Stratejik ortaklık
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Stratejik ortaklık

Türkiye-AB ilişkileri bağlamında hatırlamamız gereken önemli bir nokta din konusudur. 27 ülkenin hemen tamamı Hristiyan. Diyeceksiniz ki laiklik konusunda ısrar eden biz miyiz, onlar mı? Evet, onlar da bizim kadar ısrarcı bu konuda. Bizim kadar diyorum, çünkü tıpkı demokrasinin temelleri olan hesap verebilirlik, saydamlık, sorumluluk, eşitlik, gibi dinle devlet işlerini ayrı tutmak, dini devlet işlerine karıştırmamak gibi ilkeler Avrupa uygarlığının geçmişinde önemli yer tutar. Avrupa ülkeleri din konusunda yüzlerce yıl savaşmışlardır. Hatta, inancın ötesinde bir çıkar birliği yaratarak Avrupa Birliği’ni kurmak fikri de kurucu, gerçek devlet adamlarının fikri değil mi?

Stratejik ortaklık

Roosevelt-Churchill

1942 yılında II. Dünya Savaşı’nın civcivli günlerinde, bir gece İngiltere Başbakanı Winston, o denli sıkışık durumdadır ki ABD Başkanı Roosevelt’i uykusundan uyandırır ve yardımını ister. W. Churchill’in neredeyse yalvarmak denebilecek kadar titrek bir sesle konuştuğu görülmektedir. Alman orduları Londra’yı bombalamaktadır ve İngiltere kurtuluş için ABD desteğini talep eder. Churchill başlangıçta 50 adet destroyer ister, sonra sayı 45’e iner bunların bedelini, ABD’den aldıkları krediyle ödediklerini hatırlatır. Tüm bu yalvarmalara karşılık Roosevelt ABD’nin yakınlarda imzaladığı tarafsızlık anlaşmazlığından bahisle direnmektedir. Bu görüşmeler Birleşik Krallık-ABD arasındaki görüşmelerin anlatıldığı “en karanlık saat” (the darkest hour) adlı belgede mevcuttur.

En karanlık saate renk katan bir başka olay, W. Churchill’in ABD ziyaretinde Washington’da ağırlanırken beyaz sarayda yaşanmıştır. W. Churchill sabah banyosunu almış, purosunu yakmış dinlenmektedir. (Sırtında bornozu olup olmadığı bilinmemektedir.) Churchill’in kaldığı Roosevelt girer. Onun da kapıyı çalıp çalmadığı bilinmez. Roosevelt mahcup olur, özür diler. W.Churchill “Ne beis var sayın başkan, biz stratejik ortak değil miyiz, birbirimizden saklayacak neyimiz var” der.

Ursula von der Leyen: Niyet ve beyan

Buradan geçmek istediğim konu çok taze, AB Komisyon Başkanı Ursula Von Der Leyen, iki hafta önceki Ankara ziyaretinde yaptığı konuşmada Türkiye’ye şöyle değiniyor:

“Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz."

Bir AB ülkesi diplomatına göre "genişleme” sürecine ilişkin tartışmalarda bu üç ülkenin adının birlikte anılması bir ilk değil.

Bir kaç konuyu birlikte düşünmeliyiz; Ursula von der Leyen AB’de icranın değil, yasamanın başkanı. Ama elbette bir siyasal tercihi, eğilimi yansıtıyor. Söylediği söz Türkiye’yi dışlıyor mu, hayır, bilakis dikkat edelim ‘Türkiye dışlanmasın’ diyor. İçeri alınmanın kapısını aralıyor mu, ona da hayır, zaten evet olsa, ticaret anlaşması, Gümrük Birliği’nin yenilenmesi görüşmelerinde ilerleme olurdu. Yani ‘iki arada bir derede’ denir ya, yine öyle bir durum var.

Bu konuda neden ilerleme yok? Çünkü ikili ticaret anlaşmasından sonraki çember gümrük birliği ve biz iyi kötü, zaten oradayız.

Yazıya stratejik ortaklıkla başladım, oraya dönelim. AB ile böyle bir ayrıcalıklı ilişkimiz var mı? Bana göre yok. Olsaydı, Yunan Dışişleri Bakanı daha yakınlarda, Türkiye’nin AB toprağını (Kıbrıs) işgal ediyor demezdi, diyemezdi.

Dış politika: Briç oynamayı bilmek

Ah Kenan Evren ah! Yunanistan’ın NATO üyeliğine bir geri dönüşüne evet derken aklınız neredeydi? Ey Dışişleri Bakanı, sen neredeydin? Gördüğünüz mü ayağımıza takılmasına vesile olduğunuz yanlış uygulamaları? Üstelik biri kurmay subay, orgeneral, diğer dışişleri bakanlığının seçkin diplomatlarından biri. Merak edenler bilgilere internetten ulaşabilir.

Türkiye-AB ilişkileri bağlamında hatırlamamız gereken önemli bir nokta din konusudur. 27 ülkenin hemen tamamı Hristiyan. Diyeceksiniz ki laiklik konusunda ısrar eden biz miyiz, onlar mı? Evet, onlar da bizim kadar ısrarcı bu konuda. Bizim kadar diyorum, çünkü tıpkı demokrasinin temelleri olan hesap verebilirlik, saydamlık, sorumluluk, eşitlik, gibi dinle devlet işlerini ayrı tutmak, dini devlet işlerine karıştırmamak gibi ilkeler Avrupa uygarlığının geçmişinde önemli yer tutar. Avrupa ülkeleri din konusunda yüzlerce yıl savaşmışlardır. Hatta, inancın ötesinde bir çıkar birliği yaratarak Avrupa Birliği’ni kurmak fikri de kurucu, gerçek devlet adamlarının fikri değil mi?

Bu nedenle müslüman bir Türkiye’nin, hele İslam devleti kurmak iddiasında olan veya bu isteğini açıkça ilan eden bir yönetimin AB’den kabul görmesini beklemek kolay değildir. Üstelik bu İslam-Hristiyan ayrımcılığı AB’ne özgü, onunla sınırlı bir bir özellik de değil. Önceki ABD devlet başkanı J. Biden, Yunanistan düşkünlüğünü son döneminde seçim kampanyasında, açıkça ilan etmişti. Böylece dünyanın en güçlü devleti ABD bir yandan Yahudi dünyasının, aynı zamanda ortodoks dünyasının da savunucusu, temsilcisi gibi tavır alıyordu. Böyle bir kutuplaşma bizi laik bir Avrupa’ya mı, yoksa ne olduğu belli olmayan bir Rus-Çin diyaloğuna mı iter? Ursula von der Leyen’in ima ettiği bu olabilir mi dersiniz?

Trump karıştırmaya devam ediyor

Stratejiden söz ederek üçüncü olarak değineceğim konu, Avrupa ile ABD arasındaki stratejik ortaklıktır. Bu konu ABD’nin Venezuela’dan sonra İran’a saldırması, ve bu macerada yalnız kalması üzerine su üstüne çıktı.

Hemen küçük bir paragrafta ülkemiz bakımından çok önemli bir konuya yer vermeliyim. ABD pek sevdiği komşumuz Yunanistan’ı her bakımdan desteklerken, son zamanlarda bu desteği nükleer güçle arttırdı. Önceki başkan Biden döneminin sonuna doğru Yunan tutkunluğunu açıkça beyan etti. Britanya cemaati, kraliyet ailesinin kan bağlarıyla Atina ile ilişkilidir. Clinton için Yunan adalarında Epstein ve benzerleriyle safa yapmak herhalde hiçbir şeye değişilmez. Nerede kaldı eski devlet adamları!

Nükleer neye yarıyor?

Hepsi iyi de acaba bunların neye yarayacağını düşünüyorlar mı? Türkiye kendi cumhuriyetini kurarken hem içerideki gerici güçlerle, hem de onları dışarıdan destekleyen güçlerle savaştı ve tümünü topraklarından kovdu. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin nükleer gücü yok, ama kaygılanmayın, nükleer gücün “dikkat et, yoksa düğmeye basarım” tehdidinden başka bir işe yaramadığını gördük.

Ne zaman ne yapacağı belli olmayan D. Trump, ikinci başkanlık döneminin başından beri, fantazileriyle ortalığı karıştırıyor. Birgün NATO’nun tüm giderlerini biz mi karşılayacağız deyip, belki de haklı olarak AB’yi sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyor, ertesi gün Avrupa’nın ve ABD’nin Rusya ve Çin’den günün birinde gelebilecek saldırıya karşılık, zaten NATO üyesi olan Danimarka’yı ABD topraklarına katmaktan söz ediyor. Ertesi gün NAZİ Almanya’sından beri silahlı güç sahibi olması men edilen Federal Almanya’nın savunma giderlerini arttırmasını gündeme getiriyor. Kısaca, bir o yana, bir bu yana savrulan bir D. Trump.

Sorun orada bitmiyor. Akla İsrail mi ABD’nin dış politikasını belirliyor, yoksa ABD mi İsrail’inkini sorusunu sorduran, İran ve farazi nükleer güç konusu gündeme geliyor. Tıpkı Irak savaşında, İngiltere Başbakanı Tony Blair’i “yalana dayalı politika” üretmeye yönelten kimyasal silah üretimi gibi. Bu kez de İran’ın nükleer silah üretme aşamasına geldiği ve bir an önce bunun durdurulması, mevcut kapasitelerin imha edlmesi iddiası seslendiriliyor. Bunu yapan görünürde Washington, gerçekte ise İsrail. Hatta haber kaynakları, Trump’ın seçim kampanyasını önemli bağışlarla destekleyen ve ABD dışında yaşayan Yahudilerin bu iddiaların arkasında olduğunda ısrarlı.

Doğru bilgiye ulaşamamak, yanlış politika tasarımının birinci nedeni. Bunun en önemli örneği, biraz önce değindiğim, İngiltere Başbakanı Blair’in hemen birkaç yıl sonra kendi kitabında itiraf ettiği yalanı oldu. Ama devran dönüyor. Gürültü, “yalan haber-noise”, gerçeği bastırıyor. Sonuç, silah endüstrisi eskiden klasik imalat sanayiine bağlı iken, şimdi teknoloji öne çıktı. Yeni demem o ki, önceki yazılarımda Eisenhower döneminden beri ABD’deki savunma endüstrisiyle, ağır sanayi arasında mevcut olan çıkar birliği, bugün kendisini teknoloji-çip endüstrisi ile haberleşme endüstrisi arasında gösteriyor.

“Batı” dünyasının Çin korkusunun sık sık dillendirildiğinin bir örneğine yukarıda Bayan Ursula’nın dillendirdiği korkularında gördük. Aman, diyor, dikkat edelim, Türkiye Çin veya Rusya stratejik bir ilişkiye girmesin. Ama bugünün sıkıntıları ne olursa olsun, Türkiye hiçbir zaman tehdit, şantaj temelli ilişkiye girmemiştir. Türk gençliği eğitim politikasının zaaflarından bağımsız olarak kendisini geleceğin teknolojisine hazırlamaktadır. Dış politikadaki zafiyetimizi dengelemenin en güçlü yolu, eğitimdir.

İlgili İçerikler