Bir öküzümle bir ineğim olsa!
Hikâye bu ya, meleği bir gün İsviçre Alplerinde kara kara ufka bakan bir köylüye rastlar ve ona ne dilediğini sorar. Köylü “bir öküzüm, bir de ineğim olsa, onlara baksam, ineğin sütüyle beslenirim, onunla peynir yapar, para kazanırım” der. Dileği kabul olunur.
Bir zaman sonra melek yine aynı dolaylarda dolaşırken bir çadır, tente, masa ve iki iskemle görür, dinlenmek için oturur. Üzerinde önlüğü ile köylü çıkagelir ve konuğa ne istediğini sorar, o da bir bardak soğuk süt olsa der.
Köylü hemen temiz bir bardağın içinde soğuk sütü getirir ve meleğe sunar. Makbuz gelir, 1.10 CHF, melek bu 10 santim nedir diye sorar, servis ücretidir. İsviçre’de paranızı bankaya yatırdığınız zaman faiz ödemesi almaz, onun yerine bankaya paranızı sizin adınıza sakladıkları için ücret edersiniz. Hizmet kutsaldır ve hiçbir zaman bedava değildir.
Nedir bu Verbier öyküsü?
Denizden 373 m yükseklikte Cenevre’ye 162 km uzaklıkta, Alplerde birçok kayak merkezi arasında 1.500-2.000 m yükseklikte Verbier köyü 1960’lı yıllarda başlayarak kayak sporu yapanların tercih ettiği bir yer olmuş. 1994 yılında karlı, buzul dağlarının ortasında, müzik severlere hitap etmek ve genç müzisyenleri çekmek için Verbier Academy kurulmuş. 1991 ‘de Akademiyi kuran İsveçli ve sanatçı çevrelerde yetişmiş bir iş adamı, Martin T-Engstrom, en önemli hayali klasik müzik festivali organize etmek olmuş.
Karşılaştırma yapmak için İstanbul Müzik ve Sanat Festivali fikri, kurucu Nejat Eczacıbaşı 1960’lı yıllarda Almanya’da okurken doğuyor ve sekiz yıl sonra 1972 yılı temmuz ayında İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında açıklanıyor.
T-Engstrom, Nejat Bey gibi güçlü bir sanayici değil, ama onun gibi heybetli bir kişi ve böyle bir festival düzenlemek hayali çok üçlü ve yaşadığı yer doğru. Belki de bu hayali desteklemek, çevresini zenginleştirmek için ünlü soprano Barbara Hendricks’le evleniyor, böylece sanatçı dünyasıyla yakın ilişki kuruyor. Buna ek olarak özellikle Avrupa’nın önemli sanayiciler, şirket başkanları hem Engstrom’ün arkadaşları hem de dağda böyle bir faaliyet düzenlenmesine gönül verenler.
Nitekim İngiliz perakende zinciri Tesco’nun ortaklarından olan arkadaşım John Porter da bunlar arasındaydı. John’un Londra’da, Ortadoğu’da, Çin’de sağlık yatırımları vardı, sabah Verbier’den “chalet”sinden arabasıyla yola çıkıp Londra’da toplantıya katılıp akşam geri döner, bazen diğer ülkelere giderdi.
Verbier Academy
İKSV’den 55 yıl sonra Verbier Academy kuruluyor ve her yıl Temmuz-Ağustos aylarında 3 hafta süreyle klasik müzik festivali düzenleniyor. Akademinin bu faaliyete katkısı önemli. Bu sayede ve Engstrom’un ilişkileriyle ünlü sanatçılar, piyanistler, kemancılar flütçüler, obuacılar genç ve gelecek vaad eden yıldızlara için “masterclass” düzenliyor. Önemli müzisyenler buraya gelip hem birbiriyle buluşuyor hem soluklanıyor, hem de “ustalık dersleri” (master class) üzerinden, gelecek vaad eden genç müzisyenlere bu dağ köyünün bir “dead end” olduğunu söylüyor.
Bu ifade Brahms da, Mozart ve diğer ünlü bestecilerin eserlerini verdikleri dönemde Avrupa’da rastlandığı gibi sıkıntılı bir çıkmaz yol değil. Acaba Almanya da Avusturya da yaşadıkları dönemlerde, kendi ruh aleminde böyle bir “dead end”le karşılaşınca mı ünlü bestelerini yaptılar acaba? Verbier, bilakis üstatlarıyla, genç müzisyenlerle ve bizim gibi bu işin acemisi olup, yeni yorumları dinlemek isteyenlerle karşılaşacakları bir kavşak.
Alpler- değişik tatil kültürü-iş modeli-boşluk bırakmamak
Grand St.Bernard geçidinde ki Alplerde çeşitli kayak merkezlerinde klasik müzik festivali düzenleniyor. Verbier’nin dağ köyü ekim, kasım ayları başlayan kayakla yetinmiyor, yaz mevsiminde bunu Verbier Academy’nin klasik müzik festivaliyle zenginleştiriyor. Yılbaşı’nda ve fırsat oldukça Lozan’da Verbier grubunu bir araya getirmek için vesileler yaratırlar. Hatta iki yıl öncesine kadar festivalden sonra köy boşalınca konkurhipik düzenlenirdi.
Bütün bunların yolunu açan, Avrupalının yaz aylarında deniz kadar dağla da ilgilenmesi. Verbier’de Avrupa’nın her köşesinden gelen müzik meraklıları, Bagnes vadisi üzerinden Grand Combin ve diğer doruklara ulaşan yolların üzerinde, buzulların karşısında dinlendiriyorlar. Bunun sonucu olarak Verbier’de, Gstaad’da, Crans Montana’da şık villalar, şaleler inşa edilmiştir ve bu devam ediyor. Ama tabii doğaya aykırı kule dikilmiyor. Bilmem şaşıracak mısınız, ama İsviçre de klima kullanılması yasak, aydın insanlar doğanın verdiklerini sadakatle saklıyorlar, ona sahip çıkıyorlar.
Bu villalarin sahipleri dinlenmekle, kayak kaymakla kalmıyorlar, gruplar halinde Alpler de günlerce süren yürüyüş turlarına katılıyorlar. Alplerin doğu uzantısı olan Toroslar üzerinde de benzeri yürüyüş veya dağ araçlarıyla dolaşma imkânı var. Yıllar önce o zamanlar arkadaşım olan Deniz Baykal Antalya’da Toroslarda da böyle bir projeden söz ederdi. Sabah dağda kayak yapacaklar, öğleden sonra furnikülerle Akdeniz’e yüzmeye inecekler. Acaba Deniz siyaseti de böyle hayallerle mi tasarlardı? Böyle tasarlasa Antalya kulelerle mi dolardı?
Verbier gündemimize nasıl girdi?
2011 yılı temmuz ayında, Cenevre’den trenle Verbier festivaline geldik. Sonraki yıllar Cenevre’de havalimanında araç kiraladık, bu yıl Uber hizmetinden yararlandık. Bir hafta boyunca, genç müzisyenler, temiz dağ havası ve yedi milletten gelen güzel insanlarla ideal yaşamı tattık. Radyo, TV, her saat başı herkese ağza alınmadık kelimelerle yurttaşlarına hakaret edenler yerine, yüzyıllar önce Avrupa’nın ortasında çeşitli müzik aletleriyle çalınmak üzere, en önemli mimarlar, bilim adamları kadar önemli müzisyenlerin bestelediği müzikleri dinledik. Verbier’nin bir önemi katılanların dünya genelinde müzik meraklıları yanında, onlarla buluşmak için ülke ülke dolaşan büyük sanatçılardan, örneğin Evgeny Kissin, Martha Argerich, Daniil Trifonov, Babayan, Grigory Sokolov, Brendel, ve daha birçok ünlü kişiden oluşması. Bu sanatçıların dağ koyuna gelip müzik yapmalarının nedenleri arasında, aynı ligde oynayan diğer sanatçılarla birlikte olmak var.
Bu gibi sanatçıların yaşamı hareketli, yaz aylarında Verbier’den hemen sonra Salzburg başlıyor, sonra mart ayında kısa süreyle devam ediyor. Orası özellikle Viyana ağırlıklı konser, opera ağırlıklı ve yine muhteşem dağ manzaraları Salzburg’da da var.
Bizim için bu iki haftanın bir başka hoş yanı, bu ve benzeri sanatçılarla köyün yollarında karşılaşmak, sohbet etmek. Bu yıl ayın keyfi 16-25 Temmuz döneminde, birçok ülke arasında ABD’den, Kolombiya’dan, Avustralya’dan gelen müzik severlerle birlikte yaşadık. Ve hep sordum, bu sıcak havada deniz kenarına gitmenin, sıcaktan bunalmanın nedeni nedir? Biz 12-15 derecede iken 30’larda kavrulan arkadaşlarımızı hatırladım.
Yıllar önce yine İsviçre’de, Verbier’nin doğusunda, Zürih’e yakın bir başka dağ köyünde klasik müzik sanatçıları değil, “siyaset sanatçıları” çalıp söylerdi. Orada T-Engstrom yerine Klaaus Schwab vardı, adeta çalınacak eserleri o düzenlerdi. Her ülkede siyaset, ekonomi, bilim dünyasında olup bitenleri, iniş çıkışları klasik müziğin iniş çıkışları gibi düşünmek doğru olmaz mı? Hele İsviçre’de?
İsviçre-din-kültür-siyaset
İsviçre’nin dini bakımdan Calvinist geleneği, Alman, Fransız ve İtalyan kökenli nüfusunun benimsediği kantonal nüfusun dürüstlük ve tarafsızlık temelinden yola çıkan yönetim anlayışı ülkeyi bugün en varlıklı, yaşam kalitesi en yüksek düzeye çıkartmış durumda. İstatistiklere bakıldığında bu ayrıcalığa sahip olan diğer ülkeler arasında Singapur, Danimarka akla ilk gelenler. İsviçre saat başta olmak üzere imalat endüstrisinin önemli örneklerinde ürünler veriyor. Ülke 8 milyon nüfusa sahip ve en zengin ülkeler arasında yer alıyor.
Verbier’de konser salonunun ortasında bir maket vardı. Bölge yönetimi, köyün bu faaliyetlerle gelişmesini doğru mimari düzenlemelerle desteklemek ve böylece daha çekici hale getirmek için hazırladığı planı, köyde yaşayanların oyuna sunuyor. Bizim maalesef çok alıştığımız imar sefaletinin, kuşkusuz milyonlarca İsviçre Franc’ının harcanacağı projelerde suistimal rezaleti böylece, yani yapılması tasarlanan her iş yaşayanların onayına sunulmasıyla önleniyor. Projenin nasıl gerçekleştiğini gelecek yıllarda Verbier’ye tekrar gidebilirsek görebileceğiz.
Ülkemizde yaşananları ise kelimelerle anlatmak mümkün değil, zaten çoğumuz da anlamıyoruz, zaten çürüğün kokusunu artık boğuyor.
Küçük bazı “kara mizah” örnekleri
Kara mizah, beklenmedik bir olaydan zarar görenleri bile güldürecek olaylara verilen isimdir. Burada size üç örneğini vereceğim.
Hep iki valiz, iki kabin bagajı ve benim bilgisayar, kitap çantamla seyahat ederiz. Bu defa da İstanbul Havalimanı’nda valizlerimi alırken, benim kabin bagajımı unutmuşum. Dün yaşadığımız yerden tanıdığım bir genci de yanıma alarak alana gittim. Kayıp eşya masasına derdimi anlattım, bagaj etiketlerini ve pasaportları verdim. Hemen kayıtlardan unuttuğum kabin bagajını buldular. Eşiniz nerede dediler, evde dedim. O zaman bagajı size teslim etmeden önce gümrükçülerin onayını almamız gerekir dediler. Bunu lütfen unutmayınız.
Gümrükçülerle konuştuk, sorun yok verebiliriz dediler. Bagajı aldık, birtakım belgelere imzalar attım ve pasaportumu da aldım. Burada dikkat, kendi pasaportumu aldım, eşimin ki hala THY Kayıp eşya masasında duruyor, ya da ben öyle düşünüyorum.
Çıldırmaya hazır mısınız?
Bagajım elimde alandan ayrılırken ayıldım, eşimin pasaportu neredeydi? Hemen geri göndük. THY görevlileri biz sizin pasaportunuzu gümrükçülere vermek üzere tuttuk, eşinizin pasaportunu da o anda yanınızda bulunan bir başka kadına “eşiniz olduğunu düşünerek” verdik.
Haydi buyurun, çıkın işin içinden. Valizi verebilmek için gümrükçülerin onayını arayan THY personeli, herhalde valizden çok daha değerli, önemli olan üstelik “HUSUSİ DAMGALI”, yeşil pasaport olarak bilinen kimlik belgesini oradaki herhangi bir kadına, eşim olduğunu “düşünerek”, hiçbir kontrol yapmadan, ne resme, ne isme bakmadan veri vermişler. Bu nasıl bir umursamazlık?
THY personeli yukarıda emniyet merkezine gidin, onlar her şeyin filmini çekiyorlar, oradan olayı görebilirsiniz. Olayı görebilirim de, hiçbir şeyden haberi olmayan bir kadını nasıl teşhis edip ulaşacağım?
Yukarıya çıktık, emniyet bürosunu bulduk. Bu kara mizahı onlara anlatmak elbette zaman aldı. Çünkü olanlar inanılır gibi değil. Nihayet ekranı açtılar, olup biteni orada gördük, ama ne çare, kadını nerede, nasıl bulacağız derken telefonum çaldı, arayan THY kayıp eşya masası. Bu olayı Çin’de yaşıyor olsaydık, ekrandaki resim, arşivle eşleştirilerek kimdir, o an nerededir, sistem hemen bulurdu. Kadın olayı fark etmiş ve o masayı aramış. Masadaki gençlerden biri gidip dünyanın en büyük hava alanı propagandasıyla, tuhaf bir narsizm için övündüğümüz alanda, kim bilir kaç kilometre uzaktaki köşesine gidip pasaportu almış. Ihlaya, tıslaya geldi. Hepsi birlikte içtenlikle teşekkür ettiler. Tabii fiziki yorgunluk için teşekkür ettim, O işi, “dünyanın en büyük” havalimanında kilometrelerce koşarak ben yapamazdım. Ama durmadım ve bu gençlere gerekeni söyledim, iki kelimeyle “ha bu size ders olsun”! Tabii hakaret etmedim, ona ne hakkım var ne de işe yarar. İnanır mısınız, onlar hala yaptıkları hatanın büyüklüğünün farkında değillerdi, yukarıdaki polis görevlileri şaşkınlık içindeydi, ama ötekiler, hayır.
Başka ne diyebilirdim, akılla hiç ilgisi olmayan bir davranışı nasıl açıklayabilirdim? Sinema, otobüs bileti değil, tanımadığı ve ait olmayan kişiye verdiği “pasaport.”
Herhalde insanın yaşamında iki kez karşılaşması olasılığı ender bir deneyim yaşamış oldum. Kara mizah örneği olarak sizlerle paylaştım. Bir kara mizah örneği daha vereceğim. Hepimiz her gün karşılaştığımız hekim, gıda, ulaşım, otel ve benzeri yerlerin fiyatları karşısında şaşırıyoruz. Selimiye’de ödediğimiz otel ve yemek ücretleri, Verbier’den daha ucuz değil, ona eşit veya daha fazlaydı. İsviçre’de yıllık ortalama ücret 78.000 SFR, yani üç milyon 900.000TL. Bir saatlik asgari, ücret 24.48 SFR yani 1.346 TL. Almanya: 14.60 EURO, (803 TL). Fransa Smic: 11.65 EURO (640 TL). Yani Türkiye’yi Almanya veya Fransa ile karşılaştıracak olursanız durumumuz daha kötü.
Eskiden dışarıda kazanıp içeride harcamak kârlıydı, artık değil. Tıpkı biraz önce pasaport macerasında anlattığım bir başka kara mizah örneği, yaşam ülkemizde Avrupa’da olduğundan daha pahalı. Bu ne demek, biliyor musunuz? Yaşam standardımızı, sağlık bakımımızı kendimizi tercihlerimizle bulunduğumuz yerden hayli daha aşağı itmek demek. Hala razı mısınız, yoksa hala farkında değil misiniz?


