulabilecek bir şehir hikayesi, bir küçük şeyler komedisi. Bence global eşitleriyle de yarışabilecek seviyede. İlk sezon “Jeton” diye bir bölüm var, çok rahat bir Seinfeld bölümü olabilir. Bu dili nasıl kurdun, neden böyle bir hikâye yazmak istedin?
Biz Engin’le gençliğimizden beri çok Seinfeld izleyen tiplerdik. Oturup bölümleri izler, birbirimize anlatırdık. Oradaki o dil, o “hiçbir şey olmuyor” hissi, bütün saçmalıklar içinde insanların küçük hesapları, utançları, itirafları… Bu sohbetlerin içinde her zaman Binnur (Kaya) da olurdu. Binnur hayatımda en çok güldüğüm insanlardan biri. Çok değişik bir kafa yapısı vardır. Bizim kendi aramızda güldüğümüz şeyleri insanların sevmiş olması da “Boşuna yaşanmamış bunlar, bir boşluğa gitmemiş. Bir karşılığı varmış” hissini yarattı. Meğerse insanlar da bizim güldüğümüz saçmalıklara durup bakmayı istiyormuş. Çünkü bakılmayan yerlerde hayat çok hızlı. Güya hepimizin bin bir tane çok önemli işi var hep. Ama aslında çoğu zaman her şey çok saçma sapan değil mi? Ben de bu saçmalıklara o kadar çok kapılıyorum ki.
- İnsan kendini bir rol oynar gibi buluyor. Telefonda iş konuşan Binnaz, yazı yazan Binnaz, bilmem nereye giden Binnaz…
Günlük hayatımda da kendimi çok izliyorum. Çok ciddi bir şey yapmak veya konuşmak zorunda kaldığımda kendi kendime çok komik geliyorum. O esnada her şeyi bilen birisi gibi olmak zorundasın, kendini ve karşındakini inandırmak zorundasın ve bu halim bana çok komik geliyor. Sonra tabi Engin’le ve Binnur‘la karşılaşınca ve benzerliklerimizi fark ettikçe bu noktada çok büyük bir çarpışma yaşandı ve kendimizi yalnız hissetmemeye başladık. Hem de “burada eğlenceli bir şey var hayat böyle gider” diye düşündük.
10 Bin Adım üçüncü sezonuyla Gain'de yayında
- İlk iki sezonda Ezgi ve Mehmet’in hikayesini izledik. Bu sezon Ezgi ve Süreyya var. Sen ve Binnur Kaya abla kardeşi oynuyorsunuz. Neden değişikliğe gittin, bitmiş miydi Ezgi ve Mehmet’in macerası?
Engin çok istemedi çünkü, “Artık yeter” dedi. Her zaman Binnur ile bir şey yapma hayalimiz vardı. O “hayır” dese başkasıyla olmazdı. Çünkü arkadaşlığımızın çeşitli çatışmaları var, onlardan esinlenerek kurdum bu sezonu. Bilge Coşkun ile beraber yazdık. Nasıl ilk üç sezon Ezgi ve Mehmet iki aptaldı, bu sezon da Ezgi ve Süreyya iki aptal.
- Biraz karakterleri ve nereden ilham alarak bu tipleri yarattığını dinlemek istiyorum.
Süreyya Ezgi'nin çok zıttı bir abla. Evlenmiş boşanmış, bir çocuğu var. Bir yandan geleneksel olmaya çalışıyor, bir yandan olamıyor, arada sıkışmış bir hayatı var. Ezgi daha her şeye kayıtsız kalan, uzakta duran bir karakter. Ama ikisi de farklı açılardan başkalarının ne düşündüğünü çok önemseyen karakterler. Aynı ailede yetiştikleri için dünyayı ortak bir yerden tanıyorlar. Binnur ile çok ortak yanlarımız var. İkimiz de orta sınıf ailelerin içine doğduk. İkimiz de daha geleneksel annelerimizin bizden olmamızı bekledikleri kız çocukları olmadık. Ve biz ne zaman beraber bir şey yapmaya kalkışsak, mutlaka çok saçma şeyler olur. Bir şekilde bir saçmalıkların içine gireriz ve onlar sonra bizim anlattığımız anılara dönüşür. Boş yoktur. Bu yüzden de ben kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu herkese nasip olacak bir şey değil. O anılardan ilham alıyor bu sezonun hikayesi.
- Dışarıdan bakınca iki zıt karakter gibi gözüküyorsunuz. Binnur daha duygusal, sen daha analitik biri gibi duruyorsun. Aynı komedide nasıl buluşabiliyorsunuz?
Birbirimize çok büyük bir sevgimiz var. Kardeşlik muhabbeti yapmak istemiyorum ama çok yakınız. Çok tartışırız da, ama birbirimizi ikna edebilen insanlarız. Binnur’dan çok şey öğrenirim. Umarım onun için de öyledir bu arkadaşlık. Arkadaşlığımız aynı evde kaldığımız günlerde güldüğümüz şeyler üstünden oluştu. O kadar gülerdik ki. Ve o zaman hiçbir şeyin farkında değildik. İstanbul'a yeni gelmiş, bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Hiç kimse bizi fark etmiyordu, kimsenin umurunda değildik. Nasıl bir ebeveyn çocuğunu teşvik eder, cesaretlendirir; biz de birbirimize öyle inanıyorduk, bütün yakın arkadaşlıklar gibi.
- Sizin o arkadaş grubunuzun da bir inanılmaz ilgi uyandıran bir tarafı, bir folklörü var. Biraz böyle Mickey Mouse Club gibi, o jenerasyonun yıllar sonra bile takip ettiği… Ama araya egolar, şöhret başarı gibi şeyler girince arkadaşlık yürütmek çok kolay değildir. Zorlandığınız oldu mu?
Herkes birbirinden o kadar ayrı yerlerde ki bence. Elbette bir sürü konuda artık yaşla birlikte daha uzak düşünüyorsun ama biz hep birbirimizin başarılarıyla mutlu olan insanlar olduk. Mesela biz Engin'e çok gülerdik ama Engin dışarıda insanların çok anlamadığı biriydi. Ve ona o kadar inanırdık ki, sonrasında herkesin çok güldüğü, bu kadar başarılı bir oyuncu olması bizim gurur duyduğumuz bir şey oldu.
Mesela bir gün benim hesabıma yanlışlıkla bugünün parasıyla 150 bin lira falan edecek bir para gelmişti. İki gün boyunca o para bizimmiş gibi hayaller kurduk. Çekelim mi çekmeyelim mi? Ben tabii memur çocuğu olduğum için “ya sonradan isterlerse?” diyorum, birisi “hesabına yatmış sonuçta, bizi ilgilendirmez” diyor… Sabah bankadan telefon geldi “bir yanlışlık oldu” diye, ama o iki günü sanki hayatımız bir anda değişti gibi yaşadık. Şunu söylemeye çalışıyorum: Biz öyle bir zamanda birbirimize tutunduk. Bunun da en temel sebebi paylaştığımız mizah duygusuydu. Şimdi o gün sadece bizim gördüğümüz şeyi seyircinin görüyor olması çok güzel.

- On Bin Adım’ın karakterleri tatlı tipler değiller. Bencil, çok sağlam bir ahlaki pusulası olmayan, ortalama zekada, antinin de antisi diyebileceğim karakterler. Böyle karakterler yazmaya nasıl karar verdin? Seyirci ya sevmezse diye endişe ettin mi?
Hepimiz hep kendimizi bir şey sanıyoruz. Bence çok büyük bir dram bu. Çok da komik. Sürekli çabalayan, kendi içinde dışından daha çok konuşan, mütemadiyen “Öyle mi yapsam, şöyle mi yapsam, oradan nasıl görünüyor?” diyen insanlarız. Hani “kendin ol” diyorlar ya, hakikat öyle bir şey ki, çok nadir insan hayatında yakalayabiliyor. Çünkü seni böyle kapıp çekiveren bir sosyal bir ortam var, sosyal medya var. Büyük şehirde yaşıyorsan kendini hem çok eksik hem çok olağanüstü yeterli hissediyorsun. Bu duyguların arasında gidip gelirken böyle salak salak günlerimizi geçiriyoruz. Görünmek istediğimiz kişiyle olduğumuz kişi arasında o kadar büyük bir fark var ki.
Ben mesela şimdi yeni bir eve taşındım. Taşınırken kendimle karşılaştım. Bir sürü kullanmadığım, asla da kullanmayacağım eşya. Kendime, hayatıma yakıştırdığım ama aslında olduğum şeyle uyuşmayan şeyler. Sanatla uğraşıyoruz, güya farkındalığımız yüksek ama insanın havalara girmesi çok komik geliyor. Bu bir yandan da bir savunma mekanizması ama bir şeyin sadece masum, iyi, doğru düzgün olduğuna inanmıyorum. Hep arkasında bir şey var diye düşünüyorum. İnsan çok sevilmek isteyen, onaylanmak isteyen bir yaratık. Dolayısıyla da hep bu hesapları yapıyor.
- İlişkiler de genelde o küçük hesapların birikmesi yüzünden tıkanıyor. Biriyle “neden artık görüşmüyorsun?” dendiğinde “eniştemi boğazladı” gibi çok dramatik bir sebep değil de, “postumu layklamadı” gibi pasif agresif sebepler çıkıyor altından. Senin tahammül edemediğin küçük sinsilikler var mı?
Tabii ki çok var. Kendimi de öyle gördüğüm zamanlar oluyor o yüzden insanları da anlamaya çalışıyorum. Bazen gerçekten gıcıklığım tutuyor bir kişiye. Neden gıcık olduğunu söylemiyorsun ve kendince küçük bir acı çektirmek istiyorsun. Bütün bu hesapları yapıyorsun. Yapmamaya çalışıyorum ama yaptığım oluyor. Konuşmak, iletişim, gerçek bir bağ kurmak, açık davranmak gerçekten çok zor ve hayatındaki herkesle olması imkansız. Maalesef gerçek bu.
Sosyal medyadan verdiğin örnek de bir birikimin sonucudur aslında. Vardır bir sürü şey de orada patlamıştır. Sosyal medyada eskiden kimi fotoğraflar güzel gelirdi bana, bakardım. İnsanlar güzel, makyajlı, elbiseli. Şu an hiçbirine bakamıyorum, çok fena geliyor. Herkesin o çabası öyle bir ortaya boca oldu ki. Hiç kimsenin hiçbir şeyini merak etmez hale geliyorsun. Herkes birbirinden duygularını çalıyor. Sürekli bir performans mecburiyetinde hissettiriyor sistem. Komik bir şey koymak bile çok alelade gibi geliyor. Bu çaba bütün hakikati ortadan kaldırıyormuş gibi geliyor. Birilerini eleştirmek için söylemiyorum; ben de bunları yaşayan bir insanım. Kafamı toplamaya çalışan, “Bir dakika, gerçek neydi, bu önemli değil, şu önemli değil. Burada asıl olan bir şey var, ona bakmalıyım” diyen birisiyim. Çünkü hayat asla izin vermiyor.
- Fer’den konuşalım. On Bin Adım’la kıyaslanınca çok daha standart bir format bu. Her bölümü 40-50 dakika. Uzun formatta yazarken zorlandığın oldu mu?
On bin Adım’dan önce de ben Yabancı Damat’ın yazı grubundaydım. Hep yazmaya ilgim vardı. Hayalimde hep Fer’deki gibi bir kadın karakter yazmak vardı. Ama zorlandığımı söylemeliyim. Fer’i yazarken daha çok komedi yazmayı sevdiğimi fark ettim. Çünkü yazarken çok eğleniyorum. Bir de ana akımın belli kuralları var. On Bin Adım hiç onlarla ilgisi olmayan bir format.
- Yazarken oyunculuğu özledin mi?
Çok özledim oyunculuğu. Yazarlığa yoğunlaşınca oyunculuktan biraz uzak kaldım. O da hoşuma gitmedi çünkü oyunculuğu çok seviyorum. Oyunculuk yaparken bulduğum mutluluğu, hele ki gerçekten severek, isteyerek yapıyorsam, başka hiçbir yerde bulamıyorum. Şu an üç tane daha oyun olsa oynayacak kadar çok seviyorum tiyatroyu. Yazarken “Bu nereden çıktı? Ben böyle evde oturmak istemiyorum, karavanda keyfime bakmak istiyorum” diyordum. Çünkü çok dışa dönük bir insanımdır ama bir tarafım da çok içe dönüktür. Sadece yazan kişi olacak biri değilim ama sadece oynayan kişi olacak biri de değilim belli ki. Üç gün sosyalleşince sürekli o gerideki üç günü düşünüyorum. Öyle oldu, böyle oldu, analiz ediyorum. Sonra onlar muhtemelen anlatacak bir hikâyeye dönüşüyor. Bence ben overthinking’de master yapabilecek kadar çok düşünen bir insanım.

- Fer için “gözünün feri sönmüş bir kadının tekrar ışıldama hikayesi” diyebiliriz sanırım. O ferin sönme sebebi de berbat bir evlilik. Boşanmaya çalışırken türlü çeşit zorbalık ve ekonomik şiddet gören bir kadını anlatıyorsun. Çok sevdiğim bir sahne var, kocası önce barışmak için yalvarıyor, sonra kadın boşanmakta ısrarlı olunca "senin burnunu çok fena sürterim" diye tehdit ediyor. Türkiye’de sırf boşanmak istediği için öldürülen kadınlar var. Böyle bir kadını anlatmayı neden istedin?
Çünkü çevremde o kadar çok boşanmaya çalışan ve tam da böyle şeyler yaşayan kadın var ki. Erkeklik o kadar başa bela bir şey ki. Erkeklerin o ilkel, o işlenmemiş, ne yapacaklarını bilemedikleri öfkeleri yüzünden yaşananlar. Daha bu sabah izledim. Adam kızına video çekmiş “Annesiz babasız kalacaksın, anneni iki ay içinde öldüreceğim” diyor. O öfkeyle kendini haklı hissetmek, çocuğunun hayatından daha önemli. Erkekler için öfkenin bir öznesi olmak hem öğretilen hem de çok uzun zamanlar çok “şık” görünen bir şeydi. Erkeklik ve onun yanında gelen o güç paketi ve işte o şiddet. Daha yeni yeni bunun ne kadar hastalıklı bir şey olduğu dillendirilmeye başladı. Bu kadar kadın neden öldürülüyor? Öğrenilmiş erkeklik, tüm dünyada olan bu erillik ve dilin eril olması yüzünden. Ana akımdan başlayarak bize sunulan tüm dil böyle. Artık bu dilin deşifre edilmiş olmasına seviniyorum.
Bundan 20 sene önce sana biri asıldığı zaman, bir şey söyleyemeden çıkıp gidiyordun evine. Hep erkeklerden kaçmamız gerektiğini öğrettiler. Biri sana böyle bir şey yapıyorsa da karşılık verme, konuşma. Acaba sen ne yaptın da o sana bunu yaptı? Şu an inanamıyorum ama biz bütün bunların hepsinin içinden geçtik. Şimdi de hepimizin burasına gelmiş durumda tabii. Erkeklik tüm dünyada resmi bir ideoloji de olduğu için, kırılması çok zor ama ufak ufak değişiyor.
- Fer gibi dizilerin bu dili değiştirmeye yaradığını, insanlara ulaştığını düşünüyor musun?
Tek başına bir dizi, veya birkaç tanesi ile ulaşmaz ama yani eğer bu koca ana akımın içinde sürdürülebilir bir şekilde kendine bir kanal bulursa elbette ulaşır. İnsanlar bu hikayeleri izleyip, “Acaba burada ne demek istiyor?” diye kendini görürse, düşünürse. Tabii kadınların ürettiği, içinde kadın bakışı olan işlerin de desteklenmesi lazım.
- Böyle bir kanal açılmasını destekleyen bir sektör var mı?
Yok gibi görünüyor. Dijital platformların bu kadar küçülmesi, sıkışması nasıl oldu bilmiyorum. Ama dijital işlerin ana akımdan daha çok ana akım haline gelmesi çok üzücü. İlk zamanlar dijital platformlar herkes için büyük bir umut noktasıydı. Ama şimdi o sokağın çıkmaz olduğu görüldü. Belki başka bir sokağa girilecek bilmiyorum, ama şu anda çok iyi görünmüyor. Hepimizin sevdiği münferit işler var ama geneli kötü. İnsanlar para kazanmak zorunda, senaryo yazmak zorunda, bir iş yapmak zorunda, oynamak zorunda. Ve orada bir yer var son sözü söyleyen, onların ne söylediği belirliyor her şeyi. Bir sürü insan memnun olmadığını, beğenmediğini söylüyor ama yine de aynı işler, aynı şekilde dönmeye devam ediyor. Arada yeni bir şey görüyorsun “Bu ne kadar güzel” diyorsun, sonra kayboluyor. Orayı yüreklendiren, para yatıran, o kreatif insanları tutan bir sistem yok. Tutan bir işin aynısından beş tane daha yapılıyor.
- Hem On Bin Adım hem Fer’de yaratıcı ekipler kadın. On Bin’in yönetmeni Duygu Güzelmeriç, Fer’in yönetmeni Türkan Derya, Bir Aile Provası’nınki Gülham Kadim. Yazarlar, başroller de öyle. Nasıldı böyle bir kreatif ortamda çalışmak?
Kadın yönetmenlerle çalıştığında bir sürü aşamayı hop diye hiç zorlanmadan geçiyorsun. Karşında aşılması gereken bir sorun var diyelim ki: Kadın bir yönetmen olduğu zaman bütün incelikleriyle geliyor. Karşısındakinin ne düşündüğünü önemsiyor. Kimi erkeklerde böyle bir alıp sazı eline anlatma, bilme, konuşma, onu kendilerine verilmiş bir hak olarak görme hali var. Benim çalıştığım kadın yönetmenlerde o her şeyi bilen, her şeye hâkim, varlığından sual olunmaz haller olmuyor. Meseleleri kişiselleştirme olmuyor.

- Halbuki tam tersi olduğu iddia edilir. Kadınların daha fazla kişiselleştirdiği, daha fazla alındığı, daha duygusal olduğu.
Ben Çiğdem Vitrinel ile çalıştım Geriye Kalan filminde, onunla da aynı şekilde. Kişisel almayı bırak, tam tersi, tamamen bütün enerjisini işe aktaran, karşısındakini dinleyen, bütün bunları yaparken de “ben şöyleyim, ben böyleyim, ben buyum, ben şuyum” demeyen bir yönetmendi. Çünkü biz oraya senin ne olduğunu dinlemeye gelmedik. Herkes bir şey zaten ve bir iş yapmaya çalışıyoruz.
Çok sık karşılaştığım bi erkek oyuncu, sanatçı, yönetmen prototipi var. Senden neredeyse moderasyon yapmanı bekliyor. “Sen şimdi neler yaptın biraz da bunu anlat. Şimdi de bunu anlat” diyelim istiyorlar. Sen konu açıcısın, onun yaptığı işleri dinleyen bir moderatörsün. Aslında bir yanıyla acizlik bu. İçinde şapşallığın, kırılganlığın, aptallığın, beceriksizliğin asla olmadığı bir insan olduğunu bize yutturmaya çalışıyor. Ama yemiyoruz artık. Tam tersi, sen böyle yaptıkça ben daha beter fark ediyorum.
- Türkan Derya ile İkinci Bahar’da çalışmıştınız. İlk önemli işinde seni yöneten isimle senarist olarak ortaklaşmak nasıldı?
Çok güzeldi. Türkan sevdiğim bir arkadaşımdır. Kafamız çoğu açıdan çok uyuşur, Aynı işleri severiz. Sevdiğimiz şeyleri birbirimize yollarız. Türkan işini çok iyi yapan, bir sürü şeyi aynı anda çok iyi idare eden, hiçbir şeyi kişiselleştirmeyen, açık birisidir. Bence o açıklık önemli. Çünkü bir şeyleri daha iyi yapmak için konuşmaya çekinmemeliyim. “Ben böyle dersem bu şimdi alınır, yanlış anlar” dememeliyim. Tabii İkinci Bahar bambaşka bir şeydi. Hepimiz çok gençtik ama mesleki olarak birbirine yakın yerlerde duran insanlar olduğumuz için Türkan ile çalışmak büyük şans.
- Geçenlerde Şener Şen ve Türkan Şoray ile bir araya geldiğiniz bir fotoğraf vardı. Düzenli görüşüyor musunuz?
Şener Abi'yle epey sık görüşüyoruz. Zaten yakın da oturuyoruz. Ama Türkan Hanım'ı ne zamandır görmüyordum. Yavuz Bey (Turgul) ve Nilgün Hanım (Öneş) böyle bir organizasyon yapınca çok mutlu oldum. Tarihi bir geceydi benim için. Emel Hanım (Sayın) da vardı. “Şu an burada ne oluyor? İyi bak, şu an hissettiklerini unutma” dediğim, müthiş bir geceydi. Türkan Hanım’ı her zamanki zarafeti, tatlılığıyla bunca sene sonra görmek çok güzeldi.
- Şener Şen'e On Bin Adım’da konuk oyuncu olmasını teklif ettin mi?
Yok. Şener Abi zaten genel olarak hiç bir şeyi kabul etmediği için sormak aklıma gelmedi. Yaptıklarımdan haberdardır. Bir Aile Provası’nı izledi, sevdiğini söyledi. Bana torpil mi yaptı ne oldu bilmiyorum (gülüyor) ama bunca senedir hiç kopmadık. İkinci Bahar’dan beri arkadaşlığımız hep devam etti. Şener Abi yakınlarımdan biridir diyebilirim.
- Seni İkinci Bahar’da Türkiye televizyon tarihinin en unutulmaz kız çocuğu rollerinden biriyle tanıdık. Cennet ve babası Ali Haydar’ın ilişkisi bizim için inanılmaz bir örnekti. “Ne güzel seviyorlar birbirlerini, böyle de bir baba kız ilişkisi olabilirmiş” dediğimiz bir örnek. Biraz da baba sevgisinin, bakımının çok yüksek olduğu bir toplumda yaşamadığımız için.
Olduğu gibi, koşulsuz seviyorlardı birbirlerini. Ben küçük yaşta babamı kaybettim. Babasız olmak, babasız büyümek, ama her şey yolundaymış gibi davranmak zorunda kalmak, hayatımda çoğu şeyi belirlemiştir diye düşünüyorum.
- Gönül Yarası’nda yine unutulmaz bir kız çocuğunu oynadın. Orada muhteşem bir sahnen var, babandan (Şener Şen) hesap sorduğun, susup yeniden aynı cümleyi tekrar ettiğin.
Orada durdum, sonra tekrar girdim sahneye. Ama Yavuz Abi (Turgul) o şekliyle kullandı. Bence de çok güzel bir sahne.

- Şimdi dönüp baktığında “Babasız büyüdüm ve baba kız sevgisinin konu edildiği işlerde yer aldım” gibi düşünüyor musun?
Evet, o da hayatın bana güzel bir jesti oldu aslında. İki rolün de Şener Abi’yle olması ve benim gerçekten dediğim gibi, hiç bilmediğim bir duyguyu o rollerde yaşamam... Baba kız olmak nasıl bir şey bilmiyorum ama bir şekilde o hallerde tecrübe etmiş oldum.
- Şener Şen'i bir baba figürü olarak görüyor muydun?
Evet, ama Şener Abi o kadar erkeklik, babalık, yaşlılık, bu kadar büyük bir oyuncu olmak gibi şeylerin hiçbirini sallamayan ve karşında pür bir insan olarak duran biri ki. Tabii ki başıma bir şey gelse arayacağım, konuşacağım, dertleştiğim biridir ve bana elinden gelen her şeyi yapar ama öyle bir babalık rolü gibi bir ilişki, bir hiyerarşi kurmaz. Bence arkadaşlığımızın devam etmesinin sebeplerinden biri de bu. O ne kendini ciddiye alır, ne yaptığı işleri. Müthiş bir mizah duygusu vardır çok fazla insanın bilmediği. Oynadığı karakterlerin dışında elbette, sadece yakınlarına gösterdiği.
- Bir Aile Provası’nda da aslında biraz bir ailenin içinde öteki olanların hikayesini izliyoruz. Ben o yüzden de çok sevildiğini düşünüyorum oyunun. Hasibe (Eren) ile röportajımızda sorduğum soruyu sana da soracağım: Aile olma işinde nasılsın, iyi bir aile üyesi misindir?
Bizim daha değişik bir ailemiz olduğu için, annemle ve bir kardeşimle büyüdük, annemle hem çok çatışırım hem de uzlaştığımız çok sağlam bir zemin vardır. Çatışmaya izin veren bir annem vardır. Bu çok kıymetli. Benim için aile çok sıkıntılı, sancılı bir şey. Öyle bir sevmek ki, içinde hiç iyi şeyler de barınamıyor. Aile bir paket ve hayat sürekli onu sorgulamakla, o hesaplaşmayı yapmakla geçiyor. Benim belki babam olsaydı başka türlü hesaplaşmalar içine girebilirdim ama annem yalnız olduğu için bizim başka türlü bir dinamiğimiz oluştu.
- Herkesin kızdığı yerden kızamıyorsun annene.
Evet öyle. Çünkü onun da elinde olmayan şeyler var. Ama öbür tarafta tabii dünyaya, hayata kızıyorsun. “Niye böyle bir şey oldu ki?” diyorsun. Annem bana babamın ölümünü açıkladığı zaman “Herkesin bir derdi olur hayatta” demişti ve ben sonrasında herkesin bir derdini aramaya başladım. Sonra gördüm ki öyle değil, herkesin derdi yok. Bazen de birinin babasını görüyorsun, “Böyle bir babam mı olsaydı, yoksa benim anılarımda yaşayan ve bana anlatılan babamı mı tercih ederdim?” diyorsun. Sen kendi kafanda babanı tekrar yaratıyorsun. Belki bu işlere girmem, oyuncu olmam, yazmam da benim hayal gücümün babamın yokluğuyla gelişmesiyle ilgilidir. Çünkü orada senin bilmediğin, ancak hayal ederek kendini iyi hissedeceğin bir figür var.
Babam 31 yaşında, ben beş yaşındayken vefat etti, kardeşim yeni doğmuştu. Ama annemin çok iyi bir ailesi vardır, anneme çok sahip çıkan. Altı kardeşler ve birbirlerine çok bağlılar. Dolayısıyla ben hep onlarla, teyzelerim, dayılarımla büyüdüm.

- Bir kurum olarak aile ve bir deneyim olarak aile arasında çok büyük fark var. Bizde iktidar, ailenin sınırlarını onların çizdiği bir kurum olarak var olmasını ve kadınların hiç itirazsız bu kurumdaki görevlerini yerine getirmesini istiyor. Farklı aile deneyimlerine yer yok o kurumda. Geçen haftaki köpek annesi tartışmasında da bunun izleri vardı. Takip ettin mi yaşananları, neler düşündün?
Evet, biyolojik bağ dışında bir alternatife izin verilmiyor. Tartışmayı takip ettim. Kedilerim var iki tane. Ben anlamıyorum, bu dünyaya hep beraber geldik. Kimse bu dünyanın sahibi değil. Kimse çok da bir şey bilmiyor. Ne olacağız bilmiyoruz. Bu kadar da dünyanın sahibi gibi takılmayı anlamıyorum. Yeryüzünde sadece insanlar var ve onların o biyolojik bağ üstünden sürdürmesi gereken bir aile kavramı var. Halbuki öyle değil. Aile Arasında filminde mesela tam da bu konu işleniyor. Biyolojik aile mi seçtiğin aile mi, ve bu film çok sevildi mesela.
- Evet, Solmaz karakteri kendine sıfırdan bir aile yaratıyor, kan bağı olmayan insanlarla.
Aile kim, aile o mu, aile bu mu? Biyolojik bağın olan kişi mi, değil mi? Bizim kimi sevip kimi sevmeyeceğimize ne derlerse desinler müdahale edemezler ki. Biz yine de kedimizi, köpeğimizi seveceğiz. Evlenmiyorsak evlenmeyiz, çocuk doğurmuyorsak doğurmayız. Olanları hayretle izliyorum. Hayvanlara bu kadar düşman olabileceklerine inanmak istemiyorum. Hayvanların hiyerarşik olarak insandan daha aşağı olduğuna nasıl karar verdiklerini, o kafayı çok merak ediyorum mesela. Yeryüzünde hep beraber yaşıyoruz.
Dünyanın, hayatın bu belirsizliği, bilinmezliği içinde bu kadar biliyormuş gibi davranmak bana çok komik geliyor. Çünkü burası ne bilmiyoruz. Ben çoğu zaman “Bu ne?” falan diyorum. Devamlı bir şüphe hali: Ben böyle birisi miyim, şöyle birisi miyim? Bir tarafta da yaptığından aşırı emin insanlar var. “Bu budur, şu şudur” diyen. Ne öyle insanlarla arkadaşlık ediyorum, ne öyle bir hayatla alakam var. Ben başkalarına göre aile olmayan, hiçbir şekilde kabul görmeyen bu hayatımın içinde var olmaya çalışıyorum. Biz zaten kendi hayatımızla cebelleşiyoruz, uğraşıyoruz. Bir de bununla uğraşacak halimiz yok aslına bakarsan.
- O cebelleşmenin arasında insanlar biraz olsun gülmek istiyor. Aile Arasında İki delirerek bekleniyor mesela.
İki hafta sonra başlayacak herhalde çekimler. Ben de çok şaşırıyorum. Yolda durdurup söylüyorlar. Hatta Gülse'ye de (Birsel), Necati Abi'ye de (Akpınar) söyledim: Ben böyle bir şey görmedim. İnsanlar bekliyor çünkü hem çok komik bir film, hem de insanların tamamen her şeyi geride bırakıp izleyebilecekleri bir film. O hazzın, o dopaminin peşinde insanlar. İnsanlar bir lokma gülmeye, hayat kalitelerini yükseltecek bir şeye hasret. Ama ikincisi de güzel olacak bence. Okuma provasında kahkahalarla güldük.
- İstediğin herhangi biriyle on bin adım atabilecek olsan kim olurdu? Ünlü, ünsüz herkes olabilir.
Aklıma Orhan Pamuk'un gelmesi? (gülüyor). Zach Galifianakis olur. Ona çok gülüyorum.


