Konser miydi, panayır mı?
Galiba iki hafta önceydi, AKM’de Denizbank’ın desteklediği, İstanbul Filarmoni Orkestrası konserine gittik, ilk yarı sonunda koşarcasına kaçtık.
Neden? Yıllardır yerleştirilemeyen klasik müzik dinleme adabı yerle bir olmuş, kreşendolarda müzik hızlanıp dinleyicilerin kalp atışı yükseldikçe bu, dinleyicilerin yoğun ve bilinçsiz tezahüratına yol açmıştı.[1] Bununla da kalmamış; konser salonu alkış ve ıslıklar yanında bağrışmalarla esaslı bir karakter değişikliğine uğramış, güreş, boks spor arenasına dönmüştü. İcra edilen artık yüzyıldan yaşlı bir konçerto değildi.
Yazık, ama kime, öteki dinleyicilere, yani bizlere mi, orkestraya mı (belki onlar da artık umursamıyor, işlerini bitirmeye bakıyorlar), yoksa adı tarihte ve konser programında kalmış besteciye mi?
Aralarında önemli sayıda genç dinleyici bulunan kitle, futbol, basketbol, voleybol maçına veya mahalleden bir arkadaşlarının askere gitmesini kutlarmışçasına keyif alıyorlardı. Bizim bu “eğlence”yi takdirden aciz olduğumuz için, hoşnutsuzluğumuzu belirtip ayrılmamızı hayretle karşılıyorlardı. Ben böyle durumlarda fevkalade rahatsız oluyorum, çünkü en başta dikkatim dağılıyor. Sahnedeki sanatçılar profesyonel olsalar dahi aynı dikkat dağınıklığına hedeftir.
Herkes aynı düşüncede değil
Konserin yöneticisi olan şef aslında yalnız orkestrayı değil, dinleyicileri de yönetmek durumunda, nitekim önemli şeflerden Daniel Barenboim, yurt dışında bir konserde buna müdahale etmiş, yersiz, zamansız alkışlayan seyirciyi susturmuştu. Önemli konser salonlarının bulunduğu yerlerdeki bilinçli müzik dinleyicilerine imrenmemek mümkün değil.
Ülkemizde sık sık klasik müzik konserleri düzenlenen ve artık tarihte kalan çağdaş dönemin güzel günlerinde, Robert Kolej ya da Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Konser Salonu’nda harp konseri verildiğinde, sanatçı Şirin Pancaroğlu konserin başında şu uyarıyı yapmıştı: klasik müzik eseri takım elbise gibidir. Pantolon, yelek, ceket bir araya geldiğinde takım tamamlanır. Klasik müzik de böyledir, bir eser çeşitli bölümlerden oluşur. Ama öteki bölümlerden bağımsız değildir. Bunu görmezden gelerek, heyecana kapılıp alkışlamak parçanın bütünlüğünü bozmaktadır.
Konser tamamlanınca mı alkışlanmalı, yoksa aralarda, dinleyiciyi “heyecanlandırıcı” bölümlerin sonunda da alkışlanabilir mi? Ünlü piyanist Arthur Rubinstein 1966’da dinleyicinin dilediği yerde takdirini alkışlayarak göstermesini engellemek barbarlıktır demiş. A. Rubinstein AKM’deki barbarları görse ne derdi acaba? Gustav Mahler, klasik müzik konserlerinde tezahüratın serbest olmasına karşı çıkanlardan.
Özel sipariş, özel sunum
Erken dönemlerde Bach, Beethoven, Haydn, Brahms gibi besteciler, dönemin aristokratlarının, prenslerin, daha sonra sanayicilerin siparişi üzerine beste yapıyordu. Bazen kendiliklerinden bazı olayları kınamak veya kutlamak için hünerlerini gösteriyordu. Bu besteler kalabalık dinleyicilere değil, besteyi sipariş edenin, yani sahibinin daveti üzerine özel salonlarda, hatta odalarda ve genellikle solo olarak çalınıyordu. Böyle ortamlarda davetlilerin takdirlerini göstermeleri, eserin tamamlanmış olup olmamasına göre değil, kişilerin sosyal statüsüne bağlıydı ve herhalde tamamlanmadan alkışlanmak ne kadar beğenildiğini göstermesi bakımından önemliydi. Bestenin destekçisi olan prens, lord ve benzerine yaranmak da bir başka etken olabilirdi.
Bütünlük
Bu bağlamda solo veya orkestra tarafından icra edilen klasik müzikle bale, opera, caz gibi performansları da ayırmak gerekir. Biraz önce Arp konusunda Şirin Pancaroğlu’nun uyarısından söz ettim. Bale, opera, caz gibi performanslarda öne çıkan, ister balerin ister çellist ister davulcu veya tenor olsun, sanatçının kendisidir ve tüm temsil bitmeden alkışlanmasını beklemek doğaldır. Zaten böyle olaylarda müzik de orkestra da buna izin verecek zaman boşluğunu yaratır.
Yine bu gibi toplu olaylarda sık sık rastladığımız bir olay, konserin, resitalin, bale gösterisinin, cep telefonlarıyla kaydedilmesi. Kaydedenler daha sonra bu kayıtları izliyorlar mı, bundan ne zevk alıyorlar, bilmiyorum. Konserin başında bunun yapılmasının yasak olduğu duyuruluyor. Ülkemizde kurallar, yasaklar ihlal edilmek içindir inancı hâkim olduğu için bunu da geçiyorum.
AKM’deki konserde eşim yanında oturan ve konseri kaydeden kişiyi uyardığında aldığı yanıt, “herkes çekiyor” deyip kayda devam etmek olmuştur. Bu hareket, heyecanla sahnede olanları kaydeden dışında, onun yanında, arka sırada oturanların dikkatini dağıtmaktadır.
Telif hakkı ihlali
Kayıt konusu aslında, telif hakkının ihlâl edilmesidir. Konserin başında, bu gibi kayıtların, ne ses ne görüntü, yapılmasının yasak olduğu duyurulmaktadır. Bunun bir başka ifade şekli, yasağa rağmen kayıt yapmanın, sanatçıların, şefin ve konser salonunun telif haklarının ihlali, kısaca çalınmasıdır. Duyar gibiyim, ülkede çalınmadık ne kaldı ki, piyanistin, bestecinin telif hakkının çalınmasından söz ediyorsun. Unutmayalım, bir yerde görmezden gelirsek arkası çorap söküğü gibi gelir. Bugün yaşadıklarımız, gördüklerimiz, 1980’lerdeki başbakanın “anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz”, “benim memurum işini bilir” demesinin sonucu değil midir? O gün bunu susarak karşıladık, bugün neden şaşırıyoruz? Belki de şaşıran sadece birkaç kişi.
Konu etiket, neyin uygar koşullarda, herkesin tercihine uygun şekilde nasıl yapılması gerektiği, kimsenin ötekinin haklarına aykırı hareket edemeyeceğinin bilinmesidir. Ben gittiğimiz konserdeki, hele bazen aşırıya kaçan tezahürattan rahatsız oldum ve salonu terk ettim. Çünkü artık dinleyemeyecektim. Salonun çoğunluğunun konser “etiketi” anlayışı bana uymuyordu. Ama bunun adı aslında terbiyedir, saygıdır, “adab-ı muaşeret” yani “birbiriyle ilişkide bulunmanın”, birlikte toplantıya katılmanın, yemek yemenin ve benzeri faaliyetlerde bulunmanın terbiye kurallarıdır. Bu sadece ses değil, davranış, giyinme, konuşma gibi kişinin kendisinin belirleyip yöneteceği özelliklerdir. Günümüzde bunların ne kadarı kaldı dersiniz? Böyle ortamlar sizi rahatsız etmiyor mu?
Etiket, sayın ve eşitlik…
Etiket kavramı tabii bununla sınırlı değil. Yazışmalarda, toplantılarda sayın sözcüğünün, hangi durumlarda kullanılacağı, ne gibi toplantılarda bir devlet büyüğünün salona girmesi anında oradakilerin ayağa kalkması gerektiğinden başlayın da, davetlerde yemeğe başlama anının nasıl belirleneceği, davet sahibi veya en kıdemli kişi sofradan kalkmadan kalkıp kalkılmayacağı, aynı şekilde davet yerinden ne zaman ayrılmanın doğru olacağı, etiket konusudur. Ülkemizde "sayın" kelimesinin kullanılması Bülent Ecevit tarafından demokrasi, yurttaşlar arasında eşitlik ilkesinden hareketle yerleştirilmiştir. Bir anekdot olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde bir dönem dekan olan arkadaş fakülte kurulu toplantısını açarken, herkesi “sayın parantezinde...” diyerek selamladıktan sonra herkese adıyla hitap ederdi. Şirketlerin yönetim kurullarında nasıl davranılıyor acaba?
Kimi ülkelerde bu “protokol” kuralları yüzyıllar önce tanımlanmıştır ve günümüzde aynı ciddiyetle uygulanmaktadır. Bu ülkeler genellikle monarşik geleneğe sahiptir ve uzun süre aynı aile bireyleri tarafından yönetilmektedir. Yine monarşik geleneğe sahip olmasına rağmen, Belçika, İngiltere, Hollanda, İsveç, Norveç, Finlandiya, Japonya demokrasinin en ileri olduğu ülkelerdir ve bazılarına değindiğim etiket kuralları bugün harfi harfine uygulanmaktadır.
Esas konum olan klasik müzik konserinde izlenmesi gereken “etiket”le son vermek için şu öneriyi yapmak isterim. Organizatörler, vakıflar, bankalar, özel gruplar ülkenin eğitim düzeyinin yükselmesinde çok önemli rolü olan bu faaliyetler için fedakarlıkta bulunuyorlar.
Konser öncesinde sanatçı ve çalınacak eser hakkında önemli bilgi veren sohbetler düzenlenmesi çok yararlı. Bu sohbetler sırasında yazımda dile getirdiğim klasik müzik icra etme ve dinleme “etiketi” hakkında da bilgi verilebilir. Konserin başlangıcında çeşitli uyarılar yapılırken bu tekrar hatırlatılabilir. Nihayet, orkestrayı yöneten kişi konser sırasında izleyicileri yönlendirebilir. Bunların hiçbiri klasik müzik konserlerine disiplin getirmeyi amaçlamamaktadır. Bu müziğin, sanatın temel ilkelerine aykırı olur. Hedef hem müzisyenlerin hem dinleyicilerin müziği öğrenerek dinleme alışkanlığını edinmelerinde yardımcı olmaktır. Yazımda verdiğim Daniel Barenboim örneği böyle yorumlanmalıdır. Serbestlik gökten gelen değil, hak edilen bir ayrıcalıktır.
[1] Tezahürattan söz ederken yıllardır açıklayamadığım bir alışkanlığa da değinmek isterim. İster konser, ister konferans olsun böyle olaylarda sahneye gelen sunucu ne söylerse söylesin, soluk alma aralarında mutlaka alkışlanır, bunu başka ülkelerde görmedim, nedir bu alkış merakının nedeni?


