Dünya düzeni değişiyor mu yoksa!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Dünya düzeni değişiyor mu yoksa!

Yeni düzenin önemli tarafı üretimin bir bütün olarak, otomobil, uçak, emar cihazı, elbise gibi kalemlerden değil, bunların her birini oluşturan parçalardan, yani zincirin halkalarından oluşmasıdır. Tedarik veya entegre üretim eskiden şirket stratejisinin konusuydu, bugün üretim modelinin ve planlamasının konusu

Dünya düzeni değişiyor mu yoksa!

Küreselleşme tartışmaları

Küreselleşme tartışmaları, sürecin geri dönüp dönmeyeceği sorusu yıllardır gündemde. Yakın geçmişe kadar teknolojinin kaynağı, en çok aranan sanayi ürünlerinin ihracatçısı ABD, Almanya, İngiltere, İsveç iken, önce sahneye Japonya, ardından Kore ve Çin girdi. Düne kadar serbest ticaretin herkes için en iyi çözüm olduğunu savunan ABD, Trump’la birlikte seçili ülkelerden yapılan, seçili ürünlerin ithalatını azaltmak için yüzde yüzün üstünde gümrük vergisi uygulamaya başladı. Bunun üzerine tartışılan konu serbest ticaretin herkesin refahını yükselteceğini savunan klasik iktisat teorisi değil, bu uygulamayla yükselecek fiyatların enflasyonist etkisi oldu.

NATO genişlemesi ve savunma

Yine Trump’la birlikte savunma senaryolarında değişiklikler telaffuz edilmeye başlandı. Nato’nun Avrupa’da genişlemesi, Putin’in yıllardır beslediği “çarlık Rusya’sını yeniden yaratmak” hayalini harekete geçirdi. Sonuç Ukrayna’nın işgali ve yüzbinlerce ölüme yol açan çatışmalar. Bunlar olurken Trump merkantilist hedeflerini ithalatı azaltmakla sınırlı tutmadı ve alışılmış diplomatik saygı ve nezaket kurallarını aşarak, Ukrayna’nın savunulmasının bedeli olarak ülkenin sahip olduğu ender metallere el koydu. Bunlar olurken ülkeler çeşitli tehdit ve şantaj yöntemlerinden söz etmekten geri kalmıyor. Bu yöntemlere örnek olarak veto yetkisine, hakkına birazdan değineceğim.

Nitekim ABD’nin bu söylem ve eylemleri sonucu Almanya alışılmış savunma bütçesi ilkelerini terk edip silahlanma çalışmalarını başlattı. Fransa enerji alanında yıllarca önce nükleer alanında yatırımlar yapmıştı. Şimdi bu sektör birçok ülkede telaffuz edilmeye başlandı. Bunlar olurken Türkiye kapanan AB kapılarının ardından, Akdeniz’de kendisini dışlayan yeni savunma projeleriyle karşı karşıya ve Dışişleri Bakanı’nın beyanları bu konuda bazı girişimleri, projeleri hatırlatıyor.

Türkiye’nin içinde bulunduğu açmaz: Yunan ve GKRY vetosu

Önce şunu hatırlamalıyız; Türkiye ile AB ve genellikle Avrupa arasında aşılması güç engeller oluşmuştur. Bu engellerin mimarı Yunanistan ve Güney Kıbrıs Yönetimi ve buna engel olamayan Türkiye’nin izlediği dış politikadır. Bu iki ülkenin tüm “batı dünyası liderliği gözünde”, eski Yunan’dan beri var olan itibarı, AB üyeliği ile tahkim edilmiştir. Bunu birçoğumuz çeşitli siyasi kademelerdeki AB politikacılarının ağzından duyduk. Benim bu konudaki payım, AB Komisyonunda görev yapan (Bakan), dünya ticaret örgütü direktörü, İrlandalı hukukçu Peter Sutherland’ın söyledikleri olmuştur. Brüksel’de bir toplantı sırasında, “Çelik, biz Yunanistan’la Kıbrıs’ı AB’ne alarak büyük yanlış yaptık, bundan sonra sizin işiniz çok zor olacak” demişti. Aynı yönde beyanları birçok arkadaşımız çeşitli pozisyonlardaki AB diplomatlarından duymuştur.

Veto, uluslararası politikada olmazsa olmaz bir müzakere ve uzlaşma aletidir. Üstelik yalnız uluslararası politikada değil, şirketler veya şahıslar arasındaki serbest sözleşmelerde de taraflara benzer haklar tanınması alışılmış uygulamadır. Bunun belki de en önemli örneğini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde görüyoruz. En hayati müzakerelerde, savaş durumlarında, genel kurulun aldığı karar, güvenlik konseyinin beş daimi üyesinden birinin veto hakkını kullanması nedeniyle uygulanamıyor. Filistin-İsrail çatışmasının sonlanmamasının önemli bir nedeni budur.

Bir Akdeniz ülkesiyiz. Üç tarafımızdan denizle çevrili olmamıza rağmen, uluslararası deniz sözleşmesine taraf değiliz. Bunun nedenleri Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin malûmudur. Ege ve Akdeniz sahillerimizden denize açıldığımızda bu hukukun alanına girmekteyiz ve Yunanistan’la Güney Kıbrıs Rum Yönetimi karşımızdadır. Konuyu AB bağlamında ele aldığımızda ise değindiğim veto yetkisi karşımıza çıkmaktadır. Yani adeta çözümü neredeyse olanaksız bir sorunlar yumağının içindeyiz.

Türkiye Cumhuriyeti çeşitli sorunları aşmak için mücadele etmektedir. Burada değindiğim ve veto yetkisiyle güçlenen engel nasıl aşılabilir. Yukarıda ülkelerin yeni dünya düzeninin oluşmasında çeşitli tehdit ve şantaj mekanizmalarını kullandıkları ifade edildi. Türkiye Yunanistan’ın 1974’te Kıbrıs müdahalesinde ayrıldığı NATO’ya 1980’de Türkiye’nin itiraz etmemesi sayesinde üye olması aşamasında bu hakkını kullanmamakla önemli ve yeniden elde edilemeyecek bir fırsatı heba etmiş oldu. Yılın 1980 olması hepimize, Türkiye neden veto etmedi acaba sorusunun yanıtını vermiş olmalı.[1]

Yakın zamanda İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyeliği konusunda başlangıçta kullandığı vetoyu erken mi kaldırdığı, bu kozunu daha yüksek bedel karşılığında kullanabilir miydi, yoksa değerli arkadaşım emekli büyükelçi Suha Umar’ın hatırlattığı gibi vetonun gerekçe argümanı, yani bu iki ülkenin topraklarında bulunan teröristleri iade etmesi koşulu yeterince güçlü değil miydi ?

Bu aşamada Brüksel’in iradesini oluşturan güçlerin, İngiltere, Fransa, Almanya, ABD, Danimarka gibi ülkelerin önüne, Peter Sutherland’dan ve birçok üst düzey yetkilimizin AB yetkililerinden duyduğu benzer görüşleri koymak; ayrıca Yunanistan ve GKRY iradelerini düzeltmedikçe, yani Türkiye ile ilgili olarak veto kullanmaktan vazgeçmedikçe, Türkiye’nin NATO kurucu üyesi olarak sahip olduğu aynı hakkı kullanacağını bildirmek ve bunda ısrarlı olmak gerekmez miydi? Bu ilk bakışta bir gentleman’s agreement olarak görülebilir, ancak gentleman’s agreement uluslararası müzakerelerde, yazılı antlaşmalar kadar makbul bir usuldür. Yeter ki, siz elinizdeki sözleşmeye sahip çıkın. Nitekim Türkiye bugüne kadar pek çok kez NATO’yu durduracak derecede önemli durumlarla karşılaşmış ancak bunların hiçbirinde konuyu sonuna kadar götürmemiştir. 

Dış politika, ülkenin çıkarı doğrultusunda, gerektiğinde zor adam, zor ülke olmasını bilmek demektir ve bunun için “hey Amerika, Almanya” demek yeterli değildir. Sonunda karşı tarafın şantajı karşısında rahibi geri göndermek durumuna düşmemek gerekir. Bunun için ise ülkenin, müzakerecilerin başka zaaflarının, açıklarının olmaması gerekir.

Yeni dünya düzeni endüstri ve rekabet gücü için ne demektir? [2]

Yeni düzenin önemli tarafı üretimin bir bütün olarak, otomobil, uçak, emar cihazı, elbise gibi kalemlerden değil, bunların her birini oluşturan parçalardan, yani zincirin halkalarından oluşmasıdır. Tedarik veya entegre üretim eskiden şirket stratejisinin konusuydu, bugün üretim modelinin ve planlamasının konusu.

Bunların en kolay algılanabilecek olan bir gömleğin kumaşının tasarımı, kumaş fabrikası İtalya’da, kumaşın pamuğu Mısır’da üretilmekte, kesim, montaj, ütüleme Türkiye’de, pazarlama ve satış perakende zincirlerinin bulunduğu ülkelerde yapılmaktadır. İlk örneğini 1947’de H&M ile İsveç’te, daha sonra 1969’da GAP ile AB’de gördüğümüz ve hızlı moda ile bugün Zara, Koton, Damat, LC Waikiki ile Türkiye pazarında çalışan perakendeciler taleple karşı karşıya gelmektedir.

Otomotiv endüstrisi

Ciddi bir yenilenmenin, dolayısıyla krizin arefesinde olan otomotiv endüstrisine bakarsak, ABD hala büyük pazarıyla oyuncu olmakla birlikte liderliği önce Almanya’ya ardından, diğer eski liderler İngiltere, İtalya, Fransa’yla hep beraber Çin’e kaptırmaktadır. Otomotiv endüstrisinde sorun bu kadar kolay değildir. Çünkü burada da tedarik bir önceki paragrafta belirttiğimiz gibi, parça tedarikçileri önemlidir. Benzin veya mazotlu araçlarda 40.000 civarında parça bulunmakta, bunlar çeşitli ülkelerden tedarik edilmektedir. Fransız markası ve önemli bir tedarikçi olan Valeo giderek ağırlaşan sorunu her vesileyle dillendirmektedir. Bu iki paragraftan sonra vurgulamak istediğim, yeni dünya düzeninde üretimin “lokalize” olması, değer zincirinin halkalarının değişik ülkelerde yapılan üretimden oluşmasıdır ve küreselleşme budur.

Financial Times’a beyanat veren Valeo genel müdürü Christophe Périllat, yaşanan Darwin’ci, evrimin, ayakta kalma savaşının bugüne kadar 38 üretim biriminin kapanmasına yol açtığını, bunun 350.000 kişinin işini kaybetmesi sonucunu yaratacağını söylemektedir. 

Yapay zekâ

Bu sıradan bir gelişme değildir. Geçen hafta Suudi Arabistan Veliaht Prensi MAS Washington’da Trump’la yaptıkları toplantıda yapay zeka konusunda önemli ortak girişimler konusunda anlaşmışlardır. Bu görüşmelere paralel olarak yapay zekanın önemli oyuncuları da bir araya gelerek yeni dünya düzeninin hayati parametrelerini açıklamışlardır. Tesla’nın yaratıcısı olarak tanıdığımız, Güney Afrika yurttaşı Elon Musk ve son aylarda çok önemli değer artışı yaşayan GPU (grafik işlemci) üreticisi NVIDIA’nın kurucusu, Tayvan vatandaşı Jensen Huang’ın, Suudi Arabistan’lı sunucu ile yaptıkları ve youtube’da yayınlanan kısa sohbetten şunları not aldım:

- “Önümüzdeki dönemde 5-10 veya en fazla 20 yıllık süre içinde “insanı andıran robotlar (humanoid) yaygın kullanım alanı bulacaktır.

- Bugün yapay zeka endüstrisinin önemli yapıp taşı yazılımdır, önümüzdeki dönemde yazılımın ihtiyaç yerinde ve anında, ihtiyaca göre kendiliğinden yazılım üreteceğini, generative AI göreceğiz. Generative AI ile desteklenen humanoid robotların neler yapabileceğini düşünürken, makine öğrenmesini, büyük veriyi hatırlamamız yararlı olacaktır.

- Chip endüstrisini araştıranlar R.Moore yasasını, yani çiplerin gelişme hızının 18 ayda bir, birbuçuk, iki katına çıkacağı öngörüsünü bilirler. Bugün yasanın artık geçerli olmadığını, bunun yerine çiplerin işlem hızının yükseldiğini, generative AI’ın bunun sonucu olduğunu görüyoruz.

- Tedarik endüstrisinden ve küreselleşmenin değer zincirindeki yerelleşme olduğunu söylerken dayandığımız veri, çiplerin işlem hızının yükselmesidir. GPU’ların ulaştığı hız, üretimin giderek daha küçük halkalardan oluşmasına, verimliliğin artmasına, üretim sürecinde daha fazla sayıda ülkenin yer almasına imkan sağlamaktadır.”

Elon Musk’ın bunları söyledikten sonra vardığı sonuç, bu başarıların başta enerji maliyetleri olmak üzere verimliliğin artması nedeniyle kullanımı azalan işgücünün daha verimli olması, bunun da gelirlerin yükselmesi sonucunu doğurmasıdır. Musk’ın vardığı “fantastik” sonuç 20 yıl gibi bir gelecekte paranın anlamını yitireceği, insanların zevk için çalışacağı, yemekte kullanacağı domatesi, diğer sebzeyi bahçesinde yetişitirebileceği.

Paranın anlamını yitireceği bir dünyada, Elon Musk’ın veya Jensen Huang’ın son aylarda zirve yapan varlıklarının da, ülkemizde sık sık medyada yankılanan ünlü zenginlerin varlıklarının da anlam yitireceğini düşünebiliyor musunuz?

Son olarak Musk’ın enerji konusundaki öngörüsünü nakledeyim. Dünyada mevcut teknoloji ile enerji üretimi pahalıdır. Oysa uzay önemli enerji kaynağı. Başta, dünyamızı ısıtan en büyük yıldız olarak tanıdığımız güneşin enerjisinin milyarda birini kullanabiliyoruz. Bu oranı ikiye katlamamızın dünyamıza kazandıracağı enerji tasavvur ötesinde. Uzayda, diğer yıldızlarda su bulunup bulunmadığı tartışılır. Sohbetin Suudi Arabistan’lı yöneticisi, Ürdün vatandaşı ve Filistin’li Omer Aghi’nin reticular-ağ kimya alanında yaptığı çalışmalar sonunda Nobel ödülü kazandığını, bu teknikle uzayda su toplamayı hedeflediğini paylaştı.

Elon Musk genellikle fantastik fikirleriyle ABD vergi gelirlerini kullanarak zenginleşmekle, aslında gerçek hayatta elle tutulur bir şey yapmamakla suçlanır. Oysa hayal edebilmek, sözde gerçek hayatın bizi içine soktuğu cenderenin dışına çıkabilmek kendi başına büyük başarıdır, buluşun, yaratmanın ana faktörüdür.

ABD’nin “endüstri politikası izlemek sosyalizm demektir” deyip, ABD ekonomisini sözde piyasa kuvvetlerine bırakmasının cezası olarak imalat sanayiinde rekabet gücünü Çin, Kore, Meksika gibi ülkelere kaptırdı. Bu kendisini söz konusu ülkelerle yapılan ticarette ithalatın ihracatı aşmasıyla gösterdi. Burada da Çin’in ABD’den teknoloji çaldığı iddiasıyla D.Trump ithalat üzerine gümrük vergileri koydu.

Çin’de 1978-89 arasında yönetimde olan Deng Xiaoping izlediği politikalarla teknolojik gelişmeyi, özel girişimleri destekledi, şirketlerin rekabet gücü kazanmasına öncelik verdi. Bu politikanın kullandığı aletlerden biri de, eğitim alanında hamle yapılmasıydı. “Dindar veya Mao’”cu gençlik yetiştirmek yerine, tıpkı Atatürk’ün daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaptığı gibi, binlerce genci yüksek eğitim için ABD’ne ve diğer batı ülkelerine gönderdiler. Bugün bu gençlik batının teknolojisini içselleştirmiş olarak ülkesine döndü. Trump’ın yönetimindeki ABD ekonomisi artık Çin’in kendi geliştirdiği nüfusun yarattığı teknolojiyle rekabet etmek durumunda. 

Çin bu politikayı sürdürüyor. Bugün İngiltere’nin en iyi kız ortaokul ve lisesinde 20 kişilik sınıfın yarıdan fazlası, kırsal bölgelerden çıkıp, Çin hükümetinin sağladığı bursla gelen ve bu lisenin fevkalade zor olan giriş sınavlarını başararak o yirmi İngiliz kız öğrencinin arasına giren öğrencilerden oluşuyor. Bu okulun bir de erkek öğrenciler için olanı var ve tabii oraya da sınavları geçen Çinli çocuklar yine burslu olarak kaydediliyor. İşte Çin Komünist partisi gençliği böyle yetiştiriyor. Üstelik bu yalnız İngiltere’den alınan bir örnek. Çin tarihinde birçok liderin Fransa’da, Almanya’da eğitim aldığı bilinmektedir. Binlerce yıllık hanedan kültürü böylece aydınlanma dünyasının bilim ve buluşa öncelik veren hamlelerinin katkılarından yararlanmaktadır.

Bu çocuklar yarın Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Cambridge, Oxford, Imperial College, LSE de eğitim görecekler. 6-10 yıl sonra Çin’de kamu yönetiminde, Partisinin belirlediği, Xi Jingpin’in ifade ettiği ilkeler doğrultusunda Çin toplumuna ve dünyaya yön verecekler. D.Trump ve bugünkü diğer liderlerden geriye kalan ise, bugün izlenen politikalar ve onların toplumlara maliyeti olacak. Çin Komünist Partisinin stratejisi ve onun maliyeti düşündürücü, değil mi?

Milli Eğitim Bakanı ve bugünün yönetimi bunların farkında mı acaba? Farkında olsalar da son 23 yılda yaratılan hasarı ortadan kaldırıp, doğru yolu bulabilirler mi dersiniz?


[1] 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi birçok kötünün başlangıcı oldu. ABD bunu “Our boys have done it” diyerek onayladı, Bugün çektiğimiz sıkıntıların başlangıcı da 12 Eylül 1980’dir. Kimseye kusur bulmayalım. Ektiğimizi biçiyoruz.

[2] Çelik Kurtoğlu, Değer Zincirinin Evrimi, Efil Yayınevi, Ankara 2022.

İlgili İçerikler