"Gertrude Stein 19. yüzyılı öldürmek istiyordu ama 21. yüzyıl bunu kendi kendine yapabiliyor" diyor Deborah Levy son kitabında.
21. yüzyıl kendini öldürebiliyor. Ne demek istemiş olabilir Levy bu cümleyle? Cümleyi okuduktan sonra ekranı kapattım ve bir süre salonun camından görünen üç uzun bloka baktım. Aynı gün içinde o kadar çok politik kriz patlak verdi ki, 21. yüzyılın kendisini öldürmesi tezini dünyaya baktığım yerden yorumlamaya başladım. Odada bir yetişkin olsa ona da soracaktım, "Sence Levy ne demek istedi?" 19 katlı blokta taş çatlasa beş dairenin ışığı yanıyor. Cuma akşamı, tatil öncesi herkes bir yerlerde olmalı. Hani sanki evde olsalar bunu karşı apartmanla tartışabilecekmişim gibi. Sonra iş başa düştü ve cevabı düşünmeye başladım.
Gertrude Stein, modern sanatın ve modern edebiyatın şekillendiği ağların merkezindeki önemli kişilerden biriydi. Paris’teki evi bir tür kültürel laboratuvar gibiydi. Picasso, Matisse, Hemingway, Fitzgerald gibi isimlerin uğrak yeriydi evi. Ama Stein’ın asıl önemi dil anlayışıydı. O, romanın yalnızca hikâye anlatmak zorunda olmadığını düşündü ve dili bir anlam taşıyıcısı olmaktan çıkardı.
Picasso'nun Gertrude Stein portresi
Rose is a rose is a rose is a rose/ bir gül bir güldür bir güldür bir gül. Stein bu dizeyi bir şiirinde kullandı. Bu cümle "Şeyler oldukları şeydir" diyor olabilir ama Stein’ın asıl amacı dilin üzerine çöken kültürel klişeleri, sembolleri temizlemekti. Bir kelimeyi tekrar ederek okurun dikkatini yeniden doğrudan çiçeğin kendisine çevirmeye çalışıyordu. Amaç, okuyucunun güle onu ilk kez görüyormuş gibi bakmasını ve onu yeniden deneyimlemesini sağlamaktı. Burada çok modernist bir fikir var aslında. 19. yüzyıl edebiyatı çoğu zaman nesneleri temsil ederken, Stein nesnenin kendisine geri dönmek istiyordu. Yani gül artık aşkın, romantizmin ya da şiirselliğin sembolü olmaktan çıksın, yeniden yalnızca bir gül olsun istiyordu. Modernizmin dili parçalama ve yeniden kurma isteğinin en küçük ama en ünlü örneklerinden biri bu.
Stein ve modernistler, 19. yüzyılın düzenli, mantıklı, lineer, güvenli dünyasını parçalamak istiyorlardı. Çünkü o dünya onlara göre fazla katıydı. Kimlikler sabitti, cinsiyet rolleri belliydi, anlatılar düzenliydi. Stein bunu kırmak istiyordu. Dilin dağılmasını ve onun tekrarlar, parçalanmış bilinç ve yeni sanat biçimleriyle harmanlanmasını istiyordu. Modernizm bir tür eski dünyanın ölümüydü.
Bugün artık "Dünyayı parçalamak için avangard sanata bile gerek kalmadı" diyor olmalı Deborah Levy. Çünkü çağdaş dünya zaten kendi kendine bunu yapıyor. Her geçen gün gerçeklik duygusu parçalanıyor, bitmeyen bir kriz döneminde yaşıyoruz, dikkat dağınıklığımız had safhada, kapitalizm kendi sınırlarını bile yedi ve oburluğu sınır tanımaz hale geldi, iklim krizi geri döndürülemez noktaya ulaştı, politik çöküş bir norm oldu, yaşadığımız hayatın içinde istikrarlı hemen hiçbir şey kalmadı, ne kimlikler ne de kurumlar kalıcı.
Yani Stein’ın bilinçli olarak yapmak istediği eski düzenin parçalanması, bugün sistemin kendi doğası zaten. Modernistler yeni bir dünya kurmak için eskiyi yıkıyordu. Levy bugünün dünyasında yıkımın artık bir gelecek vaadi taşımadığını düşünüyor da olabilir. Yani artık parçalanmak yaratıcı da değil, artık daha fazla parçalanmaya ihtiyacımız yok.
Modernist parçalanmanın arkasında hâlâ bir yeni form umudu vardı. Joyce dili kırıyordu ama yeni bir bilinç yaratmak için. Picasso perspektifi parçalıyordu ama yeni bir görme biçimi kurmak için. Şimdi ise yıkım var ama onun yerine neyin geleceğine dair ortak bir tahayyül yok.
Rip Van Winkle çizimi
Bir süredir öykü okumayı çok seviyorum. Her gün bir öykü okumaya gayret ediyorum, gerçek anlamıyla günümü güzelleştiriyor. Rip Van Winkle öyküsünü düşündürüyor bu yazdıklarım, yakın zamanda onu okuduğum için olmalı. Bu, Washington Irving’in 1819’da yazdığı kısa öykü. Rip Van Winkle bir gün ormana gidiyor, orada uyuyakalıyor. Uyandığındaysa aradan yirmi yıl geçmiş oluyor. Bildiği dünya yok artık. Amerika bağımsızlığını kazanmış, kralın portreleri gitmiş, insanlar değişmiş, farklı bakıyorlar dünyaya. Rip kendi çağından kopmuş bir insan, hikâyenin asıl tekinsiz tarafı bu zaten. Bu öykü modern dünyanın ilk büyük kırılmalarından biri üzerine yazılmıştı. İnsanların aynı hayat içinde birden fazla çağ yaşamak zorunda kaldığı bir dönemde. Rip Van Winkle 20 sene uyuduğunda dünya değişmişti, bizim bir gece yatıp aynı sabaha uyandığımız bir dünya ihtimali yok. Bir ekonomik kriz, bir seçim, bir savaş... Sanki çağ kendi hızına yetişemiyor gibi.

Diyebilirsiniz ki bir yazıda Deborah Levy, ekonomik kriz, Gertrude Stein ve Rip Van Winkle neden buluştu? Ve dahası bu yazının başlığını neden “Daha iyi bir dünyada” koydum? Öncelikle bu, yıllar önce izlediğim ve beni çok etkileyen In a Better World filminin başlığıydı. Film insanı arada bırakan çokça soru soruyordu. Şiddetin, öfkenin bu kadar sıradanlaştığı bir dünyada "İnsan hâlâ başka biriyle nasıl ilişki kurabilir?" diye soruyordu örneğin. "Daha iyi bir dünya büyük ütopyalarla mı kurulur yoksa insanların birbirine gösterdiği küçük merhamet anları yeterli olur mu?" diye soruyordu.

Bu isimlerin hepsi, farklı zamanlarda yaşamış olsalar da, insanın dünyayla kurduğu bağın kırılganlaştığı anlarla ilgilendi. Gertrude Stein dili yeniden kurmaya çalışıyordu. Rip Van Winkle uyandığında artık ait olduğu zamanı tanıyamıyordu. Deborah Levy bugünün insanının, dünya gözünün önünde her an değişirken, ona yetişememe hissini yazıyordu. In a Better World filmiyse bütün bunların ortasında hâlâ insani ilişkileri nasıl kurabileceğimizi soruyordu. Daha iyi bir dünya, dünyanın tamamen anlaşılır, düzenli ya da sakin olduğu bir yerde değil, bütün bu karmaşanın içinde hâlâ birbirimize bakmaya devam edebildiğimiz yerde. Tek umudumuz yine biziz aslında. Karşı bloklarda ışığı görmek ve ara ara da o ya da başka insanlarla aynı masanın etrafında buluşabilmek. Makro sorunlara mikro çözüm önerileri naif gibi gelebilir size, elimden gelen öneri de bu kadar ama insanın insanla dayanışmasının aslında en birinci umut olduğuna hala yürekten inanıyorum.


