“Bir insanın sahip olduklarını kaybettiği zaman duyduğu his”
Orhan Pamuk
Türkiye’de “sosyal havanın” gerginliği yaşanmaktayken romantik duyguları besleyen bir hayat tarzını yaşamak, romantik sanat yapma biçimlerini üretmek, lirik aşk şiirleri yazmak gittikçe zorlaşmakta duruyor. Duran değil ama kımıldayan bir toplum değişimi iyi anlamda yaşamıyor ama toplumsal alan farklılaşıyor. Duyguları körelten, güdüleri takip edemeyen, sezgiselliğe ve hayal gücüne dayanamayan bir toplum haline girilmekte. Her an bir şey olacakmış hissiyatına kapılmış vaziyette yaşanıyor. Her sabah başka bir tatsızlık duyuluyor; seslerin yankıları ise duyulamıyor. Yankı yapmayan düz bir gürültü var sokaklarda. Kalabalık ve ses birbirlerine öfke duyarcasına birleşmekteler. Bir tür gürültü var şehirlerde. İstanbul’da gayrı-rasyonel sesler yükselmekte her yerde, sokaklarda, dükkanlarda, taksilerde, alış-veriş yerlerinde. İnsanların bakarak homurdandığını duyuyoruz. Hayat pahalılığına ve enflasyona bakarken neler düşündüklerini gözlerinden çakmak çakmak çıkan öfkeyi hissediyoruz. Hissetmekten çok duyuyoruz gürültülü ortamlarda. Herkes daha yüksek sesle konuşmaya başlıyor; çünkü bazılarının konuşmalarımdaki öfke ve gürültü diğerlerinin daha da bağırarak konuşmalarını gerektiriyor.
Eskiden demeyeceğim, daha ön beş yirmi yıl evvel, eski adıyla Cadde-i Kebire’de müzik sesleri duyulurdu. Sokak şarkıcıları vardı. Veya dükkanlardan müzik sesleri gelirdi. Hatta çok dinlenen bazı melodiler birden fazla dükkânın önünden geçerken işitilirdi. Bazıları buna “Beyoğlu müziği” derdi, o dönemlerde. Hatta bazı sanatçılar bu mekânın seslerini kullanırlardı. Seza Paker’in “Giz ve Açıklık” adlı 1999 yılındaki sergisi Beyoğlu sesleriyle hamamda yıkanma seslerini birbirleri içine sokarak bir ses enstalasyonu gerçekleştirmişti. Hem ses enstalasyonu vardı Akademi İstanbul adlı bir okulun hamam kubbeli mekânında hem de koku vardı. Bir başka sergide ise, Akbank Sanat ’da 2009 yılında, “Yankı Odasında Bir Aşk Kelimesi” adlı sergilerinde Fransız sanat ve tasarım grubu M&M Beyoğlu’ndaki dış sesleri serginin olduğu yere, içeriye almışlardı. Sesler ve müzik çarpıcıydı. Hüzünlü melodiler çalmaktaydı; romantik bir hava esmekteydi bu ana cadde ve yan sokaklarında.
Orhan Pamuk 2003 yılında ilk baskısı yayınlanan “İstanbul” adlı kitabında “hüzünden” söz etmekteydi ve bu kelimenin diğer dillere tercümesinde yazar bir başka yabancı kelimeyi değil, ama “hüzün” kelimesini bir felsefi kavram gibi Türkçesiyle bırakmayı tercih etmişti. Bir kelime kazanmıştı Dünya Literatürü. İstanbul zaten eski Türk filmlerinde de görülebileceği gibi hüzünlü sinema karelerinin olduğu filmlerin oynatıldığı bir şehirdi. Bilhassa Boğaz’ın tepelerinde veya Adalarda ağaçların altında çekilen iki aşığın rol aldığı karelerde hüznü hissetmeden geçilemezdi, sanırım o yıllarda. Hem üzüntü ve keder vardı ve bu duygular da hüznü gündeme getirmekteydi. Sevenlerin güzel anları hep bir hüzünle kaplanmaktaydı, sevenler ayrılamazdı; ama Timur Selçuk’un “Ayrılanlar İçin” adlı şarkısı da sanki bu filmlere gönderme yaparcasına hüznün ve mutsuzluğun çağrısını yapmaktaydı.
Bu mutlu ama mutsuz gibi gözüken atmosferden yeller esmekte bugün. Şiddetli kareler sadece sokakları sarmakla kalmamış, insanların televizyonlardan veya artık bilgisayarlardan ve hatta cep telefonlarından izlemekte oldukları dizi filmlerinde de kabalık, kavga ve şiddet hüküm sürmekte bugün.
Neden bu kadar şiddet aldı günlerimizi ve gecelerimizi. Haberler de aynı minvalde gitmekte değil mi? Öldürülen genç kızlar ve mahkeme kapılarında bekleyenler. Davalar ve davacılar karşı karşıya kavga edercesine bakışıyorlar. Hak aranmakta her yerde ve haksızlık ise diz boyu. Bir toplum düşünelim ki, şiddet, kavga dolu bir hayat yaşamakta. Maçlarda bile artık sportmenlik değil, sertlik hâkim.
Böyle bir toplumun huzuru ve hüznü kalır mı? Hüzün duygusu olumsuz gibi duran ama sevilebilecek bir duyguyu ortaya koymaktaydı. Kant’ın “yüce” kavramı gibi bir duyguyu beslemekteydi. Bir yandan anlaşılamayanın karşısında duyulan endişe ve bir diğer yandan ise güzel bir duygunun hissi yüceyi belirlemekteydi. Anlaşılamayanın verdiği bir haz vardı. Hüzün duygusu da bu anlamda hissiyatı olumlu bir yere doğru çevirerek romantik olanı ortaya koymaktaydı. Bu romantizmi kaybettik gerçek hayatı katı, acı ve kesin bir şekilde yaşayarak.
Hayat insanlara gelecek kaygısını değil de yarının endişesini vermeye başladığında hüzün de ortadan kalkmaya başlamaktadır. Yerini endişe almaya başlar. Hayat pahalılığı, okul taksitleri, ay sonunu getirmeden paranın tükenmesi, açlık ve eksiklik duygusu, istenilenlerin yapılamaması gibi gündelik yaşam pratikleri endişe yaratmakta toplumsal alanda. Memnun olunmayan bir hayatta hüzün duymak da zorlaşmakta. Endişe yaşamı kapsadığında hüzün geride kalıyor. Osmanlı-Türk dünyasının o güzel hüznünü yitiren bir toplum cinnet geçirmeye başladı uzun zamandan beri. Bir insanın sahip olduklarını kaybettiği zaman duyulan bu his hüzün değil bugün artık; ama bu duygunun yerini endişenin alması daha vahim değil mi? Çare nerede? Kim bilecek? Bu toplumun çilesine kim fısıldayacak bu sözleri, tekrar eskiden olduğu gibi, beklemekten ve kötü beslenmekten beli kalınlaşmış insanlara?


