Tasarım
2010’lu yıllarda Nasıl bir Ekonomi gazetesinde rahmetli Osman Arolat’ın Aster adlı bir şirkete ait haberi dikkatimi çekti, şirket sahibi İsmail Kocaali’den randevu alıp kendisiyle görüştüm. Anadolu’nun bir köşesinden çıkıp gömlek ve benzeri giyim eşyası üreten ve bunları Avrupalı perakende zincirlerine pazarlayan binlerce girişimciden biriydi. Milano’da çeşitli tasarımcılarla konuştuğunu, A4 üzerine çizilmiş tasarımlarla ilgilendiğini, tanesi 25 dolara bunlara satın aldığını ve kendi işletmesinde üretimde kullandığını anlattı. Rönesans İtalya’da çok önce yaşanmıştı. İsmail Kocaali’nin üstünlüğü bunu görüp kendi tasarım aşamasını kendi fabrikasına getirmekti. Çünkü kendi işletmesinde zincirin tasarım aşaması eksikti ve Milano’daki gibi tasarımı burada yaptıramıyordu. Kumaş tasarımı ve gömleklik ve diğer üretimde kullanılacak kumaşın tasarımı da tıpkı otomobil markaları gibi İtalya ve diğer ülkelerdeki ana şirketler tarafından hazırlanarak, Türkiye’de nihai ürünü dokuyacak olan şirkete gönderiliyordu. Yani giyim endüstrisinde de bize ne söyleniyorsa onu yapıyorduk.
İş modeli
1965’ten beri akademik dünyadayım, aynı zamanda Türkiye’de ve yurt dışında bireysel ve kurumsal evrilmelerle iç içeyim. Bu yaşam tarzı her an hayatınıza giriyor, neyin nasıl yapıldığını, konuştuğunuz kişilerin eğitimini, daha önce ne yaptıklarını, daha sonrası için ne planladıklarını görüyorsunuz. Birkaç yıldır gençlerle konuşurken, artık eskiden olduğu gibi mühendis, doktor olmak isteyenlerden çok tasarım okumak isteyenlerle karşılaşıyorum. Neyin tasarımı olursa olsun, gençler değer zincirinin başlangıç aşamalarının mühendisliğiyle ilgili artık. Çünkü temelde o var. Uçak pilotu yerine oturduğunda önce kendisine verilen rehber kitaba bakarak uçuşunu planlıyor, hekim ameliyathanede hastanın verilerini inceleyerek ameliyat sürecini tasarlıyor. Hukukçu önündeki davanın verilerine, taraflarına koşullara ve hedefine bakarak, müzakereleri ve duruşmayı tasarlıyor. Aşçı günlük malzemeye, yemeğe gelecek kişilerin adedine tercihine bakarak neyi nasıl pişireceğini tasarlıyor.
Girişimci yapacağı yatırıma karar verirken imkanlarına, sermayesine, çalışacağı kişilerin mühendislik kalitesine bakarak işi planı yapıyor. İş planında ortaklıklar bulunabilir. Kendi tasarımından yola çıkabilir veya piyasada mevcut bir başkasıyla ortaklık kurabilir. Yeni bir ürün söz konusuysa yeni bir iş modeli kurgulanacaktır. Tabii burada önemli varsayım, ekosistemde tasarım kabiliyetini geliştirmiş bu kişiler için uygun makine, donanım ve hammadde, girdinin mevcut olduğudur. (Piyasanın tanımını daha önce birkaç kez, alıcı ile satıcının iradelerinin karşı karşıya gelmesinde oluşan arayüz şeklinde yaptım.)
Siyasetçi iktidar olmak hedefiyle yönetim planı, tarzı tasarlayacak, buna göre kadrolarını oluşturacak. Önceki örneklerin her birinin bir değer önerisi vardı, örnek: gömlek, uçak yolculuğu, ameliyat, hukuk davası. Siyasetçinin kendi değer önerisi iktidar, buna ulaşmak için seçmene önerdiği ise hizmet ve menfaat.
Tasarım konusunda herkes kesesine göre eğitim alıyor. (En bilinenleri, Parsons, Royal School of Design, Hamburg, Milano, Roma ve diğerleri) Şu sıralarda hangi gençle konuşsam hedefi tasarım. Ama tabii iş burada bitmiyor, bu gençler tasarımı uygulayacak, ama işi önerecek olan girişimcilerin yeni iş geliştirme ve üretim sürecinin diğer aşamalarını da planlaması, kurgulaması gerekli. Yoksa örneğin Hollanda’da, İtalya’da, İngiltere’de bilgisayar, yapay zeka teknolojileri ile güçlenmiş gençler yurda döndüklerinde bunları uygulama imkanı bulamazlar. Sorun yalnız bilgisayar ve yapay zeka kullanımı değil, bunlarla yoğrulmuş zihin yapısı.[1]
Yalnız sermaye mi?
Bu aşamada yeni ürün geliştirme ve onu pazarlama imkanına sahip olmaları gerekir. Yine bir süredir girişimcilerin başarıyla örneğin Çin’deki rekabetçi üretim olanaklarını değerlendirdiklerini ve bunların ürünlerini yalnız Türkiye’de değil, çeşitli Avrupa ülkelerinde pazarladıklarını görüyoruz. Ülkenin siyasal iklimi nedeniyle bu girişimciler bunu yaparken üretimlerini ve hatta ailelerini de İngiltere, Almanya gibi ülkelere taşıyor.
Küreselleşme burada da farklı sonuç verebilir
Bu model çeşitli vesilelerle değindiğim, 1960’lı yıllarda R. Vernon’un “koydaki egemenlik” (sovereignty at bay) olarak adlandırdığı modeli andırıyor. Türk girişimci yabancı ve yerli pazarı tanıyor, ona göre ürünü yaptırıyor, pazara getiriyor ve satıyor. Burada isim vermiyorum, ama daha önce Yahudi yurttaşlarımızın sürdürdüğü bu faaliyeti bugün 40-50 yaşlarında yurttaşlarımız yapıyor. Aileleri yurtdışında hem konforlu bir yaşam sürüyor, hem de yeni nesiller doğru eğitim alıyor.
Bu hepimize D. Trump’ın yakındığı, orta Amerika’nın kaybettiği, Çin ve diğer birçok ülkenin kazandığı modeli hatırlatmalı. Çizilen tabloda girişimci ve onunla birlikte lojistik işinde çalışanların dışında bir şey kazanıldığını söylemek mümkün değil. 86 milyon nüfus bu modelin ülkeyi kilitlediği ve sadece inşaat faaliyetiyle gelir üreten enflasyonist bir ekonomide yaşıyor. Elbette iyi yaşayanlar var, ama acaba onlar da, oyunun bundan sonra ki aşamalarını görebiliyorlar mı, ve umurlarında mı o iyi yaşamın bedeli?
Ve senaryo ters dönüyor
Şunu anlatmaya çalıştım. Tasarım sağlıklı üretim için şart ve bunun için Türkiye’nin Cumhuriyet’le birlikte attığı reformu ve onun beraberinde getirdiği Rönesansı yaşaması gerekli. Oysa 1950’den beri tökezliyoruz. Dünyada yaşanan küreselleşmeden payımızı alarak buraya kadar geldik. Artık bu senaryo tükeniyor. Yeni senaryodan bir örneği verdim. Ama örneğin ülkede yapılan giyim eşyası üretimini satın alıp pazarlayacak perakende zincirler artık değil bizden alıp
Otomotiv endüstrisinin bir tedarik endüstrisi olduğunu, Otosan dışında tasarımını ve imalatını bizzat yaptığı taşıt araçlarını ihraç eden markamız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı dünya markalarının burada üretildiği doğrudur, ama bunlar hep bu kez tedarik zincirinin bazı aşamaları, halkalarıdır; ihracat ana markalar tarafından ve onların küresel otomotiv markalarının dünya pazarını paylaşarak ön verdikleri ihracattır. Üretim değer zincirine bağlı olarak düzenlenir, pazar tedarik zincirine göre paylaşılır. ARGE sistemleri, dikey ticaret ağları bunlarla bağlantılı olarak gelişir.
Değer Zincirinin Evriminde bu dalganın özellikle Bursa, ovası, Kocaeli, Trakya, Konya gibi otomotiv endüstrisinin yoğunlaştığı bölgeleri tehdit edeceği uyarısını yapmıştım.
Yazıyı bitirmeden korku senaryosunun önemli bir bölümüne değinmem gerekir. Tasarımdan söz ettim, teknolojinin önemli bir bölümünü yıllardır ihmal ediyoruz. Aksi gibi o bölüm de günümüzün ve yarının en önemli konusu, evet tahmin ettiğiniz gibi çipten söz ediyorum. Maalesef bugüne kadar çip konusuna eğilmedim. Daha doğrusu elbette Aselsan ve onun gibi kuruluşlar çiple ilgileniyor, onu kullanıyor, bazı girişimciler onu üretmeyi bile düşünüyor, ama bunların hayalden öteye geçmesi kolay değil.
Çip ayrı bir yazı konusu olmalı ve derinlemesine incelenmeli. Bugün konuşulan yatırım büyüklüklerinin çok ciddi olduğu uyarısı ile yetinelim.
[1] Bakılması yararlı bir kitap: Chris Miller, Chip War, Simon Schuster, 2022


