Bodrum'la ilk tanışmam 1980'li yıllarda oldu. Çocukluk arkadaşımın ailesi emekli olup Güvercinlik sahilde bir motel açınca, bize de sadece kitaplarından bildiğimiz 'Halikarnas Balıkçısı'nın memleketine gelmek kısmet oldu. Yani Altaylı'nın da değindiği gibi, Bodrum henüz çok popüler olmayan, ulaşımı zor, daha çok gençlerin ve düşük gelirli grupların tercih ettiği bir tatil beldesi olmanın son dönemlerini yaşarken.
Vardar Motel, mütevazı odaları ve plajı ile o yıllarda İngiliz ve Fransız genç turistlerin rağbet ettiği, sörf yaptığı bu balıkçı köyünün ilk oteli idi. Akşamları kıyıya dönen teknelerden balık alıp pişirirdik. Balıkçıların çoğu zaman para vermemizi reddettikleri zamanlardı.
Milas pazarına gittiğimizde tanıştığımız başında ve vücudunun çeşitli yerlerinde taze çiçekler yerleştirmiş olduğu için ilgimi çeken Yörük kadınla eşinin bizi köylerine yemeğe davet edip, torbalar dolusu yiyecek hediye ederek yolcu etmeleri gibi çıkarsız, temiz ilişkilerin yaşandığı dönemdi.
Gölköy ve Türkbükü sahillerinde (daha sonraları Göltürkbükü olarak birleştirildi) birkaç salaş motel, balıkçı ve mantıcı restoranlarının dışında hiçbir şeyin olmadığı, Yalıkavak'ın isminin bile bilinmediği dönemin son zamanlarında gelmeye başlamıştım Paris'ten.
1988 yılında Gülsüm Sami'nin (Gügü) Azmakbaşı'nda küçük bir bahçede açtığı Zeytin Restoran, sanatçı ve entellerin uğrak yeri olmuştu. Hadigari, Mavi ve daha şık bir atmosferle açılmış olan Sapa Restoran dışında gidilecek pek bir yer yoktu. Gümüşlük'te kalınacak otel olmadığı için, öğlen yemeğine gider, güneşi batırıp dağılırdık arkadaşlarla.
Sonraki yıllarda hemen hemen her yaz Bodrum'a tatile geldiğim için, ilçenin yaşamaya başladığı değişime şahit oluyordum. Fransa'nın veya İtalya'nın güneyinde bulunan tatil merkezlerine birkaç yıl ara ile gitseniz bile her şey olduğu yerde duruyorken, Bodrum hızla büyüyor, büyüyordu. İçimizi rahatlan tek şey ise yapılaşmaya üç katı geçmeyecek şekilde ve beyaz renk şartı ile izin veriliyor olması idi.

Gençlik hayalimi gerçekleştirip daha çok Bodrum'da yaşama kararı aldığım 2016 yılında, Bodrum artık AVM'leri, lüks restoran ve otelleri, dev marinaları olan bir sahil şehri görüntüsünü almıştı. Ancak yine de ılıman iklimi, temiz havası, güneşi, denizi ile olağanüstülüğünü koruyordu. Yaz aylarında Bodrumluların birbirlerine, "Kış gelse de biz bize kalsak" sözlerine ben de katılmaya başlamıştım 40 yıllık Bodrumlu gibi.
Merkezdeki otogardan, her güzergah için başka bir renge boyanmış olarak begonvil ağaçlarının arasından gidip gelen nostaljik minibüsler bana İtalya'nın güney kıyılarını hatırlatıyorlardı.
Torba için sarı, Gündoğan için yeşil, şehir içi için mavi gibi renklere boyanmış minibüsleri uzaktan görüp gideceğiniz yeri tespit edebiliyordunuz. İstanbul Arnavutköy sahilde yaşarken boğaz ringi yapan ve aynı tip teknelerle değiştirilerek kaldırılan küçük vaporettolar için direndiğim gibi, tek tip araçlarla değiştirilen, Bodrum'un simgesi haline gelmiş olan minibüsler için de direndim ancak sonuç alamadım.
Pandemi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de bazı değerlerin değişmesine, büyük kentlerden kıyı şeritlere kaçışa neden oldu. Bodrum bu gelişmeden nasibini alarak konut arayışı patlaması yaşarken, kontrolsüz ve sürdürebilir olmayan fiyat artışları oluşmaya başladı.
Artık kışın da beldenin kısıtlı sayıda olan cadde ve sokaklarında trafik yoğunluğu yaşanıyor, park yeri bulmak güç oluyor, yetersiz alt yapı nedeni ile elektrik ve su kesintileri yaşanıyor.
Azınlıkta kalan yerli Bodrumlular, nüfus artışı ile birlikte yaşam tarzlarını değiştirmemek için direniyor olsalar da, "şehirli psikolojisi" taşıyan göçmenlerin tepki ve hareketlerinden ister istemez etkileniyorlar.
En ufak bir trafik sıkışıklığında kornaya basan, lüks arabaları ile dar sokaklarda sıkışıp kalınca asabileşen "yeni Bodrumlular", mütevazı yerli vatandaşın kabuk değiştirmeye başlamasına neden oluyor.
Merkezden Yalıkavak yönüne giden ana caddede ineklerini karşıdan karşıya geçirmeye çalışan çobanın, tepki veren araçlara şaşkın gözlerle bakmasına birkaç gün önce şahit oldum.
Geçenlerde okuduğum bir haber bu gözlemlerimi doğrular nitelikte. Datça'da pazar yeri girişine araç bırakılması vatandaşların tepkisini çekmiş. "İstanbullu, ailecek çok sevdik sizi ama biraz saygı" şeklinde not bırakmışlar kaportaya.
Taksi ve minibüs şoförleri de artık eskisi kadar sevecen ve misafirperver değiller. "Burası İstanbul değil'' gibi tepkilerde bulunabiliyorlar rahatça.
80'li yıllarına tanık olduğum Bodrum'un daha öncesini Halikarnas Balıkçısı ile 1968 yılında mavi yolculuğa çıkan Alev Ebuziyya'dan ve aynı dönemleri yaşamış diğer dostlarımın anılarından biliyorum.
Umarım, güzel ülkemizde olağan hale gelen hoyratça yapılaşma, doğal güzellikleri ile dünya çapında ünlenen bu güzel tatil beldesini daha fazla yıpratmaz.
Bodrum, "Türkiye'nin Saint Tropez'i oldu" demek, yüzeysel ve derinliği olmayan bir söz kanımca.

Evet, bir tarafta dünya lüks standartlarını aratmayan mekânlar, oteller, yabancı isimler verilmiş milyonlarca dolarlık rezidanslar, gece kulüpleri var bu küçük kıyı beldesinin.. Diğer tarafta ise derme çatma bakımsız evler, ağustos ayında alt yapı çalışmaları nedeni ile çile çeken, elektrik ve su kesintileri yaşayan, trafikte çıldırma noktasına gelen yerli halk ve emekliliğini huzur içinde burada yaşamak için yerleşmiş olan yerli ve yabancı insanlar.
Avrupa'da en sevdiğim olgu, estetik algısının kemikleşmiş olması. Otel, rezidans ve restoran gibi işletmelerin kontrolsüz bir şekilde dev panolara isim yazdırması örneğinde olduğu gibi. Göz zevkini rahatsız edebilecek unsurların kanunlara riayet eden halk tarafından bertaraf edilmiş olması veya restoranını, kafesini dekore ederken yandaki işletmenin hemen hemen aynısını tatbik ederek kolaya kaçması yerine kendi zevkini yansıtma yoluna gitmesi gibi.
Bodrum'u seviyoruz…
|
Alex Akimoğlu kimdir? Alex Akimoğlu, 1976 yılında Fransa'ya giderek Sorbonne Üniversitesi Fransızca ve Joffrin Byrs Akademisi moda tasarımcılığı bölümlerini bitirdi. Aynı zamanda École Supérieure de Journalisme'de (Gazetecllik Yüksek Okulu) öğrenim gördü. Pierre Cardin, Jean Louis Scherrer ve Japon markası Hanae Mori'de tasarımcı olarak Paris ve Tokyo'da kariyerini sürdürdü. Radikal gazetesinde başladığı moda yazarlığına (1997-2007), Referans gazetesinde “Moda Ekonomi” köşesinde (2009 - 2010), İstanbul Life m.o.d.a İstanbul köşesinde (2010 - 2019), ELLE Türkiye dergisinde ELLE Son Bakış köşesi ile devam etti. 2020 yılından beri T24'te yazıyor. |


