Kuruluş
Cumhuriyetin kuruluş yılları, savaş, 1929 dünya ekonomik krizi hep sorunlarla geçti ve bu doğaldı. 1950 yılında çok partili rejime geçildi, ülke batı blokunda yer almaya karar verdi, bunun uygulamada yansımasını Avrupa Konseyi, NATO ve OECD üyeliklerinde gördük. NATO üyeliğiyle önemli altyapı yatırımları yapıldı, mühendislik sektörü bu süreçte sadece ekonomik değil, aynı zamanda teknik olarak da proje yönetimi bağlamında da güçlendi.
1950 sonrası, tezat dönemi
Buraya kadar güzel, ama 50’lerin ikinci yarısında başlayarak ekonomik ve siyasal yaşamda tökezlenmeler bitmedi, bitmiyor. Bizden çok sonra yola çıkan Kore, gerçek gelir itibariyle 60 yılda üç katı fazla yol aldı. Teknolojik olarak aramızdaki fark daha açık.
1955-75 yılları arasında savaşan Vietnam bugün 4 bin 800 dolar adam başına gelire ulaştı. (Satın alma gücü paritesine göre Vietnam 14 bin, Türkiye 42 bin, Kore 65 bin dolar.) Vietnam savaştan sonra üretim becerisi, teknolojik yetkinlik itibariyle yabancı sermayeye tam olarak açıldı ve önemli bir ihracat yetkinliğine ulaştı.
Aydınlanma
Bu küçük hatırlatmalardan sonra bu yazıyla bir başka sorgulamaya yönelmek istiyorum. Ekonomik gelişme, toplumsal büyüme yalnız üretim rakamlarıyla ölçülemez. İnsanlık hem biyolojik hem de sosyolojik olarak sürekli olarak evriliyor. Sosyolojik evrilmenin olmazsa olmaz ayağı, ona imkân veren, aydınlanma ve bu 1700’lerde başladı. 1784’te yayınlanan yazısında Immanuel Kant, aydınlanmanın insanlığın kendi kendini alıştırdığı tembellikten, korkaklıktan sıyrılması, “anlamaya cesaret etmesi”, bunun temel koşulunun da “düşünce ve söz söyleme” hürriyeti olduğunu söyledi. [1]
Aynı fikri David Deutsch, “Sonsuzluğun Başlangıcı”nda, “iyimserlik, bütün kötülüklerin, yetersiz bilgiden kaynaklandığının teorisidir” diyor. “Sorunlar önlenemez, çünkü bilgimiz hiç yeterli olmayacaktır.”[2]
17. yüzyılın “akıl çağı” sanayi devrimiyle 19.yüzyılın liberalizmine evrildi. Bu sadece batıda değil, başlangıçta daha önemli olarak Ortadoğu’da gerçekleşti. Cebrin gelişmesi, birçok İslam aliminin buluşları, bağnaz batının önündeydi. Batı din savaşlarını kolay geçemedi. Nihayet 19. yüzyıla gelindiğinde akıl hiçbir şekilde müzakere edilmeyecek konu olarak yerleşti ve aydınlanmanın temelini oluşturdu. Bunun arkasından fen bilimlerinin, sanayi devriminin dünyayı anlamakta, insanlığın 16-17-18. yüzyılın Hristiyan dünyasının masallarından, efsanelerinden, kurtulmasına yol açması uygar dünyanın kapısını açtı.
1876 I. Meşrutiyet
Osmanlı İmparatorluğu ve diğer İslam dünyası ülkeleri bir yandan bu dönemi yaşamadı, ama aynı zamanda aydınlanma dönemi ile de barışmakta gecikti. Batı’da hümanizm, yani bireyin toplumdaki ayrıcalıklı konumu gelişmenin bayraktarlığını yaparken, Osmanlı ve diğer İslam toplumları bu hamleyi yapmakta gecikti, ta I. Meşrutiyet’e kadar ve sonra da süreç hala sarsıntılı ilerliyor.
Cumhuriyet’in kuruluşu
Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm örgüt yönetim ve denetim mekanizmasını, en ileri dünya demokrasileri ile eşit düzeye getirecek adımları attı. Tek parti, milli şef dönemleri bu süreçte geçilmesi gereken aşamalardı ve İsmet İnönü 1950 seçimleriyle en kritik adımı attı. Demokrat Parti iktidarı ve NATO, Avrupa Konseyi, OECD gibi hamlelerle ülkenin ileri batı demokrasileriyle kol kola ilerlemesi için gerekli adımları attı. Ama bu adımlar içselleştirilmedi.
Ilımlı İslam
Bunun nedenlerinden bir tanesi, 1970’lerde başlayarak ABD’nin SSCB’ne karşı “İslam” faktörünün kullanmak stratejisi, bunun için Zbig Brzezinski’nin Afganistan’da Taliban’la başlattığı “antikomünist” çemberin batı ucunda Türkiye’ye kadar uzanması idi. Bu strateji 1970’li yıllarda Nizam Partisi, daha sonra Selamet, Refah partisi, ile başlayan bir siyasi akıma yol açtı. ABD, İngiltere gibi ülkeler bunu “ılımlı İslam” olarak adlandırdı. Bu akımın sonuçlarını bugün ülkemizde iktidar olan siyasi parti ile ve Almanya’da odaklanan gruplarla görmekteyiz.
Bu gelişme, Cumhuriyet’le başlayıp, 1950’de çok partili rejimle devam eden, aydınlanmanın, aklın, bilimin asıl olduğu ana akımdan önemli bir sapma oluşturmuştur.
Akıl mı, nakil mi?
Bu konuda kilit, Osmanlı İmparatorluğu’nda şeyhülislamın, padişaha uygulamalarında akla mı, yoksa harfiyen Kuran’a mı uyması gerektiği, yani “akıl mı, nakil mi” konusunda verdiği tavsiyedir. Bu tavsiye tarih boyunca değişmekle birlikte, şeyhülislamın tercihi kendi iktidarını sürdürmek olduğu için nakil yönünde oluşmuştur. Belki kaydedilmesi gereken bir fetva, Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin, “dengeli ama nakle üstünlük veren” tavsiyesidir. İstanbul’da Süleymaniye semtinde, adını Şeyhülislam makamından alan Fetva yokuşu adını bundan almaktadır.
Şeyhülislam Ebussuud Efendi
Herhalde bugün içinde bulunduğumuz duruma yol açan, 1974 genel seçimleri sonrası Bülent Ecevit başkanlığında Milli Selamet Partisi ile kurulan koalisyon hükümetidir. Deniz Baykal’ın, Oğuzhan Asiltürk’le birlikte çalışarak kurduğu ve en önemli iki bakanlıktan biri olan İçişleri Bakanlığı’nın MSP’ne verildiği hükümet, Necmettin Erbakan’ın inşa ettiği Türk-İslam Sentezi’nin ilk adımını oluşturmuştur. (Diğer önemli bakanlık eğitim bakanlığıdır.) Böylece aydınlanmadan uzaklaşılmış, siyasi fırsatçılığın canlanmasıyla ve Süleyman Demirel’in usta siyasetiyle Türkiye ılımlı İslam fırtınasında yol almaya başlamıştır. Bu koalisyon hükümeti ve sonrası Ecevit’in “saf-naive” siyasetini, Demirel’in 1965’te başlayan ve cumhurbaşkanlığı dahil 15 yıl 10 ay süren iktidarı ise, aydınlanmadan uzaklaşılmasıyla önemli maliyet getiren kurnaz siyasetini gösterir.
Büyüme yalnız üretim rakamlarıyla ölçülemez, dedim. Ülkemizde tam da bunu yaşıyoruz. Bir yandan beton yatırımı sürerken, arka planda aydınlanma yerine karanlık ilişkiler her yeri sarıyor. Toplumda gelir dağılımı sürdürülemez bir şekilde bozuluyor. Gündelik yaşamın ekonomisini artık izleyemiyoruz.
23 yıldır yepyeni ve tamamen “kendisine özgü” bir rejim içinde yaşıyoruz. Köprülerimiz, tünellerimiz, uçaklarımız kulelerimiz var, ama çok önemli, enflasyonun hayli ötesinde maliyetlerle. Bunlar olurken biz “günlük ayakta kalmak güdüsüyle “enflasyona” kilitlendik, o da kendi kendisini besleyen bir süreçte sürüp gidiyor.
Özü kaçırıyoruz. O öz, ne halde olduğumuzu, bu durumun sürdürülemezliğini fark etmemizdir. Her gün yaşadığımız olaylarla, ekonominin evrildiği tablo, hukukun, adaletin girdiği çıkmazla, eğitim hizmetlerinin her yıl daha karamsar bir tabloya bürünmesiyle, sağlık hizmetleri gurur ve güven verici bir mükemmeliyete ulaşmışken, hekimlerin mesleklerini sürdürebilmek için ülkeyi terk etmeleriyle, yarının ne kadar daha kötü olabileceğini düşünmemeye çalışıyoruz.
Aydınlanma
Başa dönersek, akıl, bilim, başkalarıyla iyi geçinmek, bağnazlığa sapmamak, karşıdakini anlamaya çalışmak her zaman elimizdedir. Bunların aksini düşünmek akla aykırıdır. Unutmamalı ki, terzi fırıncıyla kavga ederse, kendi ekmeğini kendi pişirmek zorunda kalır. Bu örnekten hareketle, Donald Trump’ın Çin’e de diğer ithalat yaptığı ülkelere uyguladığı vergiler, kendi kendine zarar vermektedir. Kasap, biracı, fırıncı bize iyilik olsun diye et, ekmek, bira vermiyor, kendi çıkarı için veriyor. Yaşam her zaman alışveriş demektir, bunda da müşteri bir kez kandırılabilir. Aydınlanma demek, aklın, bilimin, insanlığın (hümanizmin) hakim olması, her zaman herkesin kazanması demektir.
[1] Enlightenment Now, Steven Pinker 2018
What is Enlightenment?, Kant, 1784/1991
[2] The Beginning of Infinity, Deutsch, 2011,ss.221-222


